Bugün bile tüm sırlarına tam olarak hâkim olamadığımız dünya ve evrende yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşadığınızı düşünün. Bugün artık basit gelen, ardındaki bilimsel sebepleri bildiğimiz doğa olaylarını o zamanlarda yaşadığınızı hayal edin. Hiçbir şey bilmediğiniz bir dünyada anlam veremediğiniz pek çok şey olduğunu ve sizin de bunun tam ortasında kaldığınızı varsayın. Emin olun öyle bir dünyada yaşadığınızı varsaymanız bile neredeyse olanaklı değildir. Neden mi?

Bugün olduğumuz insanlar olana kadar, yıllar içerisinde aldığımız her yaşla beraber öğrenmeye de devam ederiz. Her öğrendiğimiz şey tamamen bilimsel ya da her zaman faydalı, bizi geliştirecek ve olumlu yönde değiştirecek şeyler olmasa da bu hemen, o anda fark edebildiğimiz bir durum değildir. İnsan, dış dünyadan ona doğru gelen, duyuları aracılığıyla algıladığı, bu yolla zihnine sızan her bilgiyi sorgulamayı, o gün olduğu kişinin eleğinden geçirmeyi zamanla öğrenir. Tabii elek de zamanla gelişir. Ancak bu da herkes için gerçekleşmez. Dolayısıyla, o gün gelene kadar insan, aklı başında olsa asla benimsemeyeceği bazı düşünceleri, fikir ve görüşleri alır ve sahiplenir. Hatta bununla da kalmaz, savunur ve yaymaya çalışır.

Ancak son yüz bin yıldır, bildiğimiz anlamda var olan homo sapiens, yani bilen/akıllı insan içine düştüğü karanlık dünyayı aydınlatma ihtiyacı hissetmiştir. Yanıtını bilmediği ama belirli döngülerle tekrar tekrar yaşadığı, maruz kaldığı, fiziksel ve psikolojik olarak etkilendiği konu, olay ve durumları açıklığa kavuşturmayı istemiştir. Haksız bir istek de değildir hani. Zira, akıllı insan unvanını hak etmesi ve bunu sürdürebilmesi için de etrafında gördüğü ve nedeni bilinmeyen olgulara karşı merak, sorgulama ve yanıt bulma gibi duygu, düşünce ve eylemlere sahip olması zaten beklenebilecek olandır.

Şimşeğin neden çaktığını, yıldırımın neden düştüğünü, gece ve gündüzün nasıl olduğunu, yerin yerinden oynamasına neyin sebep olduğunu, kışı ve yazı var edenin ne olduğunu bilmeyi istemenin doğal olduğunu bugün hiçbir insanın yadırgayacağını sanmam. Çünkü bu merak, insanı bugün olduğu seviyeye getiren en temel duygulardan biridir. Bugün insanlığın elinde her ne varsa bunların çoğu bu merakın ve sorgulamanın üzerine kurulmuştur. Var olmuş, var olan ve var olacak olan her şeyde yine insanın merak duygusunun ve sorgulama becerisinin bir yansıması bulunabilecektir. Ancak, bugün üzerine konuşması bu kadar kolay olan hiçbir şeyin inşası bu kadar kolay olmamıştır.

Doğa bilimleri, milattan önceden bu yana binlerce insan tarafından büyük bir arzu ve iştahla gerçekleştirilmiş felsefi düşünce ve çalışmaların üzerinde şekillenmiş gerçek arayışının zamanla yöntemli bir hale gelmesi ve bağımsız alanlara ayrılması sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani, eğer ki “İnsanın merakı ve sorgulama çabası neye yaramıştır?” diye düşünenler varsa yanıt çok açık ve ayrıca çok da güçlüdür. Bugün sahip olduğumuz birçok bilgi ve onlardan ürettiğimiz yeni bilgi ve somut çıktılar genel anlamda felsefenin ve bilimin bize bir armağanıdır. Çünkü, felsefe insanlığın binlerce yıldır biriktirdiği bilgileri sorgulayarak neden-sonuç ilişkileri içerisinde değerlendirmiş, bilim ise bu bilgi birikimini sistematik yöntemlerle sınayarak yeni bilgiler üretmiştir.

Milattan önce 6. yüzyıl civarlarında ortaya çıktığı düşünülen bugünkü anlamda felsefe, yaklaşık 2.500 yıldır insanlığa hizmet etmektedir. Ancak, homo sapiensin etkin bir varlık olmaya başladığı zamanı, yani 70 ila 100 bin yıl öncesini başlangıç noktası olarak alırsak insanlığın felsefeye adadığı sürenin çok da uzun olmadığı kolaylıkla söylenebilecektir. Peki, insanlığın bugünkü tüm kazanımlarının temelinde merak ve sorgulamayı, gerçeğin bilgisine ulaşmayı barındıran felsefe varsa geride kalan binlerce yılda insanlar ne yapıyordu? Gerçek neydi? Bilgi var mıydı?

Etrafınızda olan ve anlam veremediğiniz bir şeyler varsa ne kadar direnirseniz direnin belirli bir zamanın sonunda onu bir şekilde anlamlandırmak istersiniz. Yani, en azından insanların çoğunun böyle yapacağını düşünebiliriz. Anlamlandırmaktan kastedilenin de şu olduğunu düşünebiliriz: “Olanın nedenlerine ulaşmaya, onu var eden, ortaya çıkaran veya tetikleyenlerin ne olduğunu bulmaya çalışmak.” Bu aslında aynı zamanda da bazı filozofların peşine düştüğü “ilk neden” konusudur. Farklı filozoflar tarafından ateş, hava, su ve toprak olarak nitelendirilen bu ilk neden, dünya ve üzerindekilerin ortaya çıktığı, kendisinden türediği ana maddeyi ifade etmek için ileri sürülmüş bir savdır. Ancak, her filozof için ilk neden bu kavramlarla sınırlı da olmamıştır.

İnsanlık, içinde bulunduğu dünyayı ve onu oluşturan öğeleri açıklamak için hem çok zaman hem de çok emek ve çaba harcamıştır. Ancak bu çaba bazen yeterli ve uygun yanıtın alınabilmesine yardımcı olmamıştır. İşte bu durumda da insanlık açıklayamadığı, anlamlandıramadığı, bilimsel olarak kanıtlayamadığı hemen hemen her şey için bir varsayımda bulunmuştur. Yani, insanlar ortaya çıkan sonucu var eden nedenin olası bir veya birden fazla şey olduğunu veya olabileceğini ortaya atmış veya iddia etmişlerdir. Bu, özellikle de doğa olayları ile hem evrenin hem de insanlığın var oluşuna uygulanmış bir yöntem olmuştur. Ancak, insanlar zamanla kendi ortaya attıkları veya iddia ettikleri varsayımların doğruluğuna veya gerçekliğine inanır olmuşlardır. Bu da bugün, özellikle de inanç dediğimiz, insanlığın hem var oluşunu hem de ölümden sonrasını açıklamaya çalışmasında kendisine, kendisinden daha üstün, her şeyi yaratmaya gücü yeten, görünmez bir varlığı temel alışını ortaya çıkarmıştır.

Sözlük anlamı açısından “inanmak” bir şeyin varlığını ve doğru olduğunu kabul etmektir. Yani, insan mevcut bilgilerinden hareketle herhangi bir konuda bir görüş geliştirebilir. Bu oldukça öznel bir durumdur ve çoğu zaman herhangi bir bilimsel gerçekliğe dayanmamaktadır. Dolayısıyla bilimsel olarak gerçekliği ispat edilene kadar bir olasılık olmanın ötesine geçmesi zorlaşacaktır. Biz, söz konusu inancımızı besleyecek gerekçelere sarılsak veya onları büyük bir heyecanla savunsak da bilimsel yöntemler aracılığıyla doğrulanmamış, hatta yeniden ve yeniden doğrulanıp sonucunun güvenilir olduğuna emin olunmamış bir şeyi gerçek olarak kabul etmek riskli olacaktır. Çünkü, bilimin ışığının tamamen aydınlatmadığı her şey insanlığın tereddütsüzce sarılabileceği ve güvenebileceği bir olgu olmaktan çoğu zaman uzaktır. Hatta, unutmamak gerekir ki bugün bilimsel bir gerçek olarak kabul ettiğimiz bilgiler ve gerçekler bile hala sorgulanmaya ve yanlışlanmaya açıktır. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Her ne kadar bilim, bilimsel yöntem ve bilimsel gerçekler bugünkü yaşamamızda önemli bir yer kaplıyor ve artık bilimin olmadığı zamanlardakinden farklı ve hurafeler ile varsayımlardan uzak bir çağ yaşıyorsak da bu onlardan tamamen kurtulduğumuz ve arınabildiğimiz anlamına da gelmemektedir. Binlerce yıldır var olan birçok inanç ya da insanların kolayına gelen bazı varsayımlar hala yaşamlarımızda etkili olmaktadır. Bilimsel yöntemlerin, aklın önderliğinin henüz yeterince rehber edinilmediği toplumlardaki insanların yaşamları hala yüzlerce, belki de binlerce yıllık gerçek dışı bilgilerin veya sanıların soluk ışığında sürdürülmeye çalışılmaktadır. Güneşin dünyanın etrafında döndüğünü savunanlar artık olmasa da çağın gerçekliği ile uymayan bilgileri, insanın gelişimini ve değişimini kabullenmeyen düşünceleri aracılığıyla başkalarının zihinlerine gölge eden insanlar günümüzde de bulunmaktadır.

Söz konusu bu varsayımlar ve inançlar insana doğuştan yüklenmezler. Pek çok şeyde olduğu gibi ailede başlayan bu aktarım önce dar çevre, sonra da toplumun kalanı ile kurulan iletişim ve gerçekleşen etkileşimin bir sonucu olarak insanın yaşamında büyüyerek devam eder. Eğer ki insan, kendi kararlarını vermesine ve seçimlerini yapmasına izin verilen bir toplum veya ailenin parçası değilse varsayımlar ve inançlar dışındaki gerçek bilgiye erişimi, onda bunun için harekete geçme güdüsü yaratacak bir neden var olana kadar engellenmiş olacaktır. Elbette ki bu her toplumda ve ailede böyle gerçekleşmez. Eğitim olanakları, ekonomik koşullar, bilgiye erişim gibi etkenler bazı toplumlarda bir engel değil kolaylaştırıcı bile olabilir. Gerçek bilgiye erişimi engellenmiş birey için ise yaşam, çevresi duvarlarla çevrili bir bahçede gökyüzüne bakmak gibidir. Düşündüğünüzü sanırsınız ama düşünmezsiniz, bildiğinizi sanırsınız ama bilmezsiniz. Ne düşünceleriniz ne de bilgileriniz size ait değildir. Size ait olmadıkları gibi belki de gerçek bile değildirler.

Her insan kendi yaşamını yıllar içerisinde edindiği bilgilerin üzerine sürekli olarak inşa eder. Bu inşa bitimsiz bir süreçtir. Her yeni öğrenilen bilgi kişinin bir yapı olarak inşa ettiği kendi yaşamında hem kendisine hem de dış dünyaya doğru yeni pencereler açılmasına yardımcı olur. Ancak, açılan pencere, öğrenilen bilginin gerçekliği ile koşut bir niteliğe sahip olacaktır. Bilim ve yöntemleri aracılığıyla doğrulanamayan, güvenilir olmayan bir bilginin insanda açacağı pencere olsa olsa karanlığa açılacaktır. Fakat, bu pencereleri geri kapatmak ve aydınlığa açılacak yeni pencereler açmak da çoğu zaman yine insanın elindedir. Kirli bir yığının içinde bile olsa bugün bilgiye ulaşmak, bir bilginin gerçekliğini, güvenilirliğini sorgulamak artık eskisinden daha olanaklıdır. Bu olanağı kullanmamak, kullanmamak için bahaneler üretmek ise çoğu zaman gerçeğin peşinden koşma cesareti gösteremeyen kişilerin sığındıkları kalabalık bir limandır.

Bugüne kadar kendisine sunulanlarla yükselttiği yaşam binasından memnun olmayan her insan için yeni bir bina inşa etme olanağı vardır. Yeterince zamanı olanlar yıkıp yepyeni bir benlik ve yaşam inşa edebilecekleri gibi zamanı olmayanlar ise mevcut yapılarını güçlendirip içerisine gerçeğin ışığında daha şık duracak, göze daha hoş görünecek ve insanı içerisinde kendisi gibi hissettirecek bilgi, düşünce, fikir ve görüşlerle yeniden tasarlayabileceklerdir. İnsanın zorunda bırakıldığı, yönlendirildiği, kandırıldığı, inandırıldığı konu ve durumlar için şikâyet etmesi normaldir. Ancak, şikâyet etmeyi bırakıp fırsatı varken ve koşullar uygunken değişimi başlatmayarak mağduru oynamayı tercih edenlerinki ise çoğu zaman alışkanlıklarından vazgeçememektir. Çünkü, bireyin öncekinden daha iyi bir hayat yaşaması, yaşamını varsayım ve inançların değil gerçeklerin üzerinde yükseltmesi ancak kişinin şu ana kadar sahip olduğu bilgi, düşünce ve görüşlerden vazgeçmesi ile olanaklıdır. Bu aynı zamanda da bireyin artık “kandırıldım” veya “inandırıldım” diyemeyeceği, yaşamının sorumluluğunu üzerine alması gereken bir aşamadır. Böylelikle kişi için yaşam, gerçeğin bilgisi üzerine temellendirilmiş düşünce, söylem ve eylemlerin şekillendiği ve öz benliğini de somutlaştırabilmesine yardım eden bir olguya dönüşecektir.