Normalde bu yazımda çok daha farklı bir şeyden bahsedecektim. Yine içime dert olan, bu ülkede yaşadığım problemlerden…
Araştırdıkça siyasilerin ilişki ağlarının içine düştüğüm, düştükçe çıkmakta zorlandığım umutsuzluğumdan cümleler dökecektim bu sayfaya. Gidebilmek için köşe yazılarımı bahane ettiğim mekana gidip açtım bilgisayarımı. Bu sayfalara içimi açmak bilgisayarı açmak kadar kolay olmuyor tabii. O yüzden bir süre boş boş baktım ekrana. Bakarken de tam yazacağım bu cümleleri düşündüm. Sonra bir güzel kızdım kendime, “triplere bak sanki inanılmaz edebi şeyler yazıyor, içini açacakmış...”
Tam olarak öyle değil işte. Yazılarımda içimi açmamı gerektirecek şeyler yazmasam da içimi açmadan ekleyemeyeceğim detaylar sıkıştırıyorum aralara. En yakınlarımın bile yakalamakta zorlandığı detaylar oluyor bunlar. Ne yapayım hayatımın şu dönemlerinde sanat, sanat için de toplum için de değil. Benim için…
Yazmayı planladığım konuyu düşündüğüm anda yan masamda oturan abla, beni tedirgin etmekten korktuğunu belli eden bir şekilde koluma dokundu. Ülke bu durumdayken bu kadar nazik yaklaşmalara alışık değilim, oturduğu yerden yol mu soracak acaba diye düşündüm. Yaşamanın getirdiği yorgunluk ve fazlaca içtiği arpa suyu yüzünden anlaşılan abla tek bir kelime söyledi, “Tanışın…”
Ablanın karşısında oturan erkek arkadaşı da en az benim kadar garipsedi bu isteği. Telefonuma dikkatle baktığım için yaptığı çıkarım bu olacak ki, “Hayatım arkadaşın işi gücü var” diyerek geçiştirmeye çalıştı ama abla ısrarcıydı. “Hayır tanışmanız lazım” dedi.
Böyle spontane tanışmaların hastasıyım. Hatta özümde var galiba bu tanışmalar. En son hatırladığım spontane tanışmam ilk defa gittiğim Ankara’da rastgele oturduğum bir barda olmuştu. Okuyorsa buradan selamlar ona, umarım bahsettiğin hayallerini gerçekleştirmişsindir…
Dönelim bugüne. Ablanın gönlü olsun diye iki berbat oyunculukla sohbet etmeye başladık. Konuşma ilerledikçe şaşırtıcı derecede fazla olan ortaklıklarımız, ablanın hislerinin ne kadar kuvvetli olduğunu düşünmeye itti beni. Başarısız oyunculuklarla başlayan sohbetimiz o kadar derin yerlere gitti ki bir noktadan sonra psikoterapi seansındaymışız gibi hissettirmeye başladı.
Hala benzer hisleri yaşıyorum, ama en yoğunu hayatımın bir noktasında bu çiftle kesinlikle tanıştığım hissine kapıldığımdı. Henüz 15 dakika önce tanıştığım kişilerle konuşurken hiç yabancılık çekmemem, aksine o ortama aitmiş gibi hissetmem imkansız diye düşündüm. Ankara’da tanıştığım kişiyle olan sohbetimizde de benzer hisleri yaşadığımı hatırlayınca anladım. İmkansız değil, sadece geçmişte kaldı…
İnsanların ülkenin dertlerinden kafalarını kaldıramadığı için kendilerine bile vakit ayıramadığından, hiç tanımadığı birine samimiyetle, “Nasılsın, iyi misin” diye sorduğu günler geçmişte kaldı. Hadi sormayı bırakalım insanların gülebildiği günler de neredeyse hiç kalmadı.
Güneş doğmadan uyanıp evimizde geçirdiğimiz vaktin iki katını çalışarak geçiriyoruz. Ay sonunda karnımızı bile tam olarak doyuramayacak ücretler karşılığında çalışıyoruz. Borç içinde yaşıyoruz. Bunların beraberinde getirdiği gerginlikle arkadaşlarımızla, ailemizle, yakınlarımızla tartışıp birbirimizi kırıyoruz.
Mesaimizden çıkıp erkenden eve gidersek belki dinlenebiliriz diyoruz. Kafa dağıtalım diye açtığımız televizyonda filler tepişiyor. Yok, belgeselde değil; ana haberde. Biri birine “Kurucu önder” diyor, diğeri öbürüne “Çok bozdu gönder” diyor; Bir tek biz “Son sözü halk söyler” diyemiyoruz. Halk birbirine “Merhaba” diyemiyor.Daha ilk sözü söylemeyen, son sözü nasıl söylesin?
Bu gerginlikleri atıp, “Çiçek, böcek, enerji” diyenler gibi bütün kötülüklerin arasından sıyrıldıktan sonra birine, “Merhaba, nasılsın”deyince, o sohbette hissettiklerim normal geliyor. Sonra anlıyorsun, hiç tanımadığın biriyle sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sohbet etmenin imkansız olmadığını. Çünkü onlara da kimse nasıl hissettiğini sormuyor. Bir de uzun süredir kimse sormamışsa, insan tek kelimede bile çözülebiliyor.
Siz de deneyin. Hayatın kargaşasından halini hatırını sormayı unuttuğunuz ya da dargın olduğunuz için soramadığınız biri varsa her şeyi boş verip en içten şekilde, “İyi misin” diye sorun. Belki çözülmez dediğiniz şeyler çözülür…