Becerileri bakımından irdeleyip “insanı insan yapan nedir?” diye düşündüğümde, cevabın “düşünebilmek” olduğunu düşünüyorum. İçerisinde bu kadar çok aynı kelimeyi barındıran cümlem bile, “düşünme”nin insan için ne denli önemli bir eylem, bunu yapabilmenin de yine ne denli önemli bir beceri olduğunu ispatlıyor kendi içinde sanki.

Binlerce yıl içerisinde; birlikte yaşadığımız, gözlemlediğimiz ve keşfedebildiğimiz türler arasında, insanla aynı becerilere sahip bir başka tür olmadığını biliyoruz. Elbette ki koşmak, zıplamak, tırmanmak, zor koşullar altında hayatta kalabilmek vb. pek çok beceri ya da türe özgü fiziksel ve biyolojik özellikler bakımından söyleyemiyorum bunu. Zira saydığım veya saymadığım özellikler içerisinden insanın, kendisi ile yarışamayacağı birçok canlıdan bahsedebilmek oldukça mümkündür. Örneğin, bilimsel adı “tardigrada” olan su ayısı, geniş sıcaklık aralıklarına, yüksek basınca, ağır radyasyona direnç gösterebilen ve “dünyanın en dayanıklı hayvanı” unvanını almış bir canlıdır. Keza, kendilerinden hoşlanmayan sayısı oldukça çok olsa da dünyanın geçirdiği pek çok aşama ve dönemden sağ çıkmayı başarmış hamam böcekleri de yine bu gezegendeki varlıklarını, yok denebilecek kadar az bir değişimle yüz milyonlarca yıldır sürdürmektedir. Dünyadaki ekosistem içerisinde, kendine özgü olan ve insan yaşamını doğrudan tehdit etmeyen ya da gözle görülebilir büyüklükte olmayanlar ile zamanın koşullarına ayak uydurarak hayatta kalmayı başarabilen pek çok tür bugüne kadar ulaşmayı başarabilmiştir. Bazıları hariç!..

İnsanla aynı coğrafyayı paylaşan, kimi zaman aynı avın peşinden koşan, insanın da barınabileceği alanları kendine mesken ya da bazen doğrudan insanı kendine hedef seçen canlılar ise, binlerce yıldır insanla mücadele etmiş, kimileri de hala köşe kapmaca oynamaya devam etmektedir. Ha tabii bir de insanın kendine protein kaynağı olarak seçtikleri vardır ki onlar zaten insanın sofrasına giden sürecin bilinçsiz aktörleri olmanın ötesine geçememişlerdir. Yeryüzünde yaşayan ve saydığım kriterlere sahip hayvanlar ya katledilerek ya da yaşamsal kaynakları insanlar tarafından kısıtlandığı veya tahrip edildiği için dünyadan silinip gitmişler ve bugün artık “nesli tükenmiş” olarak anılmaya başlanmışlardır. Bu durumdan da anlaşıldığı üzere insan; iklim, açlık, susuzluk, hastalıklar, doğal afetler, radyasyon vb. durum ve koşullara karşı en dayanıklı varlık değildir.

Her ne kadar öyle olmasa da bunlarla baş edebilmek, biyolojik eksikliklerini belirlemek, bu eksikliklerden doğacak sorunları ortadan kaldırabilmek için çözümler üretebilmiş, hatta ve hatta eksiklikleri bir eksilik olmaktan çıkarabilecek önlemleri alabilmiştir. Öyle ki yüzlerce yıl içerisinde farklı zamanlarda gerçekleşmiş ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş pek çok bölgesel ve küresel salgın, bunlar gerçekleşirken üretilen çözümlerle durdurulmuş, tekrarlanmaması için üretilen aşı ve ilaçlarla da bir tehdit olmaktan çıkarılmıştır. Her zaman dile getirdiğim gibi: Bugün insanlığın geldiği nokta, insanlığın binlerce yıl içerisindeki tüm çabalarının kümülatif bir toplamı, sonucudur. Dolayısıyla, bu aşamaya gelene kadar birileri; bulaşma, ısırılma, sokulma sonucunda hastalanma, savaşta, avda veya kazara düşme, yaralanma, vb. sebeplerle yitip gitmiştir. Ancak hiçbir yitip gitme anlamsız ve yararsız olmamıştır.

Kimi bilim insanlarının ya da belki de o zaman için sadece meraklı olarak adlandırılabilecek kişilerin, insanın yaşamda karşılaştığı biyolojik ve fiziksel sorun ve engellere karşı yürütülen çalışmalarda, deneylerde ve denemelerde; hayatlarını kaybettiğini, sakat kaldığını veya geri dönülemez şekilde fiziksel hasar aldığını söyleyebiliriz. Uranyum üzerine çalışan, sonucunda polonyum ve radyum elementleri ile radyoaktiviteyi keşfeden Nobel ödüllü fizikçi ve kimyager Marie Curie’nin o yıllarda tuttuğu notlarını içeren defterler bile bugün hala radyasyon barındırırken, kendisinin yıllar içerisinde maruz kaldığı miktarı hayal etmek bile imkansızdır.

Yüzlerce yıl boyunca, merak ve neden-sonuç ilişkisi üzerine kurulu olan bu çabalar ve bu uğurda harcanmış bu ve bunun gibi yaşam öykülerinin olmadığı bir senaryoda ise bugün yaşadığımız dünya da bir gerçeklik olmaktan çıkmaktadır. Zira, görünenin ardında yatanın, görünür olmayanın ipuçlarının, farklı koşullar altındaki farklı sonuçların, her coğrafyada, her kültürde, her insanda aynı olmayan yansımaların gerçek sebebine uzanan neden-sonuç arayışını tetikleyen de yine bu merak duygusudur. Merak aracılığıyla edinilen veri ve bilgilerin; incelenmesi, karşılaştırılması ve aralarında bağlantı kurulması yoluyla eriştiğimiz, bugünkü; insan, yaşadığımız dünya, yaşam koşulları, kurduğumuz medeniyet ve diğer her şey, insanın düşünme becerisinin bir sonucudur.

Kendisine bahşedilen düşünme becerisi ile bugünün yüksek teknolojili dünyasını mümkün kılan insan, geldiği noktayla yetinmeyerek var olanın bir de “sanal” olanını yaratmıştır. Özellikle son 20 yıldır, bizi sınırları içerisine hapsetmiş gibi hissettiren bu sanal dünya, bugün yepyeni bir teknoloji ile de kapıyı neredeyse üzerimize kilitlemek üzeredir. Farklı ve çeşitli durumlarda, kendisine verilen verilerle hem bilgi üretmesi hem çıkarımda bulunması hem de tavsiye vermesi beklenen “yapay zeka” isimli yazılımla, insan kendi düşünme becerisini taklit etmesini istediği bir teknolojiyi mümkün kılmıştır. Bazıları insanın “kendi sınırlarını aşma” arzusu ama neredeyse hepsi insanın yaşamını kolaylaştırmak üzere ortaya çıkmış tüm keşif ve buluşlar gibi yapay zeka teknolojisinin de aynı amacı güttüğünü söylemek, kanımca yanlış olmayacaktır. Zira, özellikle de biz son kullanıcılara yansıyan halinde, çeşitli direktifler aracılığıyla; araştırma yapmak, bilgi edinmek, görsel ve ses içerikleri üretmek gibi olanaklar sunmaktadır. Bunun yanı sıra pek çok iş kolunda da işletmelerin sahip oldukları verileri bir insanın yapabileceğinden daha hızlı; sınıflandırması, analiz etmesi, anlamlandırması ve talep edilene uygun sonuçlar üretmesi konusunda kendisinden faydalanılmaktadır. Öte yandan yapay zeka, başarılı hukuki tavsiyeler vermek ya da radyoloji sonucu yorumlayarak gizil hastalık ihtimalini daha erken tespit edebilmek gibi oldukça net faydalarıyla da yaşamımıza usul usul sokulmaktadır.

Peki, bir insanın; saatlerce, günlerce, haftalarca, belki de yıllarca araştırma yapmasını gerektirecek bir konuda, sadece saniyeler içerisinde bilgi edinmesinin nesi kötü olabilir ki? Dünyanın pek çok coğrafyasındaki milyarlarca insanın yoğun, tempolu ve yorucu günlük yaşamlarının içerisinde, böylesi bir kolaylaştırıcının faydası nasıl görmezden gelinebilir ki? Hem zaten bu dünyadaki tüm; yöntem, araç-gereç ve teknolojiler insanın yaşamını kolaylaştırmak için icat edildi, üretildi, satıldı ve kullanılıyorsa yapay zekanın bundan farkı nedir ki? Yapay zekayı bizim için bu denli tehlikeli(!) kılan özelliği ne ola ki?

Yüz yıllar içerisinde yaşamlarımıza dahil olan; yöntem, araç-gereç ve teknolojilerin önemli bir kısmı insanın o alanda, fiziksel anlamda yaşadığı zorluk ya da eksikliklerini aşmasına yardımcı olmak üzere ortaya çıkmıştır. Bilgisayarlar ve birlikte kullanılan yazılımlar, diğer araç-gereç ve teknolojilerden farklı olarak insanın düşünsel faaliyetlerine bir destek unsuru olarak bulunmuş olsalar da bugün yapay zekayla beraber ortaya çıkan bu denli bir tehlikeyi yaratmamışlardır. Bugün artık sadece bilgisayarlar değil, neredeyse onların da yerini alabilecek özelliklere sahip mobil/taşınabilir cihazlar aracılığıyla yapay zeka bize, bizden daha çok; veriye, bilgiye ve hıza sahip, benzer süreçler kullanan ikinci bir beyni yanımızda taşıyabilme olanağını vermiştir. Zaman zaman yanılsa ve manipüle edilebilse ya da hala geliştirilmeye açık olsa da bugünkü haliyle bile on yıllarca rahatlıkla kullanılabilecek bu teknoloji, onun bugün var olmasını mümkün kılan insan aklının en önemli işlevinin gelecekte de etkin kullanılabilmesinin önündeki en büyük tehdittir.

Onu bugün olduğu canlıya dönüştüren böylesine yüksek bir beceriyi, kendi türünden olanların icat ettiği ve becerisinin ikamesi olduğunu düşündüğü bir teknolojiye terk etmenin bedelini, özellikle de sonraki insan nesilleri ödeyecektir. Sorular ve sorunlar çözdükçe, yeni bir dil öğrendikçe, kitap okudukça, yeni duygusal deneyimler edindikçe nöronlarına yenileri eklenen, var olanlar arasında yeni snaptik bağlantılar geliştiren insan beyninin düşünme becerisi, yapay zekanın yerine geçtiği ve geçeceği düşünme eylemsizlikleri sebebiyle zamanla zayıflayacak, eski kıvraklığını yitirecektir. Her arayışında, her attığı adımda, her sorduğu soruda, her çözdüğü sorunda bilinmeyene daha çok yaklaşan insan açısından, kendisine verilecek kolay ve hızlı cevaplar, tüm bu aşamaların kıvılcımı olan, onu yaşamdaki bu noktaya taşıyan “merak duygusu”nun ölümüne sebep olabilecektir. Ancak, yaşama ve onun sunduklarına dair merakıyla tetiklediği soruların peşinden gittiği arayışında, pek çok cevaba ulaşan insan, tam da “kendini bulma” yolculuğunda da önemli bir yol kat etmiş, her bireyin kendine ulaşabilmesine olanak sağlayan uygun koşulları yaratabilmişken buradan geri dönme rahatlığına artık sahip değildir. Kendi zekasının ürünü olan bu gelişmiş teknolojiden yine kendi gelişiminin bir parçası olarak yararlanmak, biz insanların, henüz yapay zekanın tam olarak ele geçirmediği aklımız ve bilincimiz ile geç kalmadan yapmamız gereken önemli bir seçimdir.