Kasım ayının son cuma günün verdiği hafif tebessümlü sohbetlerden merhaba. İş saatinin bitişini her ne kadar iple çekmesem de sonu gelen bir mesaiyi daha bitirdik. Kaybolma korkusundan falan değil ama bir yere giderken hep aynı yolu kullanmayı, hep tanıdığım kafelerde dinlenmeyi, meyve suyunu sürekli gittiğim mekanlarda içmeyi severim. Yine ezberlediğim yolu takip ederek götürdüğü yere varmanın verdiği mutlulukla açtım bilgisayarı.
Ay efenim bizde mutluluklar hep kısa vadeli olsa da uzun sürüyor gelmesi, bizi bulması. Anlık mutlu bir sonun ardından hiç sevmediğim ülke gündeminin ortasına düştüm yine. Her ne kadar kötü olaylara denk gelmemek için haber izlemesek, sosyal medyadan uzak durmaya çalışsak da her mecrada karşımıza çıkıveriyor şapkadan çıkar gibi.
Tepkisizliğimize sırtını dayayan ülke gündemi bu ay el yükselttikçe yükseltti. Hani maşallah demesek de nazar değse keşke diye bi içimden geçirmedim değil. Sen dünyanın en nadide ülkelerinden birisin, bir dur bir durul dimi? Yok efenim zerre umurunda değil vatan deyip bağrımıza bastığımız kara parçasının. Metrekare başına kaç saçmalık düşüyor hesabını yapmakta zorlanıyoruz. 2024 yılının son aylarında yaşanan ironik mi trajik mi, kararını okuyana bırakabileceğim birkaç konuyu paylaşmak isterim.
Hatırlarsınız mutlaka. Geçen haftalarda TİP Millet Vekili Sera Kadıgil mecliste MESEM garabetinden bahsetmiş ve hayatını kaybeden çocuklarla ilgili bir konuşma yapmıştı. Konuşmadan sonra Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in çocuğunun özel okula gittiği sosyal medyada uzunca bir süre konuşuldu. Mesleki Eğitim Merkezleri’nde üç beş kuruşa çalışıp iş cinayetine kurban giden 18 yaşından küçük çocukların yaşam haklarının ellerinden alındığı ülkemizde, oylarımızla koltuğuna oturttuğumuz Bakan Tekin, kendi çocuğunun özel okula olması sorusuna ’tercih özgürlüğü’ derken bakanlarında her vatandaş gibi çocuklarını istedikleri okula gönderme hakkına sahip olduğunu söyledi.
Sevgili bakan bu cümleyi kurarken şunu gözden kaçırdı sanırım, vatandaşların çocuklarını istediği okula gönderme hakkı var elbet. Bunu yapabilmeleri için ekonomik özgürlükleri yok. İktidarlığınız sürecinde yıllar içinde düzenli derinleştirdiğiniz sınıf farkı işçi çocuklarının nitelikli eğitim almasını imkânsız hale getirmek bir tarafa, tercih etme özgürlüğünü sadece sizin gibi zengin insanların tekeline bıraktı. Yaşam hakkının bile tekelleştiği bir ülkede kendi özgürlüklerinize sıkı sıkı sarılırken eğitime, sağlığa, ota boka katkı payı diye maaşı daha kendine yatmadan vergisini aldığınız en temel insani hakları bile alabilmek için kurumların çoğunu adeta korku evlerine dönüştürdünüz.
Çocuğunu devlet okuluna gönderen bir işçi, çocuğunun ne ile karşılaşacağını bilmediği gibi vergisinin peşinen alındığı devlet kurumunda daha nitelikli bir eğitim ya da hijyen için ekstra para vermek zorunda kalıyor. Günde bir öğün yemek isteğini geçtik tuvaletlere sabun alınması için velilerin nasırlı ellerini ceplerine atmaları gerekiyor.
Biz bir taraftan zenginin malı ile çenesini yoran züğürtler olarak kıt kanaat büyütmeye çalıştığımız bir iki çocuğu nasıl okuturuz diye düşüneduralım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çocuk konusunda kesenin ağzını açtı. Nüfus artış oranımızın düşük seviyelerde olmasından dem vuran başkan dün üç çocuk istiyordu, artık neden 4 ya da 5 olmasın diyor. Nüfus artış oranı düşüklüğünü ’intihar’ olarak niteleyen Cumhurbaşkanım, iki gözümüzün nuru, ne güzel demiş be!
Bir ülkede emekliler 55 yaşından fazla yaşar ve aileler de beş çocuktan az çocuk yaparsa vah halimize anam. Emekliler ölmek bilmiyor, yeni nesil doğurmak bilmiyor. Sayın yetkililer de ister istemez arada müdahale etme gereği duyuyor elbet. Sayın yetkililer verin yetkiyi, ay pardon ya ben yetkililere göre aile kategorisine girmiyordum. Hani beni aile sayacak olsalar taşın altına şeyimizi, elimizi yani koyup doğuruverirdik üç beş tane. Neticede taş atıp kolumuz yorulacak değil ya. Devlet büyüklerim diyorsa vardır elbet bir bildiği.
Tıpkı ülkem gibiyim, gülsem mi ağlasam mı tadında bir yerden ses verdim bu hafta. Ülkede yaşanan bunca absürt üstü olay için aralık ayının ilk haftası ışıkları bi açıp kapatalım. Ya da gömleğimizin delik cebine gizlediğimiz kırmızı kartlarımızı çıkarıp gösterelim. ‘Otur sıfır’ deyip olmayan sınırlarımızın duvarlarında tek ayak üstünde kırk yalan atma hakkı verelim. Sonra Şükrü Erbaş’ın şiirinin en başındaki kelimeyi değiştirip tekrarlayalım birbirimize.
‘Ömrüm, (ülkem) ah benim ördükçe sökülen yakasız kolsuz hırkam’