Hepimizin hayatında derin hayal kırıklığına uğradığı anlar vardır. Beklentilerinin boşa çıktığı…
Bir genç olarak hayatımın son iki yılını siyaseti fazlaca takip ederek geçirdim. Türkiye’deki çoğu genç gibi. Bu bir tercih değil, maruz kalma aslında. Ülke gündemi o noktaya gelmek zorunda bırakıyor insanı. Birkaç yıl önce ofisteki bir ağabeyimin o cümlesi geliyor aklıma, “Ne kadar kötü durumda olduğumuzu anlamak için refah seviyesi yüksek ülkelerdeki akranlarımızın nasıl yaşam sürdüğüne bakmalıyız.” Bu cümle, ilk duyduğum günden beri her an ister istemez kendini hatırlattı bana.
Refah seviyesi yüksek olan ülkelerde benim yaşımdaki bir genç ne yapıyor? Yaşamadım ki, bilmiyorum… Ama şunu biliyorum, ay sonunu getiremediği için günlerce makarna ile beslenmek zorunda değiller, bir gece dışarıda vakit geçirirse bütün ay boyunca o gün harcadığı paranın hesabını yapmıyorlar, ülkelerindeki hukuksuzluklara kafalarını takmıyorlar çünkü ekonomik problemleri yok denecek kadar az, belki de ülkelerindeki siyasi gündemi o kadar takip etmiyorlar ki başbakanlarının ismini bile bilmiyorlar.
Ülkemize dönüp baktığımızda durum vahim bir hal alıyor. Hayatlarına bakması, gençliğinin tadına varması gereken gençler bırakın cumhurbaşkanını, başbakanı; bakanların, yardımcılarının, milletvekillerinin isimlerinden söylemlerine kadar biliyor.
Çünkü bu ülkede her şey bilmekten geçiyor. Saman altından öyle sular yürütülüyor ki bir şeyleri bilmezsen o suya kapılıp gidiveriyorsun. Gençlerin de yaptığı tam olarak bu işte. O yüzden bu tepkisellik…
Yaşım gereği Gezi Parkı dönemine denk gelemedim. Bu yüzden katıldığım ilk büyük çaplı protesto da 19 Mart eylemleriydi. Yazımın başında bahsettiğim ‘beklentilerin boşa çıktığı an’ benim için tam olarak buydu.
Gezi eylemlerini yaşamış yakınlarımın, “Buradan Gezi çıkmaz” cümlelerinin arasından sıyrılmaya çalıştım umudumu diri tutabilmek için. Bu realist ve tecrübe kokan yorumların dışında bir gaza getirenimiz de vardı tabii. İnsan genç olunca sadece duymak istediği kulağından geçiyor. Yüz binlerce gencin sokağa çıkma sebeplerine karşı ana muhalefet partisi liderinin birine, “seni en rahatsız edecek yere milyonlarca insan yığarım” demesi de insanı ister istemez motive ediyor.
O zamanlarda motive ediyordu yani. Şimdi baktığımızda birini en rahatsız edecek yere milyonlarca insanı yığmayı bir kenara atalım, sokaktaki milyonlarca insanı şarkılarla, türkülerle ve telefon flaşları ile evlerine uğurladı o lider(!).
Son günlerde tekrar sahnede kendileri. Ve her zamanki gibi en iyi yaptığı şeyi yapıyor, sadece konuşuyor. Sonuç? Sonuç yok...
Söylediklerine göre, "Gün evde oturma günü değilmiş", "Gün meydanlara çıkma, sokaklara akma, mücadeleyi yükseltme günüymüş." Konforlu makamlarınızdan durum net görünmüyor olabilir ama çok uzun süredir gün oturma günü değil; toplantı salonlarından iktidara kırmızı kart çıkarıldığında da gençler sokakta mücadele ederken otobüs üzerinde türkü söylenirken de ya da İzmir İl Başkanınız Cemil Tugay'ın AKP'ye geçişini siyah karanfille kutlayıp, "E yeter bu kadar, evlere dağılıyoruz" derken de gün oturma günü değildi.
İşte yazımın başında bahsettiğim hayal kırıklığı tam da bu. Yoksa isimlerde bir keramet yok. O kürsüye Ahmet, Mehmet ya da benim anneannem de çıkıp konuşsa en az bu kadar kahraman olur. Ancak yaşadığımız süreçlerde belli aralıklarla kendisini hatırlatan bir gerçek var. Bu ülkede hain olmak kahraman olmaktan daha kolay. Yakın geçmişte bunun bol bol örneğini bulabiliriz.
O yüzden halkın umutlarını arkasına alıp kariyer planları yapanlar bu mutlak son ile karşılaşacak.
Tam da bu yüzden siyasetçiler çok dikkat etmeli. Meydanlarda devrimci gibi konuşmalar yapıp klimalı salonlarda kırmızı kart çıkarılacaksa, insanların haklı öfkesinin üzerine siyah karanfil bırakılacaksa günü geldiğinde bu halk kırmızı kartı da çıkarır, siyah karanfili de bırakır...