Önceki dönem milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin önceki Başkanı Aziz Kocaoğlu, gazeteci, bilim insanı ve alanlarında uzman 24 kişiden oluşan Ege-Koop Danışma Kurulu’nun, Önceki dönem İzmir milletvekili, Türk Parlamenterler Birliği İzmir Şubesi Başkanı ve tanınmış hukukçu Metin Öney başkanlığındaki Şubat ayı  toplantısında turizm uzmanı Filiz Güleç’in paylaştığı bir tablo, sadece bir istatistik değil, İzmir için bir "uyanış" çağrısı niteliğindeydi.

Ekrana yansıyan rakamlar, bu kadim kentin potansiyeli ile gerçekliği arasındaki o derin uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.

Rakamlar yalan söylemez.

​Düşünün; elinizde 8 bin 500 yıllık kesintisiz bir tarih, dünya mirası Efes ve Bergama, eşsiz bir körfez ve yaşayan bir gastronomi kültürü var. Ancak tablodaki veriler İzmir’in yıllık 1,7 - 2 milyon turist bandında sıkışıp kaldığını gösteriyor.

​Antik mirası ve felsefesiyle Atina 8 milyon turisti ağırlıyor.

Barselona sanat ve sporla 10 milyona ulaşıyor.

​Hatta şarap ve romantizm hikayesiyle Porto 3 milyon, otantik kültürüyle Tiflis 5 milyon turisti kendine çekiyor.

​Peki, İzmir neden bu ligin dışında kalıyor?

​Eksik olan taş değil, "dil"

3 ÇAĞ, 1 SOKAK

Filiz Güleç’in sunumundaki en kritik vurgu şuydu: Kurumsal bir organizasyon ve ortak söylem eksikliği. İzmir’in turistlere anlatacak "tek bir dili" yok. Biz şehri anlatırken hala parçalara bölünüyoruz; birimiz denizden, birimiz otlardan, birimiz antik taşlardan bahsediyoruz. Oysa dünya devleri kendilerini tek bir ikonik kavramla pazarlıyor: Paris "aşk", Marakeş "mistisizm", Kahire "antik uygarlık".

​İzmir’in elindeki en büyük koz, bu 8 bin 500 yıllık geçmişin üzerine inşa edilmiş olan o meşhur "yaşam tarzı"dır. Bizim dilimiz; antik çağın felsefesini, bugün Kordon’daki bir kafenin modern neşesiyle birleştiren "Modern Akdenizli" dili olmalıdır.

​TEK ÇATI TEK HİKAYE

​Güleç’in de altını çizdiği gibi, bu bir "vitrin" meselesidir.

İzmir’in temel sorunu “yokluk” değil ”çokluk” içinde kaybolmasıdır. Her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şeyi tam olarak anlatamamaktadır.

Oysa, İzmir’in en büyük kozu sokaktaki yaşamıdır.

İzmir’in 8 bin 500 yıllık mirasını dünya vitrinine çıkarırken belediyeden valiliğe, esnaftan otelciye kadar herkesin aynı hikâyeyi fısıldaması (hatta haykırması) gerekiyor. Eğer biz kentin hikayesini kurumsal bir şemsiye altında, tek bir sesle anlatamazsak; turist Porto’nun şarabını İzmir’in tarihine tercih etmeye devam edecektir.

​İzmir bir destinasyon değil, bir duygudur. Ve artık bu duygunun, 8500 yıllık birikimle harmanlanıp profesyonel bir pazarlama diliyle dünyaya servis edilme vakti gelmiştir.

SONUÇ OLARAK;

​İzmir'in hikayesi hazır. Peki, biz anlatmaya hazır mıyız? ​