Geçtiğimiz hafta Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da okullara yapılan saldırılarda hayatını kaybeden öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz, hepimizin yüreğinde derin bir yara açtı. Bu acı sadece kayıpların büyüklüğüyle değil, aynı zamanda “nasıl oldu?” sorusunun ağırlığıyla da içimize çöktü. Çünkü bu eylemleri gerçekleştirenlerin henüz çocuk olması, meseleyi bir güvenlik probleminden çok daha fazlası haline getiriyor: Bu bir toplumsal yönsüzlük meselesidir.

Bugün artık şunu açıkça konuşmak zorundayız: Amaçsız bırakılan, yön gösterilmeyen çocuklar, sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da risk altındadır. Bu noktada iki başlık özellikle dikkatle incelenmeli: Aile içi yapı ve dijital dünya.

Çocukların büyüdüğü ev ortamı, onların karakterinin ilk inşa edildiği yerdir. Sevgi, sınır, ilgi ve iletişim… Bunlardan biri eksik olduğunda çocuk ya içine kapanır ya da öfkesini kontrol edemeyen bir yapıya bürünür. Öte yandan bilgisayar oyunları ve dijital içerikler, özellikle denetimsiz kaldığında şiddeti sıradanlaştıran bir etki yaratabiliyor. Burada mesele yüzeysel yasaklar değil; bilinçli ebeveynlik, içerik denetimi ve süre kontrolüdür. Ancak şunu da inkâr edemeyiz: Sürekli şiddetle beslenen bir zihnin, gerçek hayattaki sınırları doğru kurması zorlaşır.

Fakat en kritik eksik, çocukların hayatına anlam katacak alanların yetersizliğidir.

Tam burada spor devreye girer.

Spor, sadece fiziksel bir faaliyet değil; bir çocuğun hayata tutunma biçimidir. Üstelik bu alan tek bir branştan ibaret değildir. Eskrimden satranca, darttan ata sporumuz güreşe, bokstan tenise, masa tenisinden daha birçok bireysel branşa kadar geniş bir yelpaze, çocukların kendini keşfetmesine imkân tanır. Her çocuk aynı değildir; kimi bireysel branşlarda kendini bulur, kimi ise mücadele sporlarında disiplin kazanır.

Ancak özellikle altı çizilmesi gereken bir alan var: takım sporları.

Takım sporları, bir çocuğun sadece oyun oynamasını sağlamaz; ona hayatı öğretir. Paylaşmayı öğretir. Birlikte kazanmayı, birlikte kaybetmeyi öğretir. Soyunma odası kültürü dediğimiz o görünmeyen ama çok güçlü yapı, saygıyı, disiplini ve aidiyet duygusunu inşa eder. Aynı hedefe yürüyen çocuklar arasında kurulan bağlar, çoğu zaman ömür boyu süren dostluklara dönüşür. Bugün eksikliğini en çok hissettiğimiz şeylerden biri de tam olarak budur: gerçek bağlar, gerçek aidiyetler.

Beden eğitimi öğretmenleri bu sürecin ilk mimarlarıdır. Onların yönlendirmesiyle çocuklar doğru branşlara ulaşır, ardından antrenörler ve kulüpler devreye girer. Ancak bunun için yeterli saha, yeterli imkân ve doğru planlama şarttır. Aksi halde çocuklar okuldan çıkıp enerjilerini atacak bir alan bulamaz ve yönsüzlük daha da derinleşir.

Bu yüzden mesele sadece bir trajediyi konuşmak değil, yeni trajedilerin önüne geçmektir.

Çözüm nettir:

- Çocukların aile içi durumları daha yakından izlenmeli, rehberlik sistemleri güçlendirilmeli.

- Dijital içeriklere erişim bilinçli şekilde denetlenmeli.

- Okullarda beden eğitimi dersleri merkezî bir role taşınmalı.

- Yerel yönetimler farklı branşlara uygun spor alanlarını artırmalı.

- Kulüpler, altyapıya sadece sportif değil, aynı zamanda sosyal bir sorumluluk bilinciyle yaklaşmalı.

Unutmayalım: Hiçbir çocuk doğuştan “kötü” değildir. Ama her çocuk yönlendirilmezse kaybolabilir.

Ve çoğu zaman o yönün adı spordur.