Yaşadığım kasabadan uzaklaşıp şehirde, güzel bir gün geçirecektim. Geçirdim de. Lucie, Hümeyra ve ben… Bin yıllık arkadaşlarım. Ne güzel güldük eğlendik derken eve geldim ve sosyal medyaya baktım. Kimden kaç kişi öldü? Kim öldü? Nasıl öldü? Daha kim ve kaç kişi daha ölecek?
Haberler yine aynıydı…
Günlerdir aynı cümlelerin etrafında dönüp duruyoruz.
Televizyon ekranlarında, haber sitelerinde, sosyal medyada…
Her yerde aynı başlıklar, aynı sorular. Bir olay olur ve ilk refleksimiz aynı olur: “Kaç kişi öldü?”
Bir süre sonra fark ediyor insan; biz artık ölümün kendisini değil, bilançosunu konuşuyoruz.
***
Ekranlarda rakamlar büyüyor. Alt yazılar değişiyor.
“Son dakika” başlıkları geliyor.
Bir süre sonra yeni bir sayı açıklanıyor. Üç kişi… on kişi… kırk kişi… yüz kişi…
Rakamlar büyüyor ama anlamı küçülüyor.
Çünkü rakamların bir yüzü yoktur.
Bir hikâyesi yoktur.
Bir sabah uykusundan kalkıp aceleyle evden çıkmış bir insanı anlatmaz.
Bir çocuğun odasında bıraktığı oyuncakları, bir annenin mutfakta yarım kalan çayını, bir babanın cebinde kalan son mesajı anlatmaz.
Ama gerçek olan tam da budur.
Her sayı aslında bir hayattır.
***
Birinin annesi.
Birinin kardeşi.
Birinin çocuğu.
Birinin en yakın arkadaşı.
Birinin “akşam görüşürüz” dediği ama bir daha hiç görüşemeyeceği insan.
Biz ise çoğu zaman bunu unutuyoruz.
Çünkü sayılar insanı korur.
Sayılar mesafe koyar.
Bir trajediyi rakama çevirdiğinizde, onunla aranıza görünmez bir duvar örmüş olursunuz.
Acıya yakından bakmak zordur. Ama sayılara bakmak kolaydır.
Bu yüzden belki de sürekli sayıyoruz.
***
Bugün şu kadar kişi.
Dün bu kadar kişi.
Toplamda bu kadar kişi.
Sanki bir tablo doldurur gibi.
Bir süre sonra konuşmaların tonu bile değişiyor.
İnsanlar trajediyi değil, istatistiği tartışıyor.
“Resmî rakam şu”, “gerçek rakam bu”, “daha fazla olabilir”, “henüz açıklanmadı”.
Ölüm bile bir veri tartışmasına dönüşüyor.
Daha da tuhaf olan şu: Bir noktadan sonra insanlar bir sonraki sayıyı beklemeye başlıyor.
Bir sonraki açıklamayı. Bir sonraki bilançoyu.
Sanki acının da günlük güncellenen bir raporu varmış gibi.
Oysa geride kalanlar için rakam diye bir şey yoktur.
***
Onlar için tek bir kayıp vardır.
Bir sandalye boş kalır.
Bir telefon artık çalmaz.
Bir kapı bir daha açılmaz.
Bir anne için kayıp “bir kişi” değildir. O, dünyasının tamamıdır.
Ama kamuoyunda o sadece bir sayıdır.
Belki de bu yüzden bazı acılar zamanla toplumun hafızasında silinir.
Çünkü sayılar hatırlanmaz. İnsanlar hatırlanır.
Hikâyeler hatırlanır. Sesler, yüzler, cümleler hatırlanır.
Ama sayılar hızla unutulur.
Bir gün üç…
Ertesi gün otuz…
Bir hafta sonra üç yüz…
***
Sonra yeni bir gündem gelir. Yeni bir sayı, yeni bir trajedi, yeni bir tartışma.
Ve döngü yeniden başlar.
Belki de asıl soruyu yanlış soruyoruz.
“Kaç kişi öldü?” diye sormak kolaydır.
Ama asıl soru şudur:
Neden hâlâ insanlar ölüyor?
Neden aynı acılar tekrar ediyor?
Neden her seferinde sadece sayıları konuşuyoruz?
Bir toplumun en büyük tehlikelerinden biri, acıya alışmasıdır.
Acı sıradanlaştığında, ölüm gündelik bir başlığa dönüştüğünde, insan hayatı yavaş yavaş değersizleşir.
Her yeni kayıp, bir öncekinden biraz daha az sarsar.
Ve bir gün fark ederiz ki, artık şok olmuyoruz.
Sadece sayıyoruz.
Belki de bu yüzden artık rakamlardan biraz uzaklaşmamız gerekiyor. Çünkü ölümün sayısı olabilir ama acının sayısı yoktur.
Her kayıp kendi başına bir dünyadır.
Ve belki de en önemli soru hâlâ cevapsız duruyor:
Biz gerçekten insanların ölümünü mü konuşuyoruz…
Yoksa sadece sayılarını mı?