Ah, o yıllarca çalıştığım gazetedeki odamın duvarına astığım, her bakışımda içinde kaybolduğum o söz: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."
Hz. Muhammed'in bu insanı çarpan, sarsan, zihninizin ortasına mıh gibi çakılan hadis-i şerifi.
Siz onu vicdanınızın bir köşesine, belki de tam da o yumuşak, kolay ulaşılmaz ama en hassas noktaya iliştirin.
Ben de sokağa, oradan da şu içinden çıkılmaz tartışmanın tam kalbine gireyim.
***
Türkiye, bir çelişkiler diyarı.
Bir yanda kapısının önüne bir kase su, bir parça ekmek koyan, bunu sadece bir gelenek değil, imanının, vicdanın, insanlığının gereği bilen milyonlar...
Diğer yanda, giderek betonlaşan, yabancılaşan, 'rahatsız olunan' her şeyi görünmez kılmak isteyen bir tahammülsüzlük.
İşte tam da bu iklimde, sokak hayvanlarını beslemeyi yasaklayan düzenlemeler, o incecik vicdan telimizi bir kere daha titretti.
Soruyu sormak lazım: Bu yasak, "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" sözünün ruhuna hizmet ediyor mu? Yoksa tam tersine, "Merhamet edene merhamet olunmaz" anlayışının soğuk, sert bir tezahürü mü?
Evet, sokak hayvanları sorunu karmaşık.
Evet, kontrolsüz nüfus artışı, saldırganlaşan bazı hayvanlar, çöp karıştırma, hijyen endişeleri...
Bunların hepsi masa üstünde duran, çözüm bekleyen gerçekler.
Peki, bu gerçeklerin çözümü, bir kase mamayı, bir kap suyu yasaklamak mı?
Bu, yangını söndürmek için itfaiyeyi uzaklaştırmak, yangının kendi kendine sönmesini beklemek gibi bir şey.
Aç bırakarak, onları görünmez kılarak sorun çözülmez; sadece daha büyük, daha acımasız ve daha görünmez bir sorun haline gelir.
***
Bir canlının açlığını, susuzluğunu görmezden gelmeyi, hatta ona merhamet edeni cezalandırmayı yasalaştırmak, insan ruhundaki en temel erdemlerden birine vurulmuş bir darbe.
Bu, toplumun ortak vicdanına sıkılmış bir kurşun.
O kaseyi koyan yaşlı teyze, sıcak yaz gününde apartmanın gölgesine su bırakan genç, cebindeki parayla mama alan işçi...
Onlar sadece bir hayvanı doyurmuyor.
Onlar, insan olmanın, paylaşmanın, şefkatin en somut halini yaşatıyorlar.
Bu eylemi "kirlilik" veya "rahatsızlık" diye yaftalayıp cezalandırmak, toplumsal dokunun en değerli ipliklerinden birini koparmaktır.
Peki gerçek çözüm ne?
- Etkin ve Yaygın Kısırlaştırma: Belediyeler, sadece yasak koymak yerine, samimi bir şekilde, bütçe ve personel ayırarak, sistematik bir kısırlaştırma seferberliği başlatmalı. Sokak popülasyonu kontrol altına alınmadan hiçbir çözüm kalıcı olmaz.
- Rehabilitasyon ve Barınaklar: Barınaklar, hayvanların ölüme terk edildiği toplama kampları değil, tedavi edildiği, aşılandığı, sahiplendirilmeye çalışıldığı modern merkezler olmalı.
- Toplumsal Bilinç ve Eğitim: Hayvanlarla nasıl güvenli bir şekilde yaşanacağı, sokak hayvanlarının da bu şehrin bir parçası olduğu, onlara yaklaşımın nasıl olması gerektiği konusunda eğitim kampanyaları düzenlenmeli.
- Besleyicileri Düşman Değil, Müttefik Görmek: Besleyiciler kayıt altına alınabilir, onlarla iş birliği yapılarak nüfus takibi ve aşılama çalışmaları yürütülebilir. Onlar, bu meselenin en sahada olan, en çok emek veren neferleridir.
***
Peygamber'in, "Bir kediyi hapsederek açlıktan ölmesine sebep olan kadının cehennemlik olduğunu" hatırlatan o muazzam hikayesi ve "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" sözünü duvara asıp, sonra da merhameti yasaklamak, korkunç bir tezattır.
Bu yasaklar, bir şehir planlama, bir hayvan popülasyonu sorununu çözmeyecek. Sadece, o şehrin insanlarının yüreklerini biraz daha katılaştıracak, vicdanlarını biraz daha köreltecek.
Unutmayalım; bir toplum, sokaktaki en savunmasız canlıya nasıl davrandığıyla ölçülür. Bir kap yemeği, bir tas suyu yasaklayarak değil, onu daha çok paylaşarak, daha organize, daha akıllı ve en önemlisi, daha merhametli çözümler üreterek varabiliriz huzura.
Duvarımdaki o çerçeveli söz, bugün bana, "Merhameti yasaklayana merhamet olunmaz" diye fısıldıyor adeta.
Ve ben, bu fısıltının, bu toprakların vicdanında asla sönmeyeceğine inanıyorum.