Beklentiler büyüktü, hayaller büyüktü. Sonuçlar ise birçok futbolseveri hayal kırıklığına uğrattı. Ardından alışık olduğumuz manzara ortaya çıktı; teknik direktör eleştirildi, futbolcular eleştirildi, federasyon eleştirildi. Oysa belki de artık daha büyük bir soruyu sormanın zamanı geldi: Biz gerçekten nerede hata yapıyoruz?

Futbolda başarı sadece sahada başlamaz. Başarı, yönetim anlayışıyla, futbol kültürüyle ve kurumsal güvenle başlar. Bu nedenle yaşananları sadece birkaç maçın sonucu olarak değerlendirmek eksik kalır.

Bugün dönüp Dünya Kupası'na baktığımızda dikkat çekici bir ayrıntı görüyoruz.

Türkiye'den tek bir hakem görev almadı.

Nüfusu birçok ilçemizden daha küçük ülkeler temsil edilirken, Türk hakemliğinin dünyanın en büyük futbol organizasyonunda yer bulamaması üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu durum sadece hakemlik meselesi değildir. Aynı zamanda futbolumuzun uluslararası itibarı ve güvenilirliği hakkında da önemli bir göstergedir.

Belki de FIFA'nın sessiz bir mesajıdır bu.

Çünkü hakemler, bir ülkenin futbol yönetiminin ve futbol kültürünün dünyadaki yansımasıdır.

Diğer taraftan yıllardır Türk futbolunun üzerinde dolaşan güven tartışmaları da devam ediyor. Bitmeyen hakem polemikleri, yönetsel krizler, kulüpler arası gerilimler ve kamuoyunda oluşan güvensizlik iklimi futbolun önüne geçiyor.

Futbolun en üst yönetim kademelerinde görev alan isimler sürekli tartışmaların merkezinde yer alıyor. Geçmişte yaşanan olaylar, alınan kararlar ve kamuoyunda oluşan algılar futbolun kurumsal itibarını doğrudan etkiliyor.

Bir başka dikkat çekici konu ise bahis meselesi.

Son yıllarda bahis bağlantıları nedeniyle ceza alan futbolcu ve antrenörlerin sayısındaki artış, futbolun güven duygusuna zarar veren gelişmeler arasında yer aldı. Futbol yönetimi ile bahis sektörü arasındaki ilişkilere yönelik kamuoyunda oluşan soru işaretleri de bu tartışmaları daha da büyüttü.

Burada mesele suçlama yapmak değildir.

Mesele, futbolun güven duygusunu koruyabilmesidir.

Çünkü futbol sadece temiz olmak zorunda değildir; aynı zamanda temiz görünebilmelidir.

Ancak tüm sorumluluğu yöneticilere, teknik adamlara ve futbolculara yüklemek de kolaycılık olur.

Bu noktada dönüp kendimize de bakmamız gerekiyor.

Çünkü Türk futbolunun bir başka sorunu da eleştiri kültürüdür.

Futbolcular eleştirilebilir.

Teknik adamlar eleştirilebilir.

Federasyon eleştirilebilir.

Hatta eleştirilmelidir de.

Dozunda yapılan eleştiri iyileştirir, geliştirir ve yol gösterir.

Futbolun içinde olan herkes bunu bilir. Profesyonel futbolcular da teknik adamlar da yapıcı eleştirilerden ders çıkarır ve kendilerini geliştirmeye çalışırlar.

Fakat biz çoğu zaman eleştiri ile öfkeyi birbirine karıştırıyoruz.

Bir mağlubiyet sonrasında insanlar birkaç gün önce alkışladıkları futbolcuları yerin dibine sokabiliyor. Bir galibiyette göklere çıkardığımız isimleri, ilk başarısızlıkta değersiz ilan edebiliyoruz.

Daha da kötüsü, milli takım söz konusu olduğunda kulüp rekabetlerini bile bir kenara bırakamıyoruz.

Oysa milli takım herhangi bir kulübün takımı değildir.

Milli takım hepimizin takımıdır.

Formanın üzerinde ne kulüp arması vardır ne de taraftar gruplarının renkleri.

Orada sadece ay-yıldız vardır.

Bu nedenle başarısızlık anlarında yapılan eleştirilerin dozunu kaçırmak, sadece futbolculara değil ülkenin ortak değerlerinden birine zarar vermektedir.

Dünyanın gelişmiş futbol ülkelerine baktığımızda eleştirinin sert olduğunu görürüz. Ancak çoğu zaman hakaretin, düşmanlığın ve linç kültürünün önüne geçildiğini de görürüz.

Çünkü onlar eleştirinin amacıyla öfkenin amacını birbirinden ayırmayı başarmışlardır.

Bizim de bunu öğrenmemiz gerekiyor.

Bugün Dünya Kupası'ndan çıkarılacak ders sadece kaçırılan goller, yapılan hatalar veya alınan sonuçlar değildir.

Asıl ders; futbol yönetiminden hakemliğe, kurumsal güvenden taraftar kültürüne kadar uzanan büyük fotoğrafı görebilmektir.

Belki de artık şunu kabul etmeliyiz:

Başarısızlıklar tesadüf değildir.

Başarı da tesadüf değildir.

Her ikisi de yıllar boyunca oluşturulan kültürün sonucudur.

Ve bazen bir ülkenin futbolunu en iyi anlatan şey, sahada olanlar değil; o sahaya neden davet edilmediğidir.

Belki de Dünya Kupası bize kaybettiğimiz maçlardan daha önemli bir şey söyledi.

Asıl soru şu:

Bize verilen mesajı gerçekten duyduk mu?