Yetmişli yıllar… İstanbul’un henüz bu kadar bağırmadığı zamanlar. Kadife perdeler, kristal kül tablaları, ağır misafir odaları… Diziyi izlerken şunu hissettim: Atmosfer kurulmuş. Üstelik özenle. Sokağın rengi, evlerin kokusu… Hiçbir şey “mış gibi” değil. Ama mesele dekor değil. Mesele Kemal.
Kemal’i ilk okuduğumda da sinir olmuştum, dizide de oldum.
Çünkü Kemal, çok tanıdık erkek arketipi. Parlak, ayrıcalıklı, eğitimli… Ama duygusal olarak ilkel.
Sevdiğini sandığı kadını bir “duygu nesnesi”ne çeviren, narsist bir koleksiyoner.
Evet, koleksiyoner.
Füsun’u sevdiğini söyleyen bir adamın, ondan kalan eşyaları biriktirmesi romantik mi? Yoksa saplantının vitrini mi?
Kemal’in problemi şu: Aşkı, sahip olma hakkı sanıyor.
Füsun onun için bir insan değil. Estetik bir obje.
Onu kaybettiğinde yas tutmuyor; kontrolünü kaybettiği için dağılıyor. Kadın ölmüş, O hala arkasından “Aman Allah’tan o güzel bedenine bir şey olmamıştı” diyor, şuursuz.
***
Bu çok tanıdık bir erkeklik biçimi.
Kemal iki kadını da harcıyor:
Biri statü için, diğeri tutku için.
İkisine de dürüst değil.
Ama kendine karşı da dürüst değil.
Füsun’u ise çoğu okur “masum” olarak okur.
Ama asıl masum olan Sibel.
Füsun, sınıfsal bir eşitsizliğin içinde, bir erkeğin takıntısının merkezine yerleştirilmiş genç bir kadın.
İşe yaramaz Kemal’in bakışı, Füsun’u donduruyor.
Onu bir anıya, bir objeye, bir müzeye dönüştürüyor.
Bir kadının yaşayan bir özne olmaktan çıkıp bir erkeğin hikâyesinde dekor olması… İşte bu, asıl trajedi.
Bu tip erkekler kendilerini romantik zanneder.
Oysa romantizmle narsisizm arasındaki çizgi çok ince.
Kemal kendini fedakâr sanıyor.
Ama aslında saplantısına yatırım yapıyor.
Bu erkekler:
• Aşkı büyütür ama kadını küçültür.
• “Onsuz yaşayamam” der ama onun nasıl yaşadığını umursamaz.
• Dram yaratır ama onu da umursamaz.
Ve en tehlikelisi:
Toplum onları trajik kahraman gibi alkışlar.
***
Dizi, atmosfer açısından hakikaten başarılı.
Yetmişler incelikle kurulmuş. Ama şunu fark ettim: Biz o yıllardan çıkmış olabiliriz; o erkek tipinden pek çıkamamışız.
Bugün de var Kemaller.
Instagram’da daha stilize, daha terapi dili öğrenmiş halleriyle dolaşıyorlar.
“Bağlanma korkum var” diyorlar.
“Çok sevdim ama zamanlama kötüydü” diyorlar.
Ama özünde değişen bir şey yok:
Kadını kendi hikâyelerinin fon müziği sanıyorlar.
***
Orhan Pamuk büyük bir aşk hikâyesi mi yazdı, yoksa erkekliğin teşhirini mi? Bence ikisini birden yaptı.
Kemal’i sevmedik ama tanıdık.
Sinir olduk ama yüzleştik.
Belki de bu yüzden dizi hayal kırıklığı yaratmıyor: Çünkü mesele dekor değil; mesele karakter. Ve o karakter hâlâ aramızda dolaşıyor.
Son soru şu:
Aşk gerçekten müze kuracak kadar büyük bir şey mi?
Yoksa bazı erkekler için aşk, vitrinde sergilenen bir egodan mı ibaret?
Karar sizin.
Ama ben Kemal’e hâlâ sinirliyim.