Kaostan uzaklaşmak, kafayı toparlamak, inzivaya çekilmek… Aklımda canlandırdığım haliyle bile alttan alttan huzur veren eylemlerden birkaç tanesi bunlar. Tıpkı aşk, planlar, hayaller gibi teoride huzur vermekten öteye gidemiyorlar. Ülkece mutlu olmaktan o kadar uzağız ki uygulamada çuvallıyoruz. O kadar ihtimal vermiyoruz ki mutluluğa, başımıza gelse (evet, o kadar alışkın değiliz ki nasip olacak değil başa gelecek bir şey gibi) elimizin ayağımıza dolanacağını biliyoruz.

Daha iki hafta önce, klasik “piyango çıksa ne yapardık” sohbeti bile tek başına yeter bunu kanıtlamaya. Hepimiz hayal ederken yüz yıllık ekonomist gibi yatırımdan yatırıma atlıyoruz. “Hadi biraz gerçekçi olalım, harbiden çıksa ne yapardınız” diye soruyorum, masada delirmeyen kalmıyor. Bu garibanlıktan bir anda zenginliğe atlamayı kimse kaldıramıyor tabi. Ya mutluluğa alışık olmadığımız için delirmenin bir yolunu buluyoruz ya da mutsuzluğa alışık olduğumuz için çıkan piyango biletini “düşünsenize, anneniz bileti pantolonla birlikte çamaşır makinesine atıyormuş” deyip birkaç güzel hayali kendimize çok görüyoruz. Kafayı toparlamak da bu örnekler gibi. Mümkün gözükmüyor ancak mümkün olduğunda alışık olmadığımız için fırsatı tepiyoruz.

Yine o fırsatı teptiğimiz günlerden birinde, arkadaşımla sohbet ediyoruz. Fırsatını bulup sevdiğin biriyle konuşuyorsun; güzel şeylerden konuş, kafanı dağıt değil mi? Olmaz, nasıl olsun? Bir saat önce işten çıkmışsın, bir saat sonra mesaiye kalacaksın. İşte ülkemizde kafa böyle dağıtılıyor, gerçek anlamda… Şikâyet etmeye de utanıyoruz. Fizik gücü gerektiren bir işte çalışmıyoruz çünkü. Allah dağına göre kar veriyor tabii ama memlekette çocuklarını okutmak için fabrikalarda 16 saat çalışan emekçiler olduğunu bilince çenemizi de açamıyoruz. Makine başında Ahmet Kaya dinleyerek saatlerce çalışan annen, milletin ağız kokusunu çekerek tavuk döner kesen baban olunca biraz daha iyi anlıyorsun.

Bize iyi gelmesi gereken sohbet, bir şekilde buralara geldi işte. Buralara gelmişken siyasete girmemek kaçınılmazdı. Tepemizde tepişen kravatlı filler yüzünden bu durumdaydık çünkü. Biz tüm bunları düşünüp genç yaşımızda saçlarımızı ağartırken birileri birilerine helalleşmeyi, normalleşmeyi teklif ediyor. Kimse de “hangi normalle, kimin hakkını kime helal ediyorsunuz” demiyor. Belki de diyordur ama duyulmuyordur. Hiçbirimizin sesi 250 bin maaş alıp kürsüden “hodri meydan” diye bağıranların kadar gür çıkmıyor. Burası normal işte. Millet yoksulluktan kırılıp gecekondularına çekilince meydan çift maaş alanlara kalıyor. Tabii “hodri meydan.”

Emekli maaşları istedikleri seviyeye gelene kadar meclisi terk etmeyeceklermiş. Zaten orta sol, gerektiğinde milletin giremediği millet meclisinden çıkmadığı için bugün bu durumda değil miyiz? Öyle “dağılmamak üzere toplanırız” demekle olmuyor. En dağılmamak gerektiği zamanda milleti sindirip helalleşme çağrısı yapacaksınız sonra daha arkasını toparlayamayan milleti dağılmamak üzere toplayacaksınız… Nasıl?

Hangi normalde, nasıl normalleşeceğiz? Bizim çocukken akülü araba ve arabalı yatak hayali kurup asla alamadığımız normalde mi, birilerinin çocuğunun ultra lüks arabasıyla kaza yapıp can aldığı için anası babası sayesinde yurt dışına kaçtığı normalde mi normalleşeceğiz?

Kiminle, nasıl helalleşeceğiz? “Akülü araba hayali kuruyordum ama dolabımız da bomboştu, kibrit kutusu kadar peynirimiz olurdu sadece” diyen arkadaşım hakkını kime helal edecek? “Kapımız her çaldığında icra memurunun geldiğini anlardık” diye anılar anlattıktan sonra kapıları çalma görevini icra memurlarına bırakan siyasetçilere mi helal edecek hakkını? Siz helal edin kravatlı beyler, bunlara sebep olanların başımıza, milletin bu halde kalmasında hakkınız var. Bizim kibrit kutusu kadar peynirimiz bile haram olsun.

Günü gelir mi bilmem. Ama gelirse yoksulluğunda normalleştiğiniz halk dağılmamak üzere toplanır. İşte o zaman insanları yoksulluğa mahkûm edenler ve bunda biraz bile hakkı olan herkes hakkıyla gider. Çünkü gereğinden fazla kalanlar için gitmek kaçınılmazdır.