Bornova'da şehrin neredeyse sınırında bir evde doğdum, büyüdüm ben.

İki kat düzeninde dört daireli bir bina vardı sokağımızda.
Eskiden aile evleri diye bir tanım vardı.
İşte bizim evimiz o toplu olarak ailelerin yaşadığı evin  iki yanıydı.
Bir zamanlar sarıya boyanmış dış cephesi yılların nemiyle dökülmüştü.
Orada oturan dört aileden birinin çocuğuydu Hikmet.
Yaşı bizden büyüktü ama o da çocuktu aslında. Ya da ergenliğin başı diyelim.
Bizimle oyun oynamaz, yanımıza bile yaklaşmazdı.
Arada elleri, yaz kış çıkarmadığı gri pantolonunun cebinde, kafası hep yerde asık yüzlü, çocuğa hiç benzemeyen bir çocuktu.
***

Ergenliğin belirtisi ve saçlarının rengiyle uyumlu seyrek sarı bıyıklarıyla bizimle göz göze gelmeden küf kokusu dışarı taşan o çirkin binaya girer çıkardı.
İşte insanın terini bile buharlaştıran yaz sıcağında, o öğleden sonra, mahallenin çocukları sönmeye başlayan güneşin hararetine katlanabileceğimiz bir saatte tekrar dışarı çıktık.
Kaydırak oynayıp birbirimizle taş kimin çizgisini geçti, geçmedi diye tartışıyoruz.
O sırada bahçelerden birinden küçük, minicik , avuç kadar nokta gibi sarman bir kedi yavrusu ürkek ürkek yanımıza geldi.
İnsanlara yaklaşacak kadar palazlanmış ama hala “bu ne kocaman ve ne gürültülü bir dünya”  şaşkınlığında bir minik kedicik.
Hepimiz oyunu bırakıp başına toplandık.
Baktım Padişan (Adı Bahtışen'di ama benim için Padişan'dı) sırtını okşuyor,  ben de elimi uzattım.
Bir kediyle ilk temasım.

***

Cılız sırt dersini altındaki incecik kemikleri elime geldi, içim ürperdi.
Hiç sevmedim o duyguyu.
Çektim hemen elimi.
Sanki elimin altında kırılıverecek bir cam bardak gibi…
Neriman vardı, yaşı bana değil de ablama daha yakındı ama memeleri kocamandı.
Genç irisi tabirini o zamanlar bilmediğimiz için Neriman’ı çok olgun sayardık.
İşte o Neriman hemen koştu dünün iftarından kalan pideden bir parça getirdi.
Tabii kedi bunu yemedi.
Çocukların ilgisi aynı konu üzerinde çok uzun kalamaz. Bizim de kalmadı.
Ama artık oyundan da koptuk, oturduk kaldırıma hem konuşuyor bir yandan da öylece kediyi seyrediyoruz.
Yolun tam ortasında. küçük sarı sarman nokta…
Sağı solu kokluyor, hala ufaladığımız pideden medet umuyor.

***
O sırada Hikmet sokağın başında göründü.
Elleri yine gri pantolonunun ceplerinde.
Kafası yine önde…
Hep mahcup gibi..
Hikmet’i ne zaman görsem şu anda bile hissettiğim ama o çocuk aklımla hala aynı duygu içimde: “Hikmet neden bu kadar üzgün?”

 

***
Hikmet tam önümüzden geçecek.
Yolunun üstünde sarı minik nokta sarman.
Temposunu hiç değiştirmedi.
Yolunu da…
O minik sarı nokta sarmana sanki dünyanın en doğal adımını atar gibi koca bir tekme savurdu.
Kedicik uçtu.
Uçtu.
Biz çığlık attık.

***

Hikmet duydu, ama durmadı. Küf kokan iki evlerine doğru yürümeye devam etti.
Benim insan ırkıyla tanışmam ilk böyleydi.
Onu da o minik sarı nokta sarman öğretti.
Öncel’e not: “Mutsuz bir ruhun önünde asla savunmasız durma.”