Yazı uzun… Tamamı okunmadan meram anlaşılmaz.
Sonlarda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; bu yazı CHP’nin başına bela olan Mutlak Butlan Davası’nın sebep ve sonuçlarına dair olmakla birlikte; masumiyet karinesi ihlali yapmamaya gayret edilerek yazılmıştır.
***
RP’Lİ BELEDİYEDEN AKP’Lİ BAŞBAKANLIĞA
Komedyen Deniz Göktaş’ın üzerine çok konuşulan gösterisinde ifade ettiği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi yolculuğu ile çoğumuzun hayatı maalesef büyük oranda kesişiyor.
Ayrıntılara girmemeye çalışarak özetlersek, solun 3 ayrı partiyle katıldığı 1994 İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan az farkla kazandı.
Dönemin konjonktüründe, 3’lü koalisyon hükümetinin halkı bezdiren politikaları ve yönetemez hale gelmesi; Belediye Başkanı Erdoğan için yürümesi görece kolay bir yol açtı.
Zaten aktif siyasetin en kılcal damarlarından gelen Erdoğan, Belediye Başkanlığından sonra; partisi içerisinde ‘Yenilikçiler’ hareketinin öncüsü oldu, ardından da 14 Ağustos 2001’de AKP’yi kurdu.
3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde, AKP ve CHP dışında hiçbir parti yüzde 10 barajını geçemeyince, oyların yüzde 34.28’ini alan AKP; 363 milletvekili ile meclisin yüzde 66’sını kazanmış oldu.
DYP yüzde 9,54; MHP yüzde 8.36; Genç Parti yüzde 7.25; DEHAP yüzde 6,22; ANAP yüzde 5,13 oy ile baraj altında kalmıştı.
Erdoğan ve AKP’nin önünün açılmasını sağlayan zemin; koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı, devlet yapısının çözülmeye başlaması, tüm partilerin halkın gözünden düşmüş olması ve yüzde 10 barajının ciddi bir engel olarak duruyor oluşuyla şekillenen bir zemindi.
Antidemokratik 12 Eylül Anayasası’nın tüm olanaklarından yararlanan AKP, ülkeyi de belediye yönetir gibi yönetmek istiyordu.
Dönemin Ekonomi Bakanı Kemal Unakıtan’ın ‘Babalar gibi satarım’, ‘Karlı da olsa satacağız, zararlı da olsa satacağız’, ‘Parayı veren düdüğü çalar, köprüyü de otoyolları da satacağım’ sözleriyle başlayan süreç; Kemal Derviş programının olduğu gibi uygulandığı, özelleştirmelerin büyük bir hızla yapıldığı, emeklilik yaşı başta olmak üzere emekçilerin kazanılmış haklarının budandığı; ancak ‘ekonomi büyüyor’ süslemelerinin toplumu yanıltmak için kullanıldığı bir süreç olarak ilerledi.
Toplumun geniş kesimleri her bakımdan büyük kayıplar yaşadı.
PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI REFERANDUMU
16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen ve hafızalarımızda ‘mühürsüz oyların kabulü’ olarak kalan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş referandumu; devletin tam anlamıyla belediye gibi yönetilmesinin önündeki tüm engelleri kaldıran, yetkinin tek kişide toplanmasının önünü açan tarihi bir dönemeç oldu.
Şimdilerde, ‘mühürsüz oyların kabulü’ne dair kimin ne söylediği ve yaptığı tartışılıyor, bence tartışılmaya da devam etmeli. Çünkü tıpkı dokunulmazlıkların kaldırılmasında olduğu gibi, dönemin birçok CHP yöneticisinin aktif rol aldığı, o dönem koçbaşı olanların şimdilerde tek suçlu olarak Kılıçdaroğlu’nu göstererek ‘cambaza bak’ yaptığı anlaşılacaktır. Kaldı ki, bunları Kemal Kılıçdaroğlu dahil, kim yaparsa yapsın hataydı.
***
Konumuza dönelim:
Erdoğan, referandumdan ne beklediğini 15 Mart 2015'te Balıkesir Ekonomi Ödülleri Töreni'nde yaptığı konuşmada söylemişti zaten:
"Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen. Bu ülke bu şekilde sıçramaz."
Erdoğan daha sonra, 8 Haziran 2018'de, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin uygulanmasına kısa süre kala benzer bir ifadeyi tekrar kullandı:
"Devleti şirket gibi yönetirsek netice alırız."
Tüm yetkilerin tek adamda toplandığı, Belediye Başkanı gibi cumhurbaşkanlığı yapılan, daha da ötesi, bir patron gibi davranılarak devleti şirket, halkı çalışan olarak konumlandıran bir dönem...
Yönetenler bakımından muazzam olanaklar...
Demokrasi artık inilmesi gereken bir tren…
MUHALEFETTEN PARLAMENTER SİSTEM TALEBİ
14 Mayıs 2023 seçimlerinde 6’lı masa başta olmak üzere siyasetin hemen hemen muhalif tüm renklerinin ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ talebiyle Kemal Kılıçdaroğlu etrafında toplandığı ve ilk defa ikinci tura kalınan seçimler ise yüzde 48.5 oyla kaybedildi.
O seçimlere dair de çokça tevatür konuşuluyor.
Kılıçdaroğlu kendisini mi dayattı, yoksa şimdi ‘değişimci’ olan isimler o dönem MYK’da Kılıçdaroğlu’na aday olması için baskı mı yaptı… Bunlar da ileride daha net şekilde ortaya çıkacaktır. Kaldı ki, Erdoğan’ın ‘ama montaj ama değil’ dediği videolar ve Akşener’in ‘devletime son görevimi yaptım’ diyerek izah ettiği masadan kalkma provokasyonuna ve muhalif medyanın, Akşener’in, İnce’nin yıl boyunca sürdürdüğü ‘Kazanamayacak aday’ propagandasına hiç girmiyorum.
Yine; gazeteci Barış Pehlivan’ın, seçimlerden hemen sonra bir CHP yöneticisinin, İYİ Partililere ‘aman çalışmasanız da bir şey olmaz, en fazla genel başkanımız tatile çıkar’ dediğine dair haberindeki isme, yani henüz seçimler yapılmadan önce Kılıçdaroğlu kazanamasın da onu Genel Başkanlıktan indirelim planı yapan CHP’lilere girmiyorum. (Ki Pehlivan, kendisine defalarca çağrı yapılmasına rağmen o ismi hala açıklamadı)
CHP’NİN 38. KURULTAYI
O kadar çok konu var ki; tek yazıda özetleyebilmek mümkün olmasa da…
Erdoğan’ın Belediye Başkanlığından Cumhurbaşkanlığı’na uzanan yol haritasını, dönem ve koşulları göz ardı ederek kendisine ilham kaynağı olarak gören Ekrem İmamoğlu’nun; belediye olanaklarıyla CHP’de Genel Başkan belirlediği 38. Kurultay’ın yapıldığı andan bu yana süren tartışmalar hala devam ediyor.
Kurultayda neler yaşandığını burada anlatmaya kalksam, sayfalarca tutacağını ve ikna olmak istemeyen kimsenin de ikna olmayacağını biliyorum. Bir kısım güçlü iddianın ise mahkemeler ve MASAK raporlarıyla daha da netleşmesi gerekir, farkındayım.
Ama şunu net şekilde ifade etmeliyim ki; CHP’nin şu an başına gelen mutlak butlan davası belasının sebebi 38. Kurultay’da belediye olanaklarıyla abartılı ve sonuçları doğrudan etkileyen müdahaleler olduğu gibi, sorumlusu da maalesef; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda oturmaya devam ederken, ayaklarını da CHP Genel Başkanlığı koltuğuna uzatmak isteyen ve buradan bir ‘Cumhurbaşkanı olma yol haritası’ hayali kuran Ekrem İmamoğlu’dur.
Öte yandan; ‘değişim’ diyerek yola çıkanlar, Kemal Kılıçdaroğlu dışında kimseyi değiştirmediği gibi, Kurultay salonunda verdiği ‘her adayı ön seçimle belirleyeceğiz’ ‘kimseyi mükâfatlandırmayacağız da cezalandırmayacağız da’, ‘liyakat esas olacak’ ‘akraba-hemşehri kayırmacılığına son’ sözlerini de çabucak unutup; kurultay tercihlerine göre görevlendirmeler ve cezalandırmalar yapıp, geçmiş dönemlerde eleştirilen parti içi tüm uygulamaları ayniyle devam ettirmiştir.
Elde edilen son yerel seçim başarısını ise, geçmişin birikimlerinin tamamını yok sayarak, sadece kendi başarıları olarak göstermeyi tercih etmişlerdir. 3 yıldır CHP’yi yönetenler, tarihi kendilerinden başlatıp, kerameti kendilerinde zannetmişlerdir.
‘Değişim’ denilerek çıkılan yol, üyelerin kökten değişim özleminin istismar edilmesiyle sonuçlanmıştır. CHP içerisinde ötekileştirme, dışlama ve intikam hat safhada işletilmiştir.
BELEDİYELERE BASKI VE OPERASYONLAR
Yazının konusundan şaşmamaya çalışarak bağlayayım:
AKP’nin ‘belediye ve şirket gibi yönetilen devlet’ anlayışına itiraz ederken; belediye gibi yönetilen, belediye olanaklarıyla dizayn edilen bir muhalif parti ile karşı karşıya kaldık bu 3 yılda.
Belediyeler, yarı siyasi yarı kamu kurumu olması hasebiyle…
Partilerin gösterdiği aday tarafından ve partilere verilen oylarla seçilen başkan tarafından yönetilse de; seçmenin tamamına hizmet etmekle yükümlüdür.
Bu nedenle, hem hizmet ettiği vatandaşların partisine bakmaz hem de hizmet satın aldığı firmaların partisine bakmaz.
Hal böyle olunca; en iyi niyetli Belediye Başkanı dahi, kendisini ciddi rant ve çıkar ilişkilerinin, hatta kumpas ve iftiraların içinde bulabilir.
CHP’de Baykal döneminden bugüne kadar, ‘Belediye Başkanları parti işlerine karışmasın’ şeklindeki ikaz, itiraz, uyarılar; her dönem ihlal edilmeye çalışılmış, dönem dönem ihlal edilmiştir.
CHP’nin kazandığı belediye sayısı arttıkça, Büyükşehir Belediyesi sayısı arttıkça bu durum kontrol edilemez hale gelmiştir.
Daha net ifade ile; Kemal Kılıçdaroğlu çeyrek asır sonra başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, birçok büyükşehir belediyesini kazanmış ancak bu belediyelerin parti içerisine müdahalelerine engel olmakta zorlanmıştır. Bazı Belediye Başkanlarının AKP’li müteahhitlerle iş tutmasına (defalarca uyarmasına rağmen) engel olamamıştır. Süren davalarda o müteahhitlerin itirafçı/iftiracı olduğunu görmekteyiz.
***
Şimdilerde CHP’li belediyeleri dara sokan sürecin iki büyük sebebi vardır:
1- AKP’nin yerel seçim yenilgisini hazmedemeyip, belediyeleri sıkı bir markaja alarak baskı kurması.
2- 38. Kurultay’da ifrata varan ve sonrasında CHP’ye hâkim olan belediyelerin olanaklarıyla partiyi ve siyaseti dizayn etmeyi meşru bir yöntem olarak kabul eden fikrin; bazen bile isteye, bazen bilmeden ve istemeden Belediye Başkanlarını soktukları zor durumlar.
BUNDAN SONRA NE OLACAK?
‘Şimdi ne yapılmalı?’ sorusunun da tek bir cevabı yok kuşkusuz. Histerik bakış açıları ve söylemlerle yürünebilecek bir yol kalmadığı ise aşikâr.
Ancak, memleketin ve çocuklarının geleceğini düşünen herkes; siyasetin magazininden sıyrılarak, ‘bu topluma kurtarıcı kahraman lazım’ fikrinden uzaklaşmalı.
Çünkü bu fikir, geniş kitleleri edilgen hale getiren, toplumu örgütlülük ve mücadeleden uzaklaştıran, sonuç alınmayınca da ‘kahraman’ ilan edilen kişiye/kişilere büyük bir hayal kırıklığı ile saldırılan anlamsız bir ruh hali yaratmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Öte yandan; esasa dönersek, 1994 seçimlerinden bu yana devam eden ve artık muhalefete de sirayet eden ‘Belediye yönetir gibi parti yönetmek, şirket yönetir gibi devlet yönetmek’ fikrinden de koşarak uzaklaşmak ve bu eğilime karşı mücadele etmek gerekir.
Yargının siyasallaştığını, masumiyet karinesinin esas olduğunu ama bu iki gerçeğin istismar edilmeye açık olduğunu unutmadan; suça bulaştığı net olan kişilerle, siyasi operasyonlara maruz bırakılan isimlerin ayrı değerlendirilmesi gerekir.
‘Herkes masumdur’ ve ‘herkes suçludur’ şeklindeki toptancı yaklaşımların, en çok da AKP’nin işine yaradığının bilinmesi gerekir. Belediye Başkanları dahil tüm siyasetçilerle, belediye bürokrat ve çalışanlarının her şart ve koşulda tutuksuz yargılanmaları için basınç oluşturmak gerekir. ‘Kaçma şüphesi’ ve ‘delil karartma’ gibi söylemlerin bahane olduğu teşhir edilmeli; yüksek şüpheli durumlarda başkaca hukuki tedbirlerin mümkün olduğu vurgulanmalıdır.
MUHALEFET HAKLI ÇIKTI
Toplumun en geniş kesimleri görmüştür ki; tüm yetkilerin tek bir isimde toplandığı Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi çökmüştür. Referandumda ‘hayır’ diyenler ve son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ talep edenler haklı çıkmıştır.
Dönem; Erdoğan’ın 2002’de iktidar olduğu dönem değildir. İktidar bloğu tüm gücü elinde tutarak baskı oluşturmaktadır. Erdoğan’ın yürüdüğü yoldan ilham almak ham hayalcilikten başka bir şey değildir. Bu hayalcilik, bu düzenden mağdur olan milyonların iktidar karşıtı duygularını istismar etmek ve yeni hayal kırıklıkları yaratmaktan başka bir şeye yaramaz!
Hem bu tek adam rejiminin değiştirilerek ülkenin demokratikleştirilmesi, hem de 25 yılda emekçilerin budanan haklarının kazanılması için mücadele etmekten başka çare yoktur. Fokuslanılması gereken yer burasıdır.
Ve tarihteki tüm mücadelelerde olduğu gibi bu mücadelede de ihtiyaç olan şey; yeni kahramanlar değil, kitlelerin talepleri için örgütlenmesi ve mücadele etmesi için ‘yeni’ yöntemler, araçlar, dinamikler yaratmaktır.
Kitlelerin seyirci ve edilgen olduğu, siyasi hatların aynılaştırılmaya çalışıldığı yoldan bir yere varılamayacağı açıktır.
Ancak karamsarlığa yer yok.
Tüm toplumsal kesimlerin, kendi talepleri etrafında örgütlenip mücadele ettiği, bu mücadelelerin teşvik edilip desteklendiği, muhalif siyasal yapıların birbirine benzeşmek yerine, kendi renk ve farklılıklarıyla güçlenerek ortak noktalarda buluşmak üzere ayrıştığı bir yeni başlangıç, en karamsar dönemlerde dahi umudun var olduğunu tekrar tekrar gösterecektir.
Kaldı ki, toplumsal mücadelelerde hiçbir yeni başlangıç o kadar da yeni değildir!