Televizyon dünyasında yeni bir trend var:

Masaya iki grup koy.

Birine “onlar” de.

Öbürüne “bunlar.”

Sonra ortaya bir tabak koy.

Mümkünse “kriz çıkarabilecek” bir şey olsun.

Domuz eti mesela.

Çünkü memlekette ekonomi konuşulmasın, kira konuşulmasın, gençlerin umutsuzluğu konuşulmasın… En garantisi sofraya bir protein koyup ülkeyi ayağa kaldırmak.

Fragmanda sahne şöyle:

“Onlar” gayet şeytani bir bakışla “bunlara” tabak uzatıyor.

Fon müziği: Gergin kemanlar.

Alt yazı: “Büyük yüzleşme.”

Yahu bir sakin olun.

***

Ben İzmir’de doğdum büyüdüm.

Mahallemde Müslüman da vardı, Hristiyan da, Musevi de.

Sofralar karışıktı.

Birinin evinde domuz eti olurdu.

Diğeri yemezdi.

Kimse kimseye “Aaa sen yemiyor musun?” diye psikolojik harp açmazdı.

En büyük dram şuydu:

“Tavuk kalmadı mı?”

Bizim memlekette sofra kültürü şudur:

İsteyen yer.

İstemeyen ekmeğe banar.

En fazla “Biraz salata al” denir.

Ama dizilerde işler öyle yürümüyor.

Orada herkes ideolojik olarak çiğniyor lokmasını.

Yönetmen hiç mi demedi:

“Arkadaşlar biz protein üzerinden iç savaş mı çıkarıyoruz?”

Oyuncu hiç mi sormadı:

“Ben şimdi bunu verirken kötü mü bakayım yoksa hafif şeytani mi?”

***

Senarist masasında muhtemelen şöyle bir diyalog dönüyor:

— Bu sahne çok sert oldu mu?

— Yok yok, biraz daha kaşıyalım.

Oysa gerçek hayatta en büyük kaşıma şudur:

“Abi tuz nerede?”

Biz bu ülkede aynı masada yıllarca oturduk.

Ramazan’da saygıdan sigarasını saklayan komşu gördük.

Noel’de kurabiye getiren teyze gördük.

Kimlikler sessizdi, çay yüksek sesle kaynıyordu.

Şimdi diziler diyor ki:

“Hadi biraz kutuplaşalım.”

Niye?

Çünkü barış reyting getirmiyor.

Ama kriz prime-time.

***

Oysa halkların, dinlerin kardeşliği öyle dev prodüksiyonla olmaz.

Onun bütçesi düşüktür.

Mekân: Mutfak.

Oyuncu: Gerçek insan.

Replik:

“Sen yemiyorsan sorun değil, başka bir şey yapayım.”

Bu kadar.

Bazen düşünüyorum…

Biz gerçekten birbirimizden mi korkuyoruz?

Yoksa korkmamız için sürekli senaryo mu yazılıyor?

Belki de en devrimci hareket şu:

Masaya oturmak.

Ve tabağa değil, göz göze bakmak.

Çünkü “onlar” ve “bunlar” diye iki ayrı masa yok aslında.

Bir masa var.

Bir de fazla dramatize edilmiş bir tabak.

Gerisi hikâye.