Rastlantı sonucu önüme bir video çıktı. Bir arazinin ortasında geniş ve büyük bir ateş yanıyor. Bir kişi, bir koyun sürüsünü ateşin bulunduğu alana getiriyor ve kendisini izleyerek yavaşça etrafında dönmelerini sağlıyor. Sürü tempolu bir şekilde birbirini takip ediyor. Adam sürüden çıktıktan sonra da koyunlar birbirini takip etmeye devam ediyor. Artık sürünün ne sonu ne de başı belli oluyor. Tüm koyunlar önündekini takip ederek ateşin etrafında, büyülenmiş şekilde koşmaya devam ediyor.

Çoğu zaman koyunların sürü halinde dolaştıkları, birlikte otlatıldıkları ve bir çoban ya da aynı görevi gören bir köpek tarafından yönlendirildikleri hepimizin malumu. Ayrıca da aynen videoda olduğu gibi birbirlerinin davranışlarını taklit etmeye ve genelin davranışına uyum sağlamaya yatkın oldukları da oldukça açıktır. Elbette ki bunun koyun türüne ve doğasına özgü nedenleri vardır. Bu nedenlerin başında, tek başlarına kendilerini doğadaki tehlikelere karşı koruyamamaları gelmektedir.

Videodaki durumdan da anlaşılacağı üzere koyunların oldukça güçlü bir itaat ya da bağlılık duygusu vardır. Başlarındaki çobanın peşinden sorgulamadan giden koyunlar, bir süre sonra çobanın sürüden ayrıldığını fark etmeyip önlerinde koşanları takip etmeye devam etmişlerdir. Bu davranış çoban açısından gerçekleşmesi beklenen ve gerçekleşmesi nedeni ile de oldukça yerinde bir davranıştır. Ayrıca da bir çobansanız size itaat eden bir sürüyü kim istemez ki!

Bir koyunun doğası gereği sürüsünü takip etmesi ve kendisinden itaat bekleyen çobanın peşinden gitmesi normaldir. Ancak, beynini kullanma yeteneği ve sonradan yeni beceriler geliştirebilme kapasitesi ile ön plana çıkan insan gibi bir canlının bazı davranışlarının koyununkiler ile benzetilmesi ne kadar normaldir? İşte bu, bir tartışma konusudur. Düşünebilen bir canlı olan insan, zaman zaman da olsa öznel düşüncenin sadece kırıntılarının bulunduğu, itaate bağlı olan sürü davranışına özdeş eylemlerin öznesi nasıl olabilir? Her zaman olmasa da nasıl olur da kendisi düşünmekten vazgeçebilir?

Bu satırlarda sıklıkla yer bulduğu gibi insan, yaşama ve onu oluşturan öğelere dair ilk fikirleri ailede bulur. Bu fikirler ya söylem olarak ya da belirli bir konu, olay ve duruma karşı ortaya çıkan eylemlerde kendini gösterir. İnsan da çocuk yaşlarında bunları benimser ve taklit eder. Zaman içerisinde, önce ailesini çevreleyen dar, daha sonra da geniş toplumun görüş ve fikirlerinin yanı sıra o toplumun kabul ettiği “normaller” ile karşılaşır. Genelde de aileninkiler ile toplumunkiler çatışmaz. Çünkü çoğu zaman insanlar kendilerini içerisinde rahat hissedebilecekleri, kabul görecekleri dar ve geniş toplulukların ve toplumların içerisinde var olmaya çalışırlar. Öyle ki topluluğun ya da toplumun içinde barınabilmek adına aslında kabul etmeyecekleri bazı tutum ve davranışları bile benimseme zorunluluğu hissedebilirler.

Eğer ki akla ve bilime dayalı doğru ve gerçekleri benimseyenlerin içerisinde değilse insanın, ailesinin ve toplumun ona aktardığı, bazen de dayattığı düşünce, söylem ve eylemleri sorgulamasının yolunu açacak ilk aşama eğitimdir. Eğitim, insana çeşitli konularda yeni bilgiler aktarmayı ve davranış değişikliği kazandırmayı amaçlayan bir sistem, bir kurumdur. Eğitimin doğasında merak olması gerekir. Kişinin elinde olanın, olmadığı ya da farklı hallerinin olması olasılığı üzerine düşünmek, yani var olan hakkında şüpheye düşmek, çoğu zaman kişinin merakını ortaya çıkaran kıvılcımdır. Farklı olasılıklar üzerine peşinden gidilen merak duygusunun sorgulama eyleminden bağımsız olamayacağı da açıktır. Ve tüm bu süreç, insanın gerçeği arayışının sistemli hale gelişidir.

Bir insanın henüz aileden başlayarak aldığı eğitimde şüpheye, meraka ve sorgulamaya yer olmaması halinde, tüm bu düşünsel eylemleri gerçekleştirebilmeye uygun bir donanımla dünyaya gelen birey, bu kaslarını kullanamayacağı gibi kaslar hiç etkin hale bile gelemeyebilecektir. Eğer ki bireyden, kendisine verilen her bilgiyi bir doğru, bir gerçeklik olarak kabul etmesi bekleniyor, farklı olasılıklar üzerine düşünmesi gereksiz karşılanıyor, hatta ayıplanıyorsa ve eğer bunun aksini söyleyen bireysel deneyimleri ve öğrenme çabaları yoksa, zamanla kişinin çevresine uyum sağlama yönündeki içgüdüleri bile güçlenebilecektir. Az önce de dile geldiği gibi kişi içinde bulunduğu topluluğun bir parçası olamama riskini göze alamayacaktır. Çünkü, bir topluluğa ait olmak birey için aynı zamanda güvende olmak demektir. Güvende olmama ihtimali, belki de bu ayrı düşmenin bir sonucu olarak gelecekte yaşamda var olmama olasılığı, kişinin kendi düşüncelerinde ısrarcı olmaktan vazgeçmesi için yeterli bile olacaktır.

Aileden veya toplumdan birinin düşünce ve söylemlerini herhangi bir şüphe duymaksızın, dolayısıyla herhangi bir sorgulama olmaksızın kabullenmek, kişinin zamanla kendi düşünsel yeteneğini ve etkinliğini kaybetmesine de neden olacaktır. Yine, kanaat önderi, rol model veya ilgili kişinin eylemlerinin kişisel ve toplumsal sonuçlarını düşünmeksizin, dolayısıyla da sorgulamaksızın kabul etmek de o kişiye itaatin kapısını aralayacaktır.

Elbette ki bu itaat ya da bağlılık hali bir anda ve çok büyük ve önemli konulardan başlayarak ortaya çıkmaz. Çocukluğundan itibaren her insan için çok daha küçük eylemlerle hayatına girer. Herkes için öyle olmasa da kişinin; basit, önemsiz ve küçük düşünce ve eylemlerinden vazgeçmesi ile başlayan bu süreç, zamanla daha karmaşık, önemli ve büyük konu, olay ve durumlara ilişkin düşünce ve eylemlerinde de bir başkasına bağımlı olmasıyla sonuçlanır.

Bazen küçük bazen de büyük toplulukların beklentisi olan bu itaat büyük oranda o topluluğun kendisini koruma ve sürdürme iradesinin bir sonucudur. Hele ki bu bir de farklılıklara katlanamayan bir sistemse kendisine tehdit olan herhangi bir düşüncenin kendi içerisinde yaşaması bir yana filizlenmesini bile istemeyecektir. Bu bazen bilinçli bile olmasa, nerede ve ne zaman başladığı da bilinmese de küçük veya büyük her toplulukta bu şekilde bir kendini koruma düzeneği olduğu açıktır. Hatta bu durumu devlet dediğimiz yapıda bile bulabilmek olanaklıdır. Çünkü, devlet de yine insanların başta güvenlik olmak üzere hem birçok konuda güçlü olma hem de ortak yaşamı düzenleme niyetiyle bir arada bulunmasının bir sonucudur. Bu yüzden devlet de kendisini korumak ama bunu yaparken de belirli ve dar bir toplumun yaptığının aksine daha fazla insanın faydasına olacak kurallar koyarak düzeni korumak istemektedir. Yine de bu her şeyi tam ve doğru yaptığı ya da yapabildiği anlamına da gelmeyecektir.

Eğer ki bir insan ailesinin, dar ve geniş toplumun düşünce, söylem ve eylemlerini tek doğru kabul eder, onları sorgusuz ve sualsiz bir şekilde benimser ve uygularsa bu aynı zamanda, sahip olduğu özgürlükler arasında belki de en değerlisi olan düşünme özgürlüğünden de vazgeçmesi anlamına gelecektir. Çünkü bu durum, deyim yerindeyse “kişinin aklını kiraya vermesi” demektir. Bu yolla kişi, içerisini kendisine ait düşüncelerle doldurması gerektiği aklını başkalarının hazır düşüncelerine, kalıplaşmış fikirlerine, köhneleşmiş görüşlerine ait bir yuvaya dönüştürecektir. Öyle ki üzerinde örümcek ağı birikmiş bu anlayış; aç, şüpheci, meraklı, sorgulayıcı, dolayısıyla da gelişmeye açık taze bir beynin var olmadan yok olmasına, hiç var olmamış gibi kalmasına neden olacaktır.

Birbirinden farklı olmayan, şüphe duyulmayan, sorgulanmayan düşüncelerden başka hiçbir şeyin bulunmadığı bir ailede, toplulukta, toplumda veya dünyada yeni ve insanlığı ileriye taşıma gizilini barındıran bir bilgiye ulaşılamayacağı gibi gelişim de olmayacaktır. İyi yöndeki değişimin bir sonucu olan gelişim, aklını ve onun doğuştan gelen niteliklerini kullanmayan bir insan için bu şartlar altında asla olanaklı olamayacaktır. Ancak, bugünkü dünyanın yüzyıllara dayanan bir değişimin sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Bu da demektir ki gezegende bir yerlerde, bildikleri hakkında şüpheye düşen, elindeki ile yetinmeyip diğer seçenekler hakkında merak duyan, diğer olasılıkları gerçeğe dönüştürecek uygun koşullar hakkında sorgulamaya girişen birileri geçmişte olmuştur. Bu nedenle şüphe yoktur ki benzer insanlar bugün ve gelecekte de olmaya devam edecektir.

Başka birilerine ait, şüphe duyulmasına ve sorgulanmasına izin verilmeyen tutum ve davranışların bir kez benimsenmesiyle başlayan masum bir kabul, benzer ama zamanla daha büyük ve önemli konu, olay ve durumlarda da kişinin aynı yolu izlemesini dayatan istenç dışı bir kör itaat sistemine dönüşmektedir. Yaşam şartlarının, ekonominin, kültür ve inancın da birer etken olduğu bir yaşamda insanın hem en başından itibaren hem de daha sonraki yaşlarında böyle davranmasını makul karşılamamıza neden olacak birçok etken elbette ki vardır. Bununla beraber, başta aklı olmak üzere, düşünce, söylem ve eylemlerinde özgür olmadığı, olamadığı bir ortamda, insanın zaten en başından beri sınırlı bir özgürlük ve bilinç dışı bir itaat ve bağlılık içerisinde olduğu düşünülebilecektir.

İnsan elbette ki koyun değildir. Her ne kadar bazı davranışlarında koyununki ile benzer bir yol izliyor gibi görünüyor olsa da kendisini koyundan farklılaştıran gelişmiş bir beyne ve zihne sahip olduğu da bir gerçektir. Önce basit bir alışkanlığa sonra ise kalıcı bir davranışa dönüşen şüphe duymama, merak etmeme ve sorgulamama hali ilk olarak insanın bu yaşamda kendisi olarak var olmasının önündeki engeldir. Kendisi olamayan bir bireyin, içinde bulunduğu bu yaşamda mutlu olması, ondan tatmin olması çoğu zaman olanaklı olmadığı gibi toplum için yararlı olması da yine çoğu zaman olanaklı değildir.