Hem ülkenin ve dünyanın gündemi hem de yazılarımda işlediğim konular üzerine düşünürken sıkça sorduğum bir soru var zihnimde bu aralar: Bunca zamanın sonunda, insan neden hiç değişmedi? Dünyada değişmeyen tek şeyin değişim olduğuna inanıyor ve pek çok zaman da buradaki satırlarımda bunu dillendiriyor, yaşam felsefemin bir parçası kabul ettiğimi belirtiyorum. Peki, değişimin kaçınılmaz olduğuna inanan biri nasıl olur da binlerce yılın sonunda insanın hiç değişmediğini söyleyebilir!
Bir kitapta okuduğunuzda, bir belgeselde izlediğinizde ya da katıldığınız bir seminerde, konferansta işin uzmanlarından dinlediğinizde, insanın bilinen tarihi içerisinde geçtiği aşamaları ve geçirdiği, katlandığı ve üstesinden geldiği zorlukları kavrayabiliyorsunuz. Hepimizin hem fikir olacağı gibi: İnsanlık bugünlere o kadar da kolay gelmedi. Bugün, insanlar ve hayvanlar ya da diğer canlılar diye ikiye ayırdığımız dünyada bir zamanlar, benzer yaşam biçimi ve davranışsal özellikler sebebi ile biz de bir “hayvan” idik. Nasıl oldu da o ilk homolar hem kendisi ile benzer özellikler gösteren diğer homo türlerinden hem de yakın akrabaları olan şempanze ve bonobolardan farklılaşıp bugün adına “homo sapiens”, yani “akıllı insan” dediğimiz türe dönüşebildik?
Bu sorunun cevabını verebilecek pek çok bilimsel araştırma ve makale, bugün yine pek çok konuda erişilebilecek bilgiler gibi oldukça yaygın. Ayrıca da her yeni günün bugünkü bilgilerimizi yanlışlaması ve yarın bambaşka bir tarihe uyanmamız da oldukça olası. Ancak, ilk izlerine 2,3 milyon yıl öncesinde rastlanan “ilk insan” ile bugünün “akıllı insan”ının ilk ortaya çıkışı arasında 2 milyon yıldan fazla zaman var. Sapiense kadar geçen zamanda hem eş zamanlı hem de birbirinin devamı olarak yaşamış insan türleri içerisinde; iki ayak üzerinde durmak, alet kullanmak ve ateşe hükmetmek gibi özelliklerle başlayıp; taktiksel avcı-toplayıcı özellikleri göstermek, tek eşliliğin yanı sıra birlikte ve yerleşik yaşamak gibi daha gelişmişe doğru bir seyir izlenmiştir. Kafa tası keşifleri ve bunlar üzerinde yapılan bilimsel incelemeler, homo türleri arasındaki beyin hacmi sıçramalarını da ayrıca göstermektedir. Dolayısıyla, bugünkü akıllı insana ulaşana kadar, homonun yani insanın gerçek bir evrim geçirdiği bilimsel gerçeklerle sabittir.
Yaşamını sürdürmesi, özellikle ve ancak dıştan gelen tehditlere karşı kendisini savunmasına bağlı olan insan zamanla, bu gezegendeki diğer türlerin yaşamlarının önündeki en büyük tehdidine dönüşmüştür. Özellikle, homo türleriyle beraber yaşama tecrübesi olmayan coğrafyalardaki hayvanlar açısından sapiensle yaşanan karşılaşmalar, çokça türün yok oluşunun önünü açmıştır. 300 bin yıl önce evrimleşerek ortaya çıkan, 100 bin yıl önce Afrika’dan diğer coğrafyalara yayılmaya başlayan ve 500 yıl öncesiyle beraber artık dünyada neredeyse ulaşmadığı yer kalmayan sapiensin bu yolculuğu, türün hem sahip olduğu hem de zamanla eriştiği becerilerin bir sonucudur. Şüphesiz ki son yüzyıl, bugün homonun yaşayan tek türü olan, sapiens ve insan olarak kastettiğimiz tek canlı olan bizlerin, özellikle de teknolojik gelişiminin en parlak dönemidir. Bilimsel gelişme ve keşifler, makineleşme, endüstri devrimi, ekonomik buhran, ikinci dünya savaşı, bilgisayar, internet, dijitalleşme, pandemi ve yapay zekâ, iyisi ve kötüsüyle bu zaman diliminde yaşanmış ve hem dünyanın hem insanlığın gelişimine ve değişimine etki etmiş ve kimisi hala etmekte olan olgulardır.
Her keşfin, her icadın, her savaşın, her hastalığın, her teknolojinin, her mali çöküşün hem bireysel hem de toplumsal olarak; sosyal, kültürel, ekonomik ve politik sonuçları olmuş, bugün de olmakta ve gelecekte de kaçınılmaz olarak olacaktır. Öyle ki geçmişteki insanın en büyük meraklarından olan uzay, yıldızlar ve diğer gök cisimleri, gelişen teknoloji ile daha kolay açıklanabilmiş ancak her açıklama yeni soru işaretleri ve meraklar doğurmuştur. Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki yarış, uzaya dair bugünkü bilgimizi besleyen bir rekabet olmuştur. Elbette ki altında masum sebepler yatmayan bu mücadelenin üzerinden geçen zamanlarda, pek çok insanlı ve insansız uzay görevi insanın göğe ilişkin bilgisini geliştirmiştir. Geçmişte devletlerin bütçeleriyle finanse edilen uzay çalışmaları bugün özel girişimlerin çığır açan araç – gereç ve yöntemleriyle yeni bir aşamaya geçmiştir. Eğer, bunun için ayırabilecek bir bütçeniz varsa bugün, deniz seviyesinden 100 km yukarıya götürülüp yörünge altı uzay uçuşu yaparak yer çekimsiz ortamı bir turist olarak deneyimleyebilirsiniz. Örneğin bu, benim gibi uzaya dair merakı yüksek kimseler için oldukça cezbedicidir. Ancak, bu gelişmelerin yarattığı bir diğer ve özellikle de nispeten korkutucu sonuç: Bugün artık devletlerin uzayı da değerlendirilmesi, gözlemlenmesi, kontrol edilmesi ve söz sahibi olunması gereken askeri bir alan olarak görüyor ve bunun için gerekli idari girişimleri yapıyor olmalarıdır. Ha bir de bugünkü dünyanın pek çok sorununu da ortaya çıkaran “mülkiyet” kavramının uzaya yansıması olan, ulaşılan yeni bir gezegen veya uydunun ve barındırdıklarının kime ait olacağı sorusu var ki ona hiç girmiyorum bile.
İnsan, bunca bin yılın içerisinde sadece fiziksel olarak gelişmedi elbette. Zira tüm bu araç-gereç, makine, yöntem vb. gelişme, insanın düşünsel gelişiminin dünyaya fiziksel yansımalarıdır. Dolayısıyla, insan bir yandan tarım alanlarını daha kolay ve verimli ekip-biçmenin yollarını bulurken bir yandan da ortaya çıkan yerleşik yaşamın doğurduğu birlikte yaşam pratiğinin mevcut ve olası sorunlarına çözüm ile ideal bir topluluk yaşamının kuralları üzerine de düşünceler üretmekteydi. Bugün adına felsefe dediğimiz, bilgiye dair olan; merak, arayış ve açıklama çabasının, 6.- 7. yüzyıl civarında Antik Yunan’da başladığı kabul edilir. Ancak, milattan önce yaklaşık 2.800’lerde Çin’de yaşamış Fu Xi’ye dayandırılan Yi Jing (I Ching), yani “Değişimler Kitabı”nda yer alan metinlerden de anlaşılacağı üzere, insanın düşünsel çabası, kendine ve dünyaya dair bilgi ve anlam arayışı oldukça eskilere dayanmaktadır. Yine binlerce yıl içerisinde ortaya çıkan, dar anlamda 10 -12, alt kırılımları da dahil edildiğinde 50’den fazla olan felsefi akımlar aracılığıyla bu arayış ve anlamlandırma çabası günümüze kadar ulaşmıştır. İnsanın; kendisi, doğa, görünen, görünenin ardındaki, görünmeyen ve pek çok konu ve kavram üzerine giriştiği bu düşünsel çabanın ürünü olan; akım, yaklaşım ve yönelimler, bugün bilimin eriştiği seviyeye, toplumsal kural ve politikalara, ahlak anlayışımıza temel oluşturmuş ve yön vermişlerdir.
Lakin hem kendisinin hem de diğer toplumların yaşamlarını kolaylaştıran insan, bir o kadar da sorun olmaya ve sorun çıkarmaya devam etmiştir. Yüzyıllar geçtikçe; daha az vahşi, daha az sömürücü, daha az çıkarcı, daha az kötü, yani dolayısıyla bunca gelişime bağlı olarak, ilk halinden daha bilinçli olması beklenen ya da beklenebilecek insanın bugün öyle olmadığı açıktır. Önceki zamanlara kıyasla, küresel çapta yaygın bir; savaş, işgal ve sömürü halini daha az yaşadığımızı düşünsek de bugün bunların farklı yollarla gerçekleştiği de bir gerçektir. Zira bugün, savaşın; insansız, dijital ve bazen ekonomik, işgalin kültürel, sömürünün de uzaktan ve hatta insanların kendi rızaları üzerinden gerçekleştiği söylenebilir. Bitmek bilmeyen tüketim, tüketimden elde edilen gelir, daha çok üretmek için gereken daha fazla kaynak, sahip olunmayan kaynakların zorla elde edilmesi, zorla edinilen kaynakların güçsüz bıraktığı devletler, kendi topraklarında aç, sağlıksız, mutsuz ve umutsuz insanlar!..
Halbuki bunca zamana, bunca bölgesel ve küresel; siyasi, askeri ve ekonomik yıkıma, bunların arasında yok olup gitmiş yaşamlara rağmen insan nasıl daha iyisini yapabilmeyi beceremez ki! Bugün dünyada olan hemen hemen her şeyin, gezegenin her yanında kelebek etkisi misali bir sonucu olduğu nasıl görmezden gelinebilir? Bir kılıç dişli kaplan ya da mamutun avı olmak, sizle alakası olmayan bir savaşta veya bugün çözümü basit olan bir salgında ölmekten uzak bir hayat yaşayan bugünkü sapiens, acaba sözde “akıllı” bir tür müdür? Eğer öyle değilse, neden binlerce, özellikle de son bin yılda öğrendiği bu kadar bilgi ve deneyime rağmen neden benzer sonuçlar doğuracak; karar, seçim ve eylemlerini tekrarlamaktadır? Neden insan, kendisi ve diğerlerinin ortak mutluluğunu hedeflemek ve ulaşılması gereken bir amaç olarak görmek yerine, aç gözlü, cahil ve vahşi ataları gibi yıkmaya, yakmaya, talan etmeye, çalmaya, alıkoymaya ve bencilce tüketmeye devam etmektedir? Yoksa bu özellikler bugünkü insana mı aittir?
İnsan ancak isterse değişebilir. Dolayısıyla, tüm insanlığın değişimi de aynen bugün eriştiğimiz nokta gibi her birimizin değişimine ve değişime olan eğilimine bağlıdır. Yine insan, ancak kendisi isterse değişebilir. İnsanın kendi iradesine bağlı bu değişim de yine belirli bir bilinç seviyesinde mümkündür. İnsanın kendisinde bir değişimin gerekli olduğuna inanması ancak ve ancak iki durum arasındaki farkı gözlemleme, çözümleme ve anlamlandırabilme becerisine bağlıdır. Bu da ancak çocukluktan itibaren aile ve okul aracılığıyla verilen eğitimle oluşacak akıl süzgecinin varlığıyla mümkündür. Bu süzgecin eksikliği ise; bireyin gelecekteki gözlem ve deneyimlerinden öğrenme, dolayısıyla da değişme becerisini etkilemektedir. Eğer insan değişmeden gelişemiyor ise, bugünkü gelişmişlik bir yanılsama mıdır? Başta da sorduğum gibi: Bugünkü insanın, tamamen olmasa da belirli açılar ve özellikler bakımından, aslında hiç değişmediğini söylemek mümkün olabilir mi? Ve eğer öyleyse buna sebep nedir: İnsanın; iki yüzlü olması mı zenginlik, güç ve iktidar karşısında direnemeyen egosu mu yoksa aslında içten içe değişmek gibi bir niyetinin olmayışı mı? Sizce?..