At izinin it izine karıştığı kaotik bir süreçten geçiyor medya sektörü. Tekelleşme, ana akım medyanın geniş halk kitleleri nezdinde güvensizlik uyandırması, gelişen teknoloji, hayatımıza çok hızlı giriş yapan dijital yayıncılık gibi unsurlar neyin doğru, neyin yanlış, kimin gazeteci kimin şarlatan olduğu konusunda gri ve puslu bir ortam yarattı.
Türkiye’nin son 20 yılda gittikçe gerginleşen siyasi ortamında medyamız da bu gelişmeden etkilendi, yandaş-candaş-yoldaş medyalar meydana çıktı. Çünkü artık gerçek anlamda gazetecilik yapılmasına gerek kalmadı!
Egemenler, toplumda gerginlik-çatışma yaratmak isteyenler, gerçeklerin üzerini örtmek, siyaseti etkilemek, kitleleri kışkırtmak amacıyla eskiden gazetecileri öldürürlerdi. Yakın tarihimiz bunun acı örnekleri ile dolu.
Sonra teknolojinin gelişmesiyle bir şeyler değişti. Oyunu kuranlar bir şeylerin farkına vardı, sistem değişikliğine gitti. Öyle ya Uğur Mumcu’yu öldürtmek uzun vadede zarar veriyordu planlarına. Ya da Çetin Emeç’i, ya da Abdi İpekçi’yi. Dövüle dövüle öldürülen Metin Göktepe genç gazetecilerin kahramanı oluyordu. Zamanın cesur kalemlerinin hayaletleri bile eminim hala korkulu rüyasıdır ‘vur’ emrini veren karanlık güçlerin.
ARTIK GAZETECİ ÖLDÜRÜLMÜYOR ÜLKEMİZDE; ÇÜNKÜ GAZATECİLİK ÖLDÜRÜLDÜ!
Geniş halk kitleleri üzerinde kurumsal güven inşa eden medya kuruluşları yıllar içinde, zamana yayılarak, teker teker ele geçirildi. Rahmetli Turgut Özal’ın bir zamanlar moda olan söylemiyle ülkede 2,5 medya kaldı. Bu süreç medyanın dijitalleşmesi, ana akım medyanın itibarsızlaşmasıyla son buldu.
Şimdilerde herkes gazeteci, herkes muhabir, herkes editör, herkes genel yayın yönetmeni…
Mesleki etik ilkeler, eşik bekçiliği, yazı işleri ve benzeri iç denetim mekanizmaları sanal özgürleşmenin kurbanı oldu. Teknolojinin gelişmesi ile her yurttaşın bir gazetesi, bir tv kanalı, ‘özgürce’ yayın yapabildiği, başkalarını rahatça karalayabildiği bir sosyal mecrası var artık.
HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR
İletişimin gerçekleşmesi için gürültünün yok edilmesi mümkünse en aza indirilmesi verdiği mesajın yerini bulması adına hakikat peşinde koşan gazetecinin en güçlü silahıydı. Toplum; saygı duyduğu, güvendiği gazetecilerin yaptığı haberlere (verilen mesaja-hakikate) değer verir, sorgular ve eleştirirdi.
Gerçekleri haykıran bir sesi şiddete başvurmadan susturmanın kolay yolunu buldular. Herkesin medyasının olduğu ve her kafadan bir sesin çıktığı Dijital Tufan’ın evrenimizi sardığı bir dünyada “aşırı ileti” yüklenmesi nedeniyle, algılanamayan her mesaj, her hakikat gürültü haline geldi.
ÖNCE MEŞRULAŞTIR, SONRA ŞİKAYET ET!
Herhangi bir basın örgütüne ya da kamunun medya ile alakalı hiçbir resmi kurumuna üye olmadan sözde ‘basın özgürlüğü’ herkese gazeteciyim deme imkânı sağlıyor. Bunun için eğitiminiz, liyakatiniz, ahlaki, etik ilkelere bağlılığınız var mı yok mu kimsenin umurunda değil.
Devlet ‘kullanışlı’ bulduğu bu tip medyamsı oluşumlara yol verip göz kırpıyor. Sonra anlı şanlı siyasetçilerimiz, milletvekillerimiz ve de özellikle belediye başkanlarımız bu tip yapılarla içli dışlı olmaya bayılıyorlar. Kaynağı belli olmayan sermayelerle kurulmuş ya da el değiştirmiş bu sözde medya kuruluşlarının açılışlarında boy göstermeyi matah sanıyorlar. Bu kişilerin sosyal medya hesaplarında kendi bültenlerini, haberlerini görüp üç beş beğeni alınca mutlu oluyorlar. Sonrasında tabi talepler gelmeye başlıyor. Para istemeler, yalan yanlış haberlerle karalama yapmalar… Dost sohbetlerinde bunlardan yakınan çok sayıda siyasetçi tanıyorum. Üzücü olanı, siyasetçiler, bürokratlar, STK’lar bu kişileri “gazeteci” zannediyor. Gerçekten bu mesleğin kahrını çekenlerle aynı kefeye koyuyorlar.
Kısacası kendilerine prim yapacağına inandıkları bu kurumlarla kol kola girenler aslında gazeteciliği öldürenleri meşrulaştırıyor, sonra da şikâyet ediyorlar.
MESLEK ÖRGÜTLERİ ETKİSİZ, GAZETECİLER ÇARESİZ
Çözüm…
Maalesef kısa vadede çözüm yok.
Meslek örgütleri bu konuda cılız bir iki söylem gerçekleştiriyor, medyamsı sosyal medyacılar hemen linç ediyorlar. Kurumlar tek tek şikâyetçi ancak kıskançlık ve gazeteciliğin baş düşmanı yüksek egoları birlikte hareket etmelerine izin vermiyor.
Ve bu gürültücü tayfa arkasına aldığı şaibeli sermayenin verdiği özgüven ve şımarıklık ile maalesef şehrin gündemini tayin etmeye çalışıyor.
Ne yapmalı?
Yazı uzun biliyorum başınızı ağrıttım. Son sözü mesleğimizin kıdemlisi Prof. Haluk Şahin’e bırakıyorum. Bakın Haluk Hocamız, yukarıda da bazı alıntılarda bulunduğum Dijital Tufan kitabında çözüm reçetesi olarak neyi öneriyor…
“… Önce gürültünün dışına çıkıp, yaptığımız işe dışarıdan bakacak, üzerinde dürüstçe düşüneceğiz. Dobra dobra soracağız: Biz ne işe yarıyoruz?
… Ve yanıt olarak doğruları dosdoğru söyleyeceğiz. Doğruları dosdoğru söylemesini öğreteceğiz.
… Sözü savunacağız. Doğruların dosdoğru söylenmesine karşı saf tutmuş anti-iletişim cephesine katılmayacağız.
… Sözü tam tersine çevirmeye çalışanlara, yalanlara, cila atanlara yardakçılık, yalakalık, uşaklık yapmayacağız.”
Hocamın dediği gibi biz ‘Hakikat Kaleleri’ inşa etmeye ve yalan balonlarını teker teker vuran keskin nişancılar yetiştirmeye ve gazetecilik yapmaya devam edeceğiz.