Her hafta cuma günü güzel şeyler kaleme almak için oturuyorum masa başına. Her hafta aynı umutla oturup hayal kırıklığına uğrayınca bu kez yazmak için cuma gününü beklemedim. Daha bu hafta yazdığım yazının yayınlanmasıyla birlikte konunun ne olduğunu, hafta sonuna kadar neler yaşayacağımızı bilmeden düştüm harflerin peşine.

Bu hafta farklı bir şey deneyelim o zaman. Cuma gününe kadar yaşadığımız absürt ve trajikomik olayları derleyelim, hafta sonu oturup ağlanacak halimize hep birlikte güleriz en kötü.

5 Temmuz 18,00 civarında Gazeteci Timur Soykan sosyal medyada paylaştığı bir yazı gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Biz daha ‘neden alındı, ne oldu, ne olacak’ diye içimizde tartışadururken, ben Timur Soykan’ın gözaltına alınışını yazacakken bir gün sonra yaklaşık aynı saatlerde adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Sormayın efenim, biz de bir sevinç, bir mutluluk. Gözümüz aydın diyeninden tut, şükürler olsun diyenine, Timur’u aldık darısı Furkan’a diyeninden, son günlerde tek mutlu olduğumuz şey diyeninden tut, aman burayı tut bırakma sakın… çünkü duygular kocaman liste olup uzayıp gidiyor. O arada aralara kaynayıverdi iki kelime yazdık diye gözaltına alınışı, şükürlere teslim ettik sevgili Timur’u gidiyoruz. Bundan sonraki sosyal medya paylaşımları için el açtık bekleyeceğiz, umarım aynı şeyleri tekrar yaşamayız.

Köşe yazımın yayınlanmasına daha tam sekiz gün var, bugün ilk günü. Son güne kadar bakalım neler yaşayıp, nelere güleceğiz. Ağlayacak yerlerimize şükrettik efenim. Nice acılarla birlikte gömdük ağlayan yerlerimizi, artık katıla katıla güleceğiz ülkenin ve bizlerin ışık hızıyla aynı orantıda değişen gidişatına.

Ben bunları yazıya dökerken, yine kırık dökük baba evlerine şehit haberleri düştü. Irak’ın bilmem ne şehrinde bilmem hangi gerekçeyle, bilmem ne sebeple daha evinin sıvasını yaptıramamış, daha evine tütecek baca dikememiş, daha evinin duvarını dilediği renge boyayacak kadar maddi imkânı olmamış baba ocaklarına şehit diye getirdiler evlatlarını. Vatan sağ olsun dendi. Vatan sağ olsun… Yine kimse sorgulamadı şehitler neden hep bu bizim derme çatma evlerimize geliyor diye. Kimse sorgulamadı yine, sizin evlatlarınız nasıl efenim, keyifleri yerinde mi? Bizimkiler yatacak yer buldu sizinkilerin yatacak yeri olmasın diye içlerinden bile geçirmedi kimse. (Geçirse de diyemedi.)

“Vatan sağ olsun “dedi gariban anası, ağlayamadı bile ayağında doğru düzgün ayakkabısı bile olmayan babası. Vatan savunmasını bile her haltımızdan vergi aldıkları, açlıktan nefesi kokacak duruma getirdikleri bizlere bıraktılar. Biz savunuruz elbet vatanımızı, sizin evlatlarınız nasıl efenim? Keyifleri yerinde mi? Daha kaç gemicik, daha ne kadar para gerekli rahatları için? Demedik, içimizden bile geçiremedik, geçirdik de dile getiremedik. Vatan sağ olsun!

Bugün 7 Temmuz Ayşe Barım diye bir ajans sahibi mi diyeyim menajer mi emin olamadım, davası var. Kendisi ülkeyi yıkmakla falan suçlanıyor ve 30 yıla kadar ceza isteniyor. Bir ülke düşünün bir sürü kıymetli sanatçısı adliye koridorlarında Ayşe Barım’a destek olmak için gelmiş ve itibardan tasarruf etmeyen canım hükümet ülkenin sanatçılarını bile adliye koridorlarına dökmüş. Merak edenleriniz varsa bir zahmet en sevdiği dizilerde, en beğenerek izlediği tiyatroda oynayan sanatçıların neden adliye koridorlarında olduğunu ve onca hastalığına rağmen hiçbir suça karışmamış Ayşe Barım’ın tutukluluk halinin neden devam ettiğini kendisi okusun, ikna olsun ve sindirsin.

Bugün daha hafta başı canım okurlar, olur da aldığım nefesin vergisinin borcunu ödeyemedim diye ya da yazdığım herhangi bir duygu kokan yazım yüzünden gözaltına alınmazsam, saçma sapan bir ihmal yüzünden ölmez, saçma sapan bir bahaneyle kadın cinayetine kurban gitmezsem yarın ülke günlüğüne kaldığım yerden devam edeceğim…

Bugün 8 Temmuz, Antalya’nın Manavgat ilçesinde tatil için aile evine gelen 18 yaşındaki Nazife Ateş abisi tarafından yaşına yakın bıçak darbesi alarak öldürüldü. Yaşından dört eksik yarayla ayrıldı aramızdan. Nazife Ateş Ege Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümü 1. Sınıf Öğrencisi. Devlet büyüklerinin aile yılı diye nitelendirdiği yılın daha 6. Ayında kaybettiğimiz kaçıncı can yaramız! Bugün 8 Temmuz on sekiz yaşında genç bir kadın canavarca hislerle kurban edildi ülke siyasetine. Tıkanan, ilerlemeyen ama gerilemekten geri durmayan hukuk sisteminin bize dayattığı birkaç örnekten sadece biri Nazife’nin ölümü. Aile yılı diye adlandırılan bir yılda psikolojik rahatsızlığı olduğu söylenen bir genç kendinden küçük diğer kardeşini acımasızca öldürdü! Gerçekten rahatsız olup olmadığına karar verecek kişiler biz değiliz elbette, Nazife’nin katilinin yargılanmasını sağlayacak olan kişiler biz olabiliriz.

Bugün 8 Temmuz siyaset çalkantılı, seçtiğimiz vekillerin, başkanların bir kısmı içeride bir kısmı dışarıda, kimi içeri attırsam diye düşünedursun bizler her gün yarın nasıl bir gündemle uyanacağız diye kaldığımız uykulardan dönemez olduk. Bugün 8 Temmuz benim gibi düşünen birçoğunun hayali olan neredeyse yarım asırlık savaş bitiyor. Ülke, rüyamızda bile görsek hayra yormayacağımız şeylere tanıklık ediyor ve bizim hayalini kurduğumuz yıllarca mücadelesini verdiğimiz barışın kurdelesini Devlet Bahçeli kesiyor. Bugün 8 Temmuz bir taraftan ana muhalefet partisinin belediye başkanları teker teker gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, görevinden uzaklaştırılıyor, kayyum atanıyor, diğer taraftan toplumun kayda değer bir kesiminin hayalini kurduğu barış sağlanıyor, silahlar yakılıyor umut tohumları ekiliyor çorak topraklarımıza.
Bugün 9 Temmuz canım okurlar, okuyamayanlar…

9 Temmuz’ a az önce giriş yaptık. Ülkenin z raporunu çıkarsak çıkan raporla kalan umudumuzu asacağımızı düşündüğüm için her güne sadece bir hüzün sığdıracak kadar yerim var efenim. Her güne bir hüzün sığdırdım da bir haftaya bu kadar hüzün ağır gelir diye kendi kendimle yaptığım toplantıda bir benin diğer bana karşı baskın olmasıyla arada kalıp sadece dört günlük ülke güncesini paylaşma kararına vardım efenim. Cümleden de anlaşılacağı üzere aklımızı yedik bunca saçmalıklar diyarında dibini sıyırmakla meşgulüz efenim.

Bakmayın böyle mutsuz, umutsuz yazılar yazdığıma İsveç’in Stockholm şehrinde olsaydım muhteşem aşk öyküleri yazabilirdim diye düşünüyorum, şimdilik sadece düşünüyorum çünkü Türkiye’de yaşadığım ve bir kadın olduğum gerçeği ile her gün her saat, her dakika tekrar tekrar yüzleşiyorum. Bu hayalimi bunca kötülükler arasına tıkıştırıp, naftalin kokulu sandık misali etrafımızı saran zehirli sarmaşıklarla kapattım üstünü. Benim kadar güçlüyse genzini yakan naftaline sarılıp sarmaşıkları kendi kökleriyle bağlayıp çıkıp kurtaracaktır kendini.

Hepimizin hayallerinin gerçeğe dönüştüğü bir dünya düşlüyorum. Hayallerinizi Devlet Bahçeli’ye kaptırmamanız umudu ile. Haftaya bildiğiniz ama benim penceremden göreceğiniz fotoğraflarda buluşuruz.