İnsanlık, doğadan bulduklarını çeşitli işlemlerden geçirerek ve zamanla da birbirinden farklı malzemeleri bir araya getirerek kendisine çeşitli amaçlarla kullanılacak farklı araç-gereçler yapmıştır. Bunlar başlarda çok daha yaşamsal amaçlarla yapılmıştır. Örneğin, avcılık ve toplayıcılıkta kullanılacak mızraklar, bıçaklar, oklar, ok uçları, iğneler vb.

Ama insanlık ilerledikçe ve yaşam biçimi göçebelikten yerleşik yaşama doğru değiştikçe de insanların ihtiyaç duydukları bunlarla sınırlı kalmamıştır.

İnsanlığın her çağı yeni araç-gereçlere ihtiyaç doğurduğu gibi her yeni araç-gereç de yeni ihtiyaçları doğurmuştur. Çünkü insanlık zamanla çağının, daha doğrusu insanlığın tamamının algılayabildiğinin daha ilerisinde bir gelişim göstermiş, bu gelişim ve ürünleri yavaş yavaş ve zamanla ortaya çıkmış, insanlığın kalanı da bu gelişimlere yine zamanla ayak uydurmuştur. Dolayısıyla da insanlığın yeni icatlarda bulunması, buldukları ile yeni ürünler geliştirmesi, yeni üretim teknikleri ortaya çıkarmasının sonucunda da bütünsel bir gelişim var olmuş ve bu gelişim düzenli olarak devam etmiştir.

Doğanın sunduklarıyla basit bir hayat yaşayan insan yıllar, yüzyıllar geçtikçe, ilk insanların hayal bile edemeyecekleri, çok daha karmaşık bir hayat yaşamaya başlamıştır. Bu karmaşık hayat, doğada zaten var olan ürünlerden, çoğunlukla insan yapımı olan ürünlere doğru bir evrim geçirmiştir. Doğada var olan ürünler insan yaşamındaki değerlerini korudukları gibi onlar kullanılarak elde edilen yeni ve yapay ürünler de insan yaşamının önemli bir parçası olmuştur. Bazısı oldukça basit olan bu ürünlerin bazısı da oldukça karmaşıktır. Basit ve çok sayıda üretilen ürünler doğası gereği daha az edere sahipken daha karmaşık ve az sayıda olanların ise ederi daha çok olmuştur.

İnsan yapımı olmayan, doğanın kendisinde var olan ve oldukça değerli olan nesneler elbette ki vardır. Bu gezegende en pahalı ürünlerin başında gelen elmas buna iyi bir örnek olabilir. Ancak, elmasın da yine çoğu zaman insanın araştırmasına, bulmasına ve onu işleyerek değerini ortaya çıkarmasına gerek olduğu da açıktır. Yine de bu, elmasın nadir ve son derece değerli bir doğal taş olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Ki altın için de benzer şeyleri söylemek yanlış olmayacaktır. Yine de bu, her nadir olanın aynı zamanda değerli de olduğu anlamına gelmeyecektir.

Bugün yaşamamızda karşımıza çıkan, satın aldığımız, evimize giren, soframıza gelen her üründe şüphesiz ki insan emeği ve dokunuşu vardır. Bu da her ürünün kendi doğasında var olan değerinin üzerine bazı ek değerler yüklenmesine de sebep olmaktadır. Her ürünün değeri çoğu zaman; basit veya karmaşık ve az veya çok sayıda olmasından da bağımsız olarak, ayrıca onu kullananlara ya da tüketenlere verdiği yarar ile de ilgilidir. Eğer bir ürün insanlar veya diğer canlılar için yararlıysa, değeri, ondan daha az yararlı olanlardan çoğu zaman daha yüksek olacaktır. Doğadaki her ürün öyle veya böyle illa ki bir konuda yararlıdır. Doğası gereği barındırdığı zararları bile olsa doğadaki hiçbir ürün veya nesne ne yararı ne de zararı bakımından yanıltıcı olamaz. Neyse odur! Yanılgı daha çok bizim onu doğru şekilde algılayamamış veya anlayamamış olmamızdan kaynaklanır.

İnsan da bu doğanın bir parçası olmakla beraber doğadaki diğer nesne ve canlıların değerlendirildiği gibi değerlendirilmez. Daha doğrusu bu değerlendirme, değerlendiricisi biz insanlar olduğumuz için böyledir. Eğer bu gezegendeki yaşama etki eden en önemli canlı topluluğu bir başka tür olmuş olsaydı ve insanlar da sadece beslenmede, taşımada veya şu an aklımıza gelmeyen bir konuda yararlanılan bir canlı olsaydı o zaman durum başka olabilirdi. Ancak bugünkü dünya düzeni insan türünün ve kurallarının hâkim olduğu bir düzendir. Bu da tüm değerlendirmelerimizi buna göre yapmayı maalesef ki zorunlu kılmaktadır.

Peki, bir insanı diğer insanların arasında veya aklında değerli kılan, öyle algılanmasına sebep olan şey nedir? Bizim için hangi insan değerlidir ve bunun sebebi nedir?

Şüphesiz ki bir insanı doğadaki nesneler ve diğer canlılar gibi değerlendirmek, değerini özellikleri, yararları ve diğer insanların ona yükledikleri anlamlar üzerinden belirlemek doğru değildir. Biz onu tüm bunlardan bağımsız olarak ele alalım.

Hemen hemen her insan, içine doğduğu aile için, herhangi bir başka sebep gerektirmeksizin değerlidir. Herhangi bir özelliği, yeteneği veya becerisi olmasa bile aile kendisinden olana her şeyi dört dörtlükmüş gözüyle bakar. Ki “kuzguna yavrusu şahin görünür” atasözü de tam olarak bunu ifade etmektedir.

Bu yaşama gözlerini açan her insan için ailede başlayan ve herhangi bir sebebe ihtiyaç duymayan bu değer görme hali zamanla bireyin kendi çabasını da gerektirmektedir. Yani, insan içinde bulunduğu yaşamda var olduğu süreç ve bu süreç içerisinde bulunduğu rol, görev ve konumlarda söyledikleri ve yaptıklarıyla yavaş yavaş kendi değerini inşa etmektedir. Bu, öyle bir günde olmaz tabii. Çünkü hem yaş hem de deneyim bakımından katmanlı olan yaşam, insanın her yaş ve deneyimde farklı çıkarımlar ve kazanımlar elde etmesini sağladığı gibi öğrenmesi için de yeni yeni sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Her yaş ve deneyim insana öğrenmesi için yeni fırsatlar sunsa da bu her insan için aynı şekilde gerçekleşmemektedir. Bu yaşamda her insan aynı yaşta aynı deneyimleri elde etmediği gibi her deneyimin herkes için yaşanması da bir zorunluluk değildir. Ayrıca, her insan da her deneyimden aynı şekilde öğrenmez. Bu da her insanın yaşamının ve kişiliğinin farklı yaşam koşulları ve deneyimler üzerine şekillendiği gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. İnsanın karakterinin üzerine yükselttiği kişiliği aynı zamanda onun bu yaşamı nasıl algıladığını, algılamakla kalmayıp bunu dış dünyaya, yani diğer insanlara nasıl yansıttığını da ifade etmektedir. İnsanın söylem ve eylemleri, bireyin kendini ifade etmesinin iki yoludur. Zira, insan ancak bu yollarla dış dünya ile iletişim kurabilecektir. İnsan, karşılaştığı; konu, durum ve olaylara yönelik takındığı tavır ve gösterdiği tutumlar aracılığıyla yaşama bakış açısını, doğaya, insana ve diğer canlılara verdiği değeri de ortaya koymuş olacaktır.

Bir insanın benzer; konu, olay ve durumlar karşısında benimsediği yine benzer olan tutum ve davranışlar onunla ilgili diğer insanların zihninde bir kavramsal karşılığın oluşmasına sebep olur. Yani hepimiz, az veya çok tanıdığımız her insan için bir görüşe sahibizdir. Bu görüş her ne kadar ilk karşılaşmada ve kısa sürede fark edilen fiziksel argümanlar üzerinden oluşsa da zamanla o kişi ile geçirilen zaman, üzerine konuşulan ve tartışılan konu, kavram ve ilkeler üzerinden gelişmektedir. Birine ait görüşümüz o kişinin bize yönelttiği söylem ve eylemleri ile şekillense de bu yine de bizim algılama ve kavrama yeteneğimizden bağımsız da değildir. Yani, birini doğru veya yanlış anlamak, söylem ve eylemlerini doğru veya yanlış değerlendirmek bizden ve kavrayışımızdan tamamen bağımsız olmayacaktır. Hem yanıltılıyor hem de yanılıyor olabiliriz.

Her şeye rağmen bir insanın değerini ortaya çıkaran ve onu geliştirip insanların zihninde kalıcı bir yere taşıyan, kendi çabasından başka bir şey değildir. Daha da doğrusu diğer hiçbir şey bundan daha önemli ve etkili değildir. Bir insan tutum ve davranışlarında ne kadar tutarlı olursa işte o zaman insanların gözünde güvenilir bir şekilde algılanacaktır. Çünkü güvenilirlik tutarlılıkla kardeş gibidir. Her insan karşısındaki insana güvenebilmek için onun güvenilir davranışlarının çokluğuna dikkat edecektir. İnsanın, kendisini yanıltmadığını gördüğü bireye duyduğu güven her defasında daha da pekişecektir. Bu, güvenilir olmayan ya da hatalı tek bir eylemin önemsiz veya güvenin kırılmasına bir etkisi olmadığı anlamına gelmemelidir.

Peki, insanlar neye güvenmek isterler? Elbette ki en başta söze güvenmek isterler. Yani, insan herhangi bir konuda kendisine bir söz söyleyen, bir vaatte bulunan birinin sözünün doğruluğuna güvenmek ister. Söylenen sözün içerisinde gerçek dışı, yanıltıcı herhangi bir öğe bulunmasını istemez. Kendisine söylenen sözlerin gerçek olduğunu kavradığı gün her insan karşısındaki kişiye bir öncekinden daha fazla güvenir. Elbette ki bir şartla!

İnsanın insana olan güveninde ilk unsur söylem ve onun içerisinde barındırdığı gerçekliktir. İkinci, tamamlayıcı ve en önemli unsur ise eylem ve onun söylem ile olan bağıdır. Yani, söylem ile eylemin örtüşmesidir. Yani, söylem ile eylemin tutarlı olmasıdır. Bireyin söylediklerini eylemleri ile teyit etmesidir. İşte böyle bir insan diğer insanların gözünde güvenilirdir. Ve böyle bir insan, diğer insanların gözünde aynı zamanda da değerlidir. Çünkü insanın doğuştan sahip olduğu değerden bağımsız olan toplumsal değeri, ancak diğer insanlar, canlılar ve doğa ile ilişkisi ve bunların sonuçlarından ortaya çıkmaktadır. Söylem ve eylemlerinde kendisi dışındaki hiç kimse ve şeye zarar verme niyeti taşımayan ve vermeyen, söyledikleri ile eylemleri birbirini tutan, yani başkalarını kandırmayan, istemsizce yaptığı hataların ve verdiği zararların sorumluluğunu alan, olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan insan değerlidir. Aslında, bu gezegende var olmuş, olan ve olacak olan her insan bir tane ve değerlidir. Ancak bu değer doğuştan gelen ve insan olmaktan kaynaklı bir değerdir. Toplum tarafından algılanan değer ise ancak insanın samimi, dürüst ve tutarlı çabalarının bir sonucu olacaktır.

İnsanlığın her çağı yeni araç-gereçlere ihtiyaç doğurduğu gibi her yeni araç-gereç de yeni ihtiyaçları doğurmuştur. Çünkü insanlık zamanla çağının, daha doğrusu insanlığın tamamının algılayabildiğinin daha ilerisinde bir gelişim göstermiş, bu gelişim ve ürünleri yavaş yavaş ve zamanla ortaya çıkmış, insanlığın kalanı da bu gelişimlere yine zamanla ayak uydurmuştur. Dolayısıyla da insanlığın yeni icatlarda bulunması, buldukları ile yeni ürünler geliştirmesi, yeni üretim teknikleri ortaya çıkarmasının sonucunda da bütünsel bir gelişim var olmuş ve bu gelişim düzenli olarak devam etmiştir.

Doğanın sunduklarıyla basit bir hayat yaşayan insan yıllar, yüzyıllar geçtikçe, ilk insanların hayal bile edemeyecekleri, çok daha karmaşık bir hayat yaşamaya başlamıştır. Bu karmaşık hayat, doğada zaten var olan ürünlerden, çoğunlukla insan yapımı olan ürünlere doğru bir evrim geçirmiştir. Doğada var olan ürünler insan yaşamındaki değerlerini korudukları gibi onlar kullanılarak elde edilen yeni ve yapay ürünler de insan yaşamının önemli bir parçası olmuştur. Bazısı oldukça basit olan bu ürünlerin bazısı da oldukça karmaşıktır. Basit ve çok sayıda üretilen ürünler doğası gereği daha az edere sahipken daha karmaşık ve az sayıda olanların ise ederi daha çok olmuştur.

İnsan yapımı olmayan, doğanın kendisinde var olan ve oldukça değerli olan nesneler elbette ki vardır. Bu gezegende en pahalı ürünlerin başında gelen elmas buna iyi bir örnek olabilir. Ancak, elmasın da yine çoğu zaman insanın araştırmasına, bulmasına ve onu işleyerek değerini ortaya çıkarmasına gerek olduğu da açıktır. Yine de bu, elmasın nadir ve son derece değerli bir doğal taş olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Ki altın için de benzer şeyleri söylemek yanlış olmayacaktır. Yine de bu, her nadir olanın aynı zamanda değerli de olduğu anlamına gelmeyecektir.

Bugün yaşamamızda karşımıza çıkan, satın aldığımız, evimize giren, soframıza gelen her üründe şüphesiz ki insan emeği ve dokunuşu vardır. Bu da her ürünün kendi doğasında var olan değerinin üzerine bazı ek değerler yüklenmesine de sebep olmaktadır. Her ürünün değeri çoğu zaman; basit veya karmaşık ve az veya çok sayıda olmasından da bağımsız olarak, ayrıca onu kullananlara ya da tüketenlere verdiği yarar ile de ilgilidir. Eğer bir ürün insanlar veya diğer canlılar için yararlıysa, değeri, ondan daha az yararlı olanlardan çoğu zaman daha yüksek olacaktır. Doğadaki her ürün öyle veya böyle illa ki bir konuda yararlıdır. Doğası gereği barındırdığı zararları bile olsa doğadaki hiçbir ürün veya nesne ne yararı ne de zararı bakımından yanıltıcı olamaz. Neyse odur! Yanılgı daha çok bizim onu doğru şekilde algılayamamış veya anlayamamış olmamızdan kaynaklanır.

İnsan da bu doğanın bir parçası olmakla beraber doğadaki diğer nesne ve canlıların değerlendirildiği gibi değerlendirilmez. Daha doğrusu bu değerlendirme, değerlendiricisi biz insanlar olduğumuz için böyledir. Eğer bu gezegendeki yaşama etki eden en önemli canlı topluluğu bir başka tür olmuş olsaydı ve insanlar da sadece beslenmede, taşımada veya şu an aklımıza gelmeyen bir konuda yararlanılan bir canlı olsaydı o zaman durum başka olabilirdi. Ancak bugünkü dünya düzeni insan türünün ve kurallarının hâkim olduğu bir düzendir. Bu da tüm değerlendirmelerimizi buna göre yapmayı maalesef ki zorunlu kılmaktadır.

Peki, bir insanı diğer insanların arasında veya aklında değerli kılan, öyle algılanmasına sebep olan şey nedir? Bizim için hangi insan değerlidir ve bunun sebebi nedir?

Şüphesiz ki bir insanı doğadaki nesneler ve diğer canlılar gibi değerlendirmek, değerini özellikleri, yararları ve diğer insanların ona yükledikleri anlamlar üzerinden belirlemek doğru değildir. Biz onu tüm bunlardan bağımsız olarak ele alalım.

Hemen hemen her insan, içine doğduğu aile için, herhangi bir başka sebep gerektirmeksizin değerlidir. Herhangi bir özelliği, yeteneği veya becerisi olmasa bile aile kendisinden olana her şeyi dört dörtlükmüş gözüyle bakar. Ki “kuzguna yavrusu şahin görünür” atasözü de tam olarak bunu ifade etmektedir.

Bu yaşama gözlerini açan her insan için ailede başlayan ve herhangi bir sebebe ihtiyaç duymayan bu değer görme hali zamanla bireyin kendi çabasını da gerektirmektedir. Yani, insan içinde bulunduğu yaşamda var olduğu süreç ve bu süreç içerisinde bulunduğu rol, görev ve konumlarda söyledikleri ve yaptıklarıyla yavaş yavaş kendi değerini inşa etmektedir. Bu, öyle bir günde olmaz tabii. Çünkü hem yaş hem de deneyim bakımından katmanlı olan yaşam, insanın her yaş ve deneyimde farklı çıkarımlar ve kazanımlar elde etmesini sağladığı gibi öğrenmesi için de yeni yeni sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Her yaş ve deneyim insana öğrenmesi için yeni fırsatlar sunsa da bu her insan için aynı şekilde gerçekleşmemektedir. Bu yaşamda her insan aynı yaşta aynı deneyimleri elde etmediği gibi her deneyimin herkes için yaşanması da bir zorunluluk değildir. Ayrıca, her insan da her deneyimden aynı şekilde öğrenmez. Bu da her insanın yaşamının ve kişiliğinin farklı yaşam koşulları ve deneyimler üzerine şekillendiği gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. İnsanın karakterinin üzerine yükselttiği kişiliği aynı zamanda onun bu yaşamı nasıl algıladığını, algılamakla kalmayıp bunu dış dünyaya, yani diğer insanlara nasıl yansıttığını da ifade etmektedir. İnsanın söylem ve eylemleri, bireyin kendini ifade etmesinin iki yoludur. Zira, insan ancak bu yollarla dış dünya ile iletişim kurabilecektir. İnsan, karşılaştığı; konu, durum ve olaylara yönelik takındığı tavır ve gösterdiği tutumlar aracılığıyla yaşama bakış açısını, doğaya, insana ve diğer canlılara verdiği değeri de ortaya koymuş olacaktır.

Bir insanın benzer; konu, olay ve durumlar karşısında benimsediği yine benzer olan tutum ve davranışlar onunla ilgili diğer insanların zihninde bir kavramsal karşılığın oluşmasına sebep olur. Yani hepimiz, az veya çok tanıdığımız her insan için bir görüşe sahibizdir. Bu görüş her ne kadar ilk karşılaşmada ve kısa sürede fark edilen fiziksel argümanlar üzerinden oluşsa da zamanla o kişi ile geçirilen zaman, üzerine konuşulan ve tartışılan konu, kavram ve ilkeler üzerinden gelişmektedir. Birine ait görüşümüz o kişinin bize yönelttiği söylem ve eylemleri ile şekillense de bu yine de bizim algılama ve kavrama yeteneğimizden bağımsız da değildir. Yani, birini doğru veya yanlış anlamak, söylem ve eylemlerini doğru veya yanlış değerlendirmek bizden ve kavrayışımızdan tamamen bağımsız olmayacaktır. Hem yanıltılıyor hem de yanılıyor olabiliriz.

Her şeye rağmen bir insanın değerini ortaya çıkaran ve onu geliştirip insanların zihninde kalıcı bir yere taşıyan, kendi çabasından başka bir şey değildir. Daha da doğrusu diğer hiçbir şey bundan daha önemli ve etkili değildir. Bir insan tutum ve davranışlarında ne kadar tutarlı olursa işte o zaman insanların gözünde güvenilir bir şekilde algılanacaktır. Çünkü güvenilirlik tutarlılıkla kardeş gibidir. Her insan karşısındaki insana güvenebilmek için onun güvenilir davranışlarının çokluğuna dikkat edecektir. İnsanın, kendisini yanıltmadığını gördüğü bireye duyduğu güven her defasında daha da pekişecektir. Bu, güvenilir olmayan ya da hatalı tek bir eylemin önemsiz veya güvenin kırılmasına bir etkisi olmadığı anlamına gelmemelidir.

Peki, insanlar neye güvenmek isterler? Elbette ki en başta söze güvenmek isterler. Yani, insan herhangi bir konuda kendisine bir söz söyleyen, bir vaatte bulunan birinin sözünün doğruluğuna güvenmek ister. Söylenen sözün içerisinde gerçek dışı, yanıltıcı herhangi bir öğe bulunmasını istemez. Kendisine söylenen sözlerin gerçek olduğunu kavradığı gün her insan karşısındaki kişiye bir öncekinden daha fazla güvenir. Elbette ki bir şartla!

İnsanın insana olan güveninde ilk unsur söylem ve onun içerisinde barındırdığı gerçekliktir. İkinci, tamamlayıcı ve en önemli unsur ise eylem ve onun söylem ile olan bağıdır. Yani, söylem ile eylemin örtüşmesidir. Yani, söylem ile eylemin tutarlı olmasıdır. Bireyin söylediklerini eylemleri ile teyit etmesidir. İşte böyle bir insan diğer insanların gözünde güvenilirdir. Ve böyle bir insan, diğer insanların gözünde aynı zamanda da değerlidir. Çünkü insanın doğuştan sahip olduğu değerden bağımsız olan toplumsal değeri, ancak diğer insanlar, canlılar ve doğa ile ilişkisi ve bunların sonuçlarından ortaya çıkmaktadır. Söylem ve eylemlerinde kendisi dışındaki hiç kimse ve şeye zarar verme niyeti taşımayan ve vermeyen, söyledikleri ile eylemleri birbirini tutan, yani başkalarını kandırmayan, istemsizce yaptığı hataların ve verdiği zararların sorumluluğunu alan, olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan insan değerlidir. Aslında, bu gezegende var olmuş, olan ve olacak olan her insan bir tane ve değerlidir. Ancak bu değer doğuştan gelen ve insan olmaktan kaynaklı bir değerdir. Toplum tarafından algılanan değer ise ancak insanın samimi, dürüst ve tutarlı çabalarının bir sonucu olacaktır.