Gözler İran’da. Ülke pişmiş bir armut gibi dalın ucunda sallanıyor. Ha düştü ha düşecek! Olağan şüpheliler gözlerini dikmiş izliyorlar. Birisinin elinde uzun bir sırık, armuda vurmaya hazırlanıyor. Hemen yanıbaşında da yamağı var. Düşer düşmez üzerine çökecekler. İlgiyle izleyen başkaları da var. Bazıları armudu tamamen parçalamaktan yanalar.  Meyve kokteyline malzeme yapacaklar.

Zavallı İran, acıların ülkesi. Muharrem ayında olduğu gibi, yıllardır kendisini dövüyor. Ama acısı bitmiyor…

Üniversite mezunlarının yüzde 60’ı, teknik öğrencilerinin yüzde 70’i ama işgücünün yalnızca yüzde 16’sı kadın!

Böyle bir çelişki nasıl oluyor?

Bu ülkeyi niçin cahil yobaz erkekler yönetiyor da iyi eğitimli aydın kadınlar yönetmiyor?

Sakın günümüzdeki perişanlığın ana nedeni bu olmasın?

Dar gerçeklerin çıkmazlarından çıkıp hayallere dalıyorum.

YİĞİT KADINLAR

İranlı yiğit kadınlar. Onlar hakkında dört yıl önce burada yazdıklarım aklıma geliyor.

Onların özgürlük direnişini on yıllardır hayranlık ve saygıyla izlemişimdir.

Amerika’da dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde doktora yapan bir İranlı kadın tanıdığım, babasının ölümü üzerine Tahran’a gittiğinde uzun elbisesinin altından ayak topukları göründüğü için Ahlak Polisi tarafından ayaklarına sopa ile vurularak uyarılmıştı!

Böyle bir düzene tahammül edilebilir mi?

Ama benim tanıdığım İranlı kadınlar vatanlarından hiç vazgeçmediler. Çok özel bir ülkenin çocuğu olduklarını hiç unutmadılar.

Ve kendilerini çok iyi geliştirmek için çaba gösterdiler. Çalıştılar ve kazandılar. Bugün dünyanın pek çok yerinde en önemli kürsülerin başında İranlı kadınlar vardır.

İran’da üniversitelerden mezun olanların yarısından fazlasının kadın olduğunu biliyor musunuz?

İKİ KADININ HİKAYESİ

Bundan altı yıl önce İsfahan’da, şu günlerde, yazları kuruyan ırmağın üzerindeki köprüleri incelerken bir kadın gelip düzgün bir İngilizceyle nereli olduğumu sormuştu. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı romanını çok beğendiğini söylemişti. Nedenini sorduğumda:

“Bizim buraların hikayesi!” demiş ve eklemişti:

“Yazarın mizah yeteneği burada diğer romanlarından daha belirgin!”

Demek Orhan Pamuk’un kitaplarını böyle bir yargıya varacak kadar biliyordu. Bilgisayar sektöründe çalışıyordu. Hem bilgiliydi hem de meraklı.

Aklıma ondan iki gün önce Yezd kentinden rastladığım 10 yaşındaki kız çocuğu geldi.

Muharrem ayındaydık ve yas törenleri tüm ülkede olduğu gibi Yezd’te de devam ediyordu. Törenleri kendi gözlerimizle görmek istediğimizi söyleyince bizi büyük bir spor salonuna götürdüler, balkona aldılar. Aşağısı tıklım tıklım doluydu. Kadınlar ve çocuklar salonun bir tarafında, zincirle ritmik olarak sırtlarını döven matemciler öbür tarafındaydı. Matemciler sürekli değişiyordu. Meğer farklı mahallelerin ekipleri bir yarışma gibi sahne alıp kendi sloganlarıyla bir süre dövünürlermiş.

Bu sırada o kız çocuğu geldi. Aşağıda babası dövünme sırasını beklerken, annesi kadınlar bölümünden seyrediyormuş. Rehberimize kim olduğumuzu sormuş, bizimle tanışmak istemiş.

Ona İstanbul’dan geldiğimizi söyleyince gözleri parladı, ileride İstanbul’u görmek istediğini söyledi. Ben de ona büyüyünce ne olmak istediğini sordum:

“Şarkıcı!” dedi.

Şaşırdım, çünkü mollaların İran’ında — Hafız’ların, Sadi’lerin, Ömer Hayyam’ların İran’ında! — kadınların müzik yapmasına ve şarkı söylemesine izin verilmiyordu.

“Var mı ailende şarkı söyleyen?” diye sorunca:

“Babam! Çok güzel söyler!” yanıtını aldım.

Eminim şu sıralar sokaklarda protesto gösterisi yapan liseli öğrenciler arasındadır! Umarım bir gün İstanbul’a gelir ve konserler verir!

İnsanların yarısının şarkı söylemesini yasaklamak ne büyük bir haksızlık ve küstahlıktır! Bunun Tanrı adına yapıldığını iddia etmek o kavrama ne büyük bir hakarettir!

İranlı kadınlar! Onların kendilerini özgürce geliştirmelerine izin verilmedi. Bu yüzden mutsuz oldular ama umutsuz olmadılar! Asla pes etmediler. Bugün değilse bile çok yakında kazanan onlar olacaktır!”

Hayalini kuruyorum: Keşke o gün bugün olsa!