Az önce boş bakışlarımla derinlere dalmışken, anılarımı, hayatımın bazı dönemlerini ya da yaşadığım küçük bir olayı bile istemsiz bir şekilde belli başlı kelimelerle bağdaştırdığımı fark ettim.
Kelimelerden bazıları anılarımla bağlantılı, bazıları da “bu kelime ile ne alakası var” diyeceğim kadar anlamsız.
Milenyum
Babamla henüz birbirimize zaman ayırıp kaliteli vakit geçirebildiğimiz dönemlerdi. Birlikte dizi-film izlemeyi çok severdik. Genelde onun seçtiklerini izlerdik. O yüzden çocuk filmleri yerine hep onun çocukluğunun filmleriyle geçerdi vaktimiz: Terminatör, Kara Şimşek, Matrix… Çok anlam verememekle birlikte hoşuma gidiyordu bu filmler. İşte o günlerden birinde ilk defa babamdan duymuştum “milenyum” kelimesini. O an izlediğimiz sahneyi gösterip, “Milenyumda böyle uçan arabalar olacak sanıyorduk” demişti. 2000 yılına girerken arkadaşıyla çatıya çıkıp uçan araba beklemişler. Duyunca çok dalga geçmiştim. Nereden bilecektim ki, milenyumda başlayıp milenyumda bitecek ömrümün her yılbaşını, “Acaba bu yıl ne felaketler yaşayacağız; kaç orman, kaç hayvan, kaç kadın, kaç çocuk yitip gidecek?” sorularıyla karşılayacağımızı. Şanslıymışsınız, baba. Keşke biz de gençliğimizde Noel Baba’dan hediye bekler gibi uçan arabalar bekleyebilsek.
Sosyal Medya
Zaman akıp gidiyor. Anlattığım anının üzerinden 10 yıl, babamın gençliğinde izlediği filmlerin yayınlanmasının üzerinden 40 yıl geçti. Toplumun aksine teknoloji oldukça gelişti. Öyle bir anda uçan kaçan şeyler göremedik ama hızla ilerleyen yapay zekâya tanık olduk. Beni en çok da bu kısım şaşırtıyor. Bir anda ışınlanma bulunsa, “Teknoloji çok ilerledi, vakti gelmişti artık” diyebileceğimiz kadar etkisizleşti teknolojinin gelişimi. Ancak bunun aksine, yıllardır hayatımızda olan internet ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisi çok daha fazla. Bundan onlarca yıl önce bir filozofun, yazarın anlaşılması için ömrünü harcadığı bir düşünceyi, birkaç sosyal medya paylaşımı ile benimseyebiliyoruz. Doğru mudur, yanlış mıdır diye düşünmeden, sorgulamadan, bize nasıl verilirse öyle kabul edip yüklüyoruz sırtımıza. Bu gibi şeyler bir yazarın alıntısı (çoğu zaman o yazara ait olmayan uydurma alıntılar), zengin bir iş insanının motivasyon konuşması, bazen de yıllar önce çekilmiş belgeselden bir penguen olarak çıkıyor karşımıza.
Her Penguen Kendi Bacağından Asılır
2007 yılında yönetmen Werner Herzog’un çektiği belgeselde yer alan sahnede, bir Adelie pengueninin sürüsünden ayrılarak dağlara doğru yalnızca tek başına ilerlemesi dikkat çekiyor. Sürüsü okyanusa yönelirken, bu penguenin onlardan ayrılıp hayatta kalma şansının neredeyse olmadığı bir rotayı seçmesi, onun sosyal medyada “nihilist penguen” olarak adlandırılmasına sebep oldu. Sonra gelsin yalnızlık temalı, duygusal müzikli penguen kesitleri.
Videolar ilk karşıma çıktığında hoş bir sahne olarak yorumlamıştım. Sosyal medyadaki yaşam koçlarının, biyolojik bir bozukluk yüzünden sergilenen davranışı, “Her penguen kendi bacağından asılır” dercesine yalnızlığı romantize ettiğini görünce tekrar sorgulamak istedim.
2007 yapımı bir belgeselden olan bu kesit, 19 yıl sonra neden bu şekilde gündeme geliyor? Ayrışmanın, kutuplaşmanın yoğun olduğu, bilinçli bir toplum olabilme ihtiyacının arttığı bu dönemde, “Sürüden memnun değilsen arkanı dönüp git, ne pahasına olursa olsun” mesajları veriliyor? Bulunduğumuz koşuldan, “sürüden” memnun değilsek, kaçıp gitmek yerine el ele verip her şeyi daha güzel hale getirmek (en azından çabalamak) gerekmez mi? Ya da şöyle soralım: Madem yapılması gereken bu, o halde neden her sene, arkasını dönüp gitme fırsatı varken, kalıp mücadele edenleri anıyoruz?