Birisi size ‘Dünya düzdür!’ dese ve siz o ana kadar olduğunuz yer dışında herhangi bir yer görmemiş ve dünyaya ilişkin yeterli bilgilerden mahrumken böyle bir yargıya inanmamak gibi bir şansınız olamayabilir. Belki şüphelenirsiniz ama aksini ispat edebilecek ya da şüphelerinizi körükleyecek ek bilgi veya kanıtlara sahip değilseniz dünyanın da düz olmaktan başka bir şansı olmayabilir.

Geçmiş yüzyıllarda öyle olduğu kabul görmüş ancak, bugünkü bilgilerimizle tam tersi olduğunu bildiğimiz pek çok bilgi var. Öte yandan, bugün doğru bildiğimizi sandığımız ancak, ilerideki yıllarda yanlışlanacak bilgilerimiz ve kabullerimiz de olabilir. Zira, insanlığın tüm yaşamına ve onu bize aktaran tarihe baktığımızda doğru bilinen yanlışların sayısının yadsınamayacak kadar çok olduğunu görmek de zor olmayacaktır.

Aslında, bu yanlış bilinen doğrular meselesi sadece ve sadece insanlığın ortak bilgi dağarcığına ait ve özel bir durum değildir. Bilakis, her insanın hem içinde bulunduğu topluma hem ailesine hem de kendisine dair eksik bilgileri ve yanılgıları olması oldukça mümkündür. Bunun ise kabaca iki sebebi vardır denilebilir. İlk sebep, doğru olanın ne olduğunun bilinmemesinden sebeple yanlışın doğru sanılmasıdır. İkincisi ise, doğru olanın değil yanlış olanın bilinçli olarak doğru; sanılması, kabul edilmesi veya bilinmesinin istenmesidir. Dolayısıyla, buna manipülasyon ya da Türkçe olarak, yönlendirme diyebiliriz. Yani, yanlış bildiğimiz bir bilgi veya herhangi bir şey veya konuya ilişkin bu kabulümüz, onu öğrendiğimiz ya da bize öğreten kişilerin de yanlış biliyor ya da doğrusunu bilmiyor olmalarındandır. Ya da bile isteye o bilginin doğrusunu bize öğretmiyor, onun yerine kendi istedikleri ve özünde yanlış olan bilginin, bizim o konudaki kabulümüz olması konusunda bizi yönlendiriyor olmalarıdır.

Bir ailenin kendi çocuğunu eğitirken verdiği bilgileri bilerek yanlış aktaracağını düşünmek biraz zordur elbette. Bu tip bir aile ve insanlar yoktur demek de zor olsa da sayıları da bunca insan nüfusu içerisinde azdır diye düşünülebilir. Yani, eğer ki ailemiz bize doğru olmayan bir bilgiyi doğru diye aktarıyorsa bu, kesine yakın bir ihtimalle yanlışı doğru bilmelerinden kaynaklıdır.

Ayrıca, bu yanlış bilginin de ailemize yine bir silsile halinde aktarıldığı ihtimali de oldukça güçlüdür. Bu demek oluyor ki bildiğimiz yanlış bilgi, nesiller boyunca aktarıla gelmiş bile olabilecektir. Ancak, şu ihtimali de göz ardı etmemek yerinde olacaktır: Ailelerimiz ve onların ataları söz konusu bilginin yanlış olduğunu bilmeseler bile bu bilginin yayılmasına ve belki de ortaya çıkarılmasına sebep olanlar, bilerek ve isteyerek yanlış bilginin doğru sanılmasını istemiş olabilirler!

Bilgi kirliliği ve yanı sıra dezenformasyon dediğimiz şey, yani bilgi çarpıtma da bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bugünün dünyasının en büyük sorunlarındandır şüphesiz. Çünkü, dijitalleşme ile özellikle de internet ve teknolojilerinin gelişimine bağlı olarak bilgiye erişim her ne kadar kolaylaşmış olsa da yığın halinde bulunan bilgi içerisinden doğrusunun hangisi olduğunu bilmek her zaman kolay olmamaktadır. Özellikle de bilginin kaynağına gitmek, sorgulamak gibi bir alışkanlığı olmayan birey ve toplumlar açısından ilk duyulan bilgi, bir dedikodu bile olsa gerçek sanılıp kabullenilebilmekte ve ölesiye bile savunulabilmektedir.

Elbette ki bu yaklaşım internetin veya yanlış bilgiyi yayanın suçu değildir. Ancak, insanın doğru bilgiye ulaşmak için bir güdülemeye ihtiyaç duyacağı da aşikardır. Ve bu güdülemeyi sağlayacak en önemli unsur da “merak duygusu”dur. Ancak çoğu zaman, ailesi, toplum ve okuldan aldığı eğitim, bireyin doğuştan getirdiği merak duygusunu besleyen değil aksine bu merakı zayıflatan ve hatta öldüren, ona kendisine verilen ya da aktarılan bilgiyle yetinmesini söyleyen, daha fazla bilginin veya bilmenin faydasız olduğunu dayatan bir anlayışın ürünüdür. Ve bu anlayışa göre:

Gerçeğin peşinden gitmek sadece bir zaman kaybıdır! Mobil cihazlar aracılığıyla gününün çoğunu sosyal ağlarda geçiren ve bunu yaparken temel amacı, yaşamın zorluklarından bir an için bile olsun sıyrılmak ve hoşça vakit geçirmek olan pek çok insan için düşünmeden ve sorgulamadan tüketmek, psikolojik bir rahatlama sağlayan kısa süreli bir kaçış olmuştur. İzlediği içeriklerin sürelerinin her geçen gün kısalıyor olmasından sebeple birçok insanın, uzun içerikleri izlemeye ve dahası herhangi bir şeyi okumaya olan tahammülü de sürekli azalmaktadır. Kısa sürede edinilen hap bilgilerle beslediğini zannettiği zihni ve genel kültürüyle yetinen insanların, yaşamı ve onun getirdiklerini kavraması her gün daha da güçleşmektedir. Zira, gerçek bilginin çoğu zaman alenen ortada durmadığı, ulaşmanın bu denli kolay olmadığı açıktır. Dolayısıyla, kısa süreli içerikler aracılığıyla aktarılan bilgilerin bazıları eksik, bazıları bağlamından uzak, bazılarının da onu oluşturan, ortaya çıkaran etkenlerle bağlantısı kopuktur.

Her geçen gün daha hızlı akan yaşama ayak uydurmak için birim zamanda daha çok eylemde bulunmanın bir zorunlulukmuş gibi algılandığı bu dünyanın, insan için yorucu bir yere dönüştüğü söylenebilir. Kapsamsız yazılar, detaysız anlatımlar, kısa süreli videolar, sürekli kontrol etmemiz ve çaldığında açmamız gereken telefonlar, hemen yanıtlamamız gereken e-postalar, anında gerçekleştirmemiz gereken toplantılar, buluşmalar… Bir dakikada, bir dakikaya sığandan daha fazla eylemde bulunması, üretmesi, dolayısıyla mümkün olandan daha verimli olması beklenen insanın, böyle olmanın normal olduğunun dayatıldığı bir dünyada kendi bildiğini okuması ve sürüden kopma cesaretini göstermesi de zordur. Aslında geçmiş yüzyıllarda yaşanmış gelişmelerin insanın bireysel ve toplumsal yaşamında yarattığı gelişme ve değişimlerin benzerleri bugünün dijital dünyasında da yaşanmaktadır. İnsan bugün de “kendi olmak” ile “toplumdan olmak” arasında yine kapana kısılmıştır.

Az önce aradığınız ya da kısa süreli ilgi gösterdiğiniz içeriğin bir benzerinin, yukarı kaydırdığınız iki içerikten sonra önünüze düşmesini, ona ilgi gösterirseniz de daha sık ve düzenli olarak karşınıza çıkmasını sağlamak üzere tasarlanmış algoritmaların dünyasını yaşıyoruz artık. Bu algoritmaların sizin; davranış, alışkanlık, beğeni, istek, arzu ve taleplerinizi sizden daha kolay ve net bir şekilde analiz etme ve anlama hızı şaşılacak ve geçerlilik oranı da korkulacak derecede yüksektir. Büyük oranda ve hatta neredeyse %100 olarak ticari amaçlarla oluşturulan bu algoritmaların toplumsal mühendislik amacıyla da kullanılmadığını söylemek ise saflık derecesinde iyi niyetlilik olur. İnsanların satın alma davranışlarını anlamaya ve sonrasında da yönlendirmeye yönelik olarak kullanılan, özellikle de yapay zeka destekli bu algoritmaların, tüketici davranışlarını analiz etmek konusunda, dijitalleşen pazarlama anlayışının ve stratejilerinin en önemli silahı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü, okumadan onayladığımız üyelik sözleşmelerden doğan hakla, uygulamaların sahibi şirketlerin elinde; bize ait özel bilgilerin yanı sıra uygulamaların tarafımızca kullanımı sonucunda edindikleri davranış analizleri ve raporlarımız bulunmaktadır. Büyük resme baktığımızda, sosyal yaşamı da yönettiğini söyleyebileceğimiz ekonomik dünya ve paydaşları açısından son derece önemli olan bu bilgilerin hem her halde özel sektördeki diğer şirketler hem de “gerekli hallerde!” kamuyla paylaşıldığı da herkesçe malumdur. Zira; üretmeden tüketmeyi, emek harcamadan zengin olmayı, okumadan bilmeyi, eylemsiz edinilmiş tecrübeyi, sorgulamadan yaşanmış bir hayatı normalleştiren dünyanın ve onu şekillendirenlerin asıl amaçlarının, kendi; ekonomik, siyasi ve kültürel amaçlarıyla uyumlu bir küresel toplum inşa etmek olduğunu düşünmek için görünür pek çok sebep vardır.

Beğendiğimiz ya da ilgilendiğimiz içeriklerin peşinden gittikçe kendimizi, sürekli; aynı filmin döndüğü, aynı şarkının çaldığı, aynı sözlerin söylendiği, aynı düşüncelerin paylaşıldığı, aynı söylemlerin farklı versiyonlarının tekrarlandığı bir odanın içerisine hapsetmiş oluruz. ‘Hapsetmiş oluruz’ diyorum çünkü, algoritma zamanla olduğumuz yeri, farklı; fikir, görüş ve düşüncelerin bulunduğu içeriklerin içerisine giremediği, yani penceresi olmayan, dolayısıyla da ışık girmeyen bir odaya dönüştürür. İşte, iletişim dünyasında bu kavrama “yankı odası” denmektedir. Daha önceden bildiklerinizin, duyduklarınızın veya onların tamamlayıcısı niteliğindeki; bilgi, fikir, görüş ve düşüncelerin tekrarlandığı, yeni ve farklı olana yer olmayan gürültülü ve karanlık bir oda! Geçmişte duymaktan ve bilmekten mutlu olduklarınızdan başka bir şeyi artık duyamadığınız, içerisine kendi isteğinizle girip kendinizi diğer tüm her şeyden yalıttığınız ve kapıyı üzerinize kilitlediğiniz o oda!

Neredeyse hepimiz farkındayız ve bazen de yakınıyoruzdur, elimizdeki telefonların bizden çaldığı zamandan ve tekrarlanan aynı içeriklerin kölesi olmuş zihinlerimizden. Aslında, durum oldukça vahim. Düşünsenize hem farkındayız olanın hem de içinden çıkamıyoruz! Hem ayak bileklerimizden prangalıyız hem de bize verilmiş olan anahtarı kullanmıyoruz. Aksine, elimizdeki anahtarı uzak bir yerlere fırlatıp prangalarımızla geçirdiğimiz zamanın tadını çıkarır haldeyiz. Belki de yadırgamamak gereklidir bu tip bir anlayışı. Zira, her ne kadar insanın içinde yaşadığı bugünkü dünya geçmiş yüzyıllara kıyasla “özgürlükler dünyası” gibi algılansa da siyasi veya kültürel herhangi bir; görüşün, fikrin veya düşüncenin bir anda küresel ve popüler olabildiği; bireysel farklılıklardan ziyade bireyin toplumla bütünleşmesini alkışlayan bir dünyadır bu. Gruba aidiyetin birey olmaktan daha önemli olduğunun hissettirildiği, sürüden ayrılanların dışlandığı, herkesin birbirinin benzeri olmasının normalleştirildiği; bilginin, bilgiye ulaşmanın, bilgiye ulaşmak için çabalamanın, gerçeğin bilgisine sahip olmanın anlamsız ve zaman kaybı olarak algılandığı bir dünya!..

Yaşamının en başından itibaren; insanı insan yapan merak duygusu çalınmış, kendisine verilenler ile yetinmesi istenen, beklenenlerle uyumlu davranışlar göstermesi halinde takdir edilip sevileceği hissettirilen pek çok bireyin, rızası dışında sokulduğu kalıptan çıkmaya yeltenmesi bir yana, bunu düşünmesi bile çoğu zaman mümkün değildir. Bunun yolunu açacak en önemli anahtar ise: “Bireyin akıl süzgecinin gelişmesini sağlayacak olan, bilimsel temele dayalı bir eğitimdir.” Merak duygusu öldürülmemiş; olmuş, olan ve olacaklar arasındaki neden sonuç ilişkisinin peşinden gitmek için yüreklendirilmiş, yeterli bilgiye dayalı olmasa bile soruları geçiştirilmeden yanıtlanmış her birey, zorla sokulduğu ve sokulmak istendiği kalıpların da farkında olacaktır. Bu birey, her duyduğunun doğru olmama ihtimalini de aklının bir köşesinde tutacak, inanmadığı ve dahi gerçek olduğu kanıtlanmamış her bilgi için şüphelenme hakkını kullanabilecektir.

İnsanın, kendisini içinde kilitli tuttuğu hiçbir oda, zihnen tutsak olduğu odalardan daha karanlık değildir. Algoritmaların pençesine düşmüş, yankı odalarına hapsolmuş her zihnin kurtarıcısı da yine o zihnin kendisidir. Bireyin, kendi tutsaklığının farkında oluşu bile kurtuluş için bir ihtimalin var olduğunun kanıtıdır. Gerçeğe duyulan merakın, sorgulamaya dair hevesin yeniden canlandırılması için gerekli olan anlık bir güdülenme bile, bireyin bu yankı odalarındaki esaretinin son bulması için ihtiyaç duyduğu kıvılcımın ta kendisi olabilecektir.