94. Akademi Ödülleri yaklaşıyor. 27 Mart gecesi düzenlenecek törende bu yılın ödülleri sahiplerini bulacak. Ana dallardaki adaylar 8 Şubat’ta açıklandı. Genel tabloya bakılırsa önceki yıla oranla daha canlı bir yıl olacağını söylemek mümkün. Korona musibetinin gölgelediği bir koca yıldan sonra iyi filmler ve yeni projeler ardı ardına gün yüzüne çıkmıştı. Bu açıdan iyi filmlerin yarıştığını söyleyebiliriz.

EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ

En iyi film kategorisinde en güçlü aday Jane Champion’un The Power of Dog’ı ama bu kategoride sanıyorum herkesin beklentisi Drive My Car’ın ödülü kucaklaması. Eğer bu olursa Parazit’ten (2019) sonra Amerikan yapımı olmayan bir film yeniden ödülü kazanmış olacak. Üstelik bu olasılık hiç de uzak değil. Akademi üyelerinin yeni kuşakların etkisiyle son on yıldır bir değişim içinde olduğu malum. Parazit arkasına uzun yıllara yayılan bir Güney Kore rüzgârını almıştı. Drive My Car değişen sinema kültürü içinde yeni Asya filmlerinin sanatsal özgünlüğünden etkileniyor ama Japon sineması son yıllarda dünya çapında Güney Kore filmleri kadar popüler sayılmaz. Filmin öyküsünün Haruki Murakami’ye dayanması ise elbette önemli. Akademi üyelerini öyküsünün cazibesiyle etkileyebilir. Diğer yandan The Power of The Dog Western türü üzerinden incelikli bir erkeklik eleştirisi sunuyor. Amerikan tarihiyle ve koca bir eril kültürle giriştiği yüzleşme izleyicilerin dünya algısına katkıda bulunacak türden. Bu yüzden iki filmden hangisi kazanırsa sonuç olumlu olacaktır.

SAYFANIN TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Kenneth Branagh’ın çok tartışılan, kimilerince bir formül filmi olarak bulunan Belfast’ı da potaya girebilir. Ama akademi Branagh’ın sektördeki saygınlığına karşın Alfonso Cuaron’un Roma’sına benzeyen filme en iyi film demek için çok da heyecan duymayabilir. Filmin siyasi zemininin İrlanda’da 60’lar boyunca yaşanan çalkantılı döneme odaklanması bu isteksizlikte etken olabilir. Diğer adaylar arasında Dune (Denis Villeneuve’ün yükselen popülerliği hatırına aday olduğunu sanıyorum), Batı Yakasının Hikâyesi (Orijinal filme saygı duruşu bir tür nostalji yaratsa da en iyi filmi alabileceği koşullar pek söz konusu değil.), Kabus Sokağı, Don’t Look Up (Bir kara komedi olarak aday olması da önemli ama ödülü vermeyeceklerdir.), Licorice Pizza, Coda ve Kral Richard var. Bu filmlerin bence pek şansı yok ama elbette sürpriz olasılığı da var.

EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ

En iyi yönetmen kategorisinde ilginç bir durum var. Bu aslında Oscar ödüllerinin ne kadar yoz ve cinsiyetçi olduğunun yeni bir kanıtı. Oscar’ın 100 yıllık tarihi boyunca bir kadın yönetmen ikinci kez aday oluyor: Jane Champion. Son derece etkileyici filmiyle bu ödülü alması da gerekiyor bence. Rakipleri elbette erkek, ama eğer Champion’a ödül verilmeyecekse (üçünü de sevdiğim hâlde) Branagh, Paul Thomas Anderson ya da Steven Spielberg de almasın isterim. Drive My Car’la Ryusuke Hamaguchi, bir öyküden yola çıkarak derinlikli bir film yaptığı için ödülü hak eden isim bana kalırsa. Ama Champion ödülü alacaktır ve almalı da.

Benzer bir durum da Görüntü yönetmeni kategorisi için geçerli. The Power of the Dog’ın görüntü yönetmeni Ari Wegner Oscar tarihinde bu ödüle aday olan ikinci kadın görüntü yönetmeni. Bu ayıp da Oscar’a yeter mi bilinmez ama Ari Wegner ödülü kesinlikle almalı. Karşısında elbette güçlü (erkek) adaylar var. Pozitif ayrımcılık gözetecek bir durum da yok. Çünkü Wegner’in görüntüleri western mitolojisini değiştirecek kadar başarılı. Bana kalırsa tek rakibi The Tragedy of Macbeth’le siyah-beyaz bir opera yaratan Bruno Delbonnel. Wegner almayacaksa ödül Delbonnel’in hakkı.

OYUNCULARDA DURUM NE?

En iyi erkek oyuncu kategorisinde etkili performanslar var. Andrew Garfield, Denzel Washington, Javier Bardem hatta Will Smith de oldukça iyiler ama ödül kesinlikle favori olan Benedict Cumberbatch’e gitmeli. Ama Andrew Garfield Tick, Tick… Boom’daki rolüyle sürpriz yapabilir. 

En iyi kadın oyuncuda ise Spencer’daki Leydi Diana rolüyle Kristen Stewart öne çıkıyor. Diana’nın sempatisiyle akademi üyeleri bu yükselen yıldızdan yana durabilirler fakat son yıllarda çok güçlü performanslar sunan Olivia Colman Karanlık Kız’la bu yıl ödülü almalı bence. Yardımcı Kadın oyuncuda Kirsten Dunst ödüle ulaşacak gibi. Yardımcı erkek oyuncu ödülü de The Power of Dog’ta Kodi Smit-mcPhee ya da Jesse Plemons’un olacak bence.

En iyi uluslararası film kategorisinde çok iyi filmler var ama Asghar Farhadi’nin Kahraman’ının da listede olmasını beklerdim. Bu şaşırtıcı oldu. Üstelik bu kategoride Kültür Bakanlığımız Okul Tıraşı gibi çok iyi bir filmi aday olarak gönderselerdi muhtemelen ilk kez ilk beşe kalmış olacaktık. Bu dalda en iyi yabancı film Drive My Car olacak gibi görünüyor. Çünkü The Power of The Dog’a en iyi film ödülü verilecek muhtemelen. Ama benim gönlümden Drive My Car’ın en iyi filmi alması geçiyor, bu kategoride de The Hand of God  yerinde bir seçim olur diye düşünüyorum. Tabii Dünyanın En Kötü İnsanı da hoş bir sürpriz yaratabilir.

Serdar Karaaslan’ın en iyi kısa film kategorisinde kısa listeye seçilen filmi Suçlular maalesef adaylar arasına giremedi ama bu bile önemli bir başarı sayılmalı. Belki sonraki yıllarda şeytanın bacağını kırmak bir yönetmenimize nasip olur. Hakkı yenmiş filmler, oyuncular da var elbet. Bu kişiden kişiye değişse de listede kesinlikle olması gereken filmlerden biri bana kalırsa Ridley Scott’ın nicedir çektiği en iyi filmlerden biri olan The Last Duel’di. Tabii Gucci Ailesi’nin sadece en iyi makyaja aday olması da sevindirici oldu. Bakalım o popüler ve eğlenceli gece geldiğinde sonuçlar nasıl olacak?

SİNE-KRİTİK

TARİH BOYUNCA CANIMIZI YAKAN BİR HASTALIK:  ‘ERKEKLİK’

THE POWER OF DOG                                                
(Kanada, İng., Yeni Zelanda, 2021, 125 dk.)
Y: Jane Champion
O: Benedict Cumberbatch (Phil), Jesse Plemons (George), Kirsten Dunst (Rose), Kodi Smit-McPhee (Peter)
Filmin notu: 4 yıldız

(*) Bu yazı filmin kimi sürprizlerine kısmen değinmektedir.

Erkeklik denen musibetle ezelden beri başımız dertte. Üstelik bu sadece kadınlara yönelik bir bela da değil. Bir toplumsal cinsiyet ve erk meselesi olarak ‘erkeklik’, erkeklerin de başını yakan, toplum yaşamını cendereye sokan, bir türlü sağaltılamayan, korku verici bir hastalık. Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında son yüz yılda alınan yola rağmen bu konuda hâlâ çok büyük sosyal ve psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Yazının hacmi konuyu çok boyutlu tartışmaya olanak vermeyecek ama ülkeler bazında bile, dünyanın bu rezil hâlde olmasının sebebini her alanda egemenlik kurmuş erkek egosunda aramamız gerek.

WESTERN YOLUYLA ELEŞTİRİ

Jane Champion filmleriyle öteden beri erkeklik denen garabetin ürettiği dünyaya bakışlar atan, anlatı için nasıl bir yol izlemesi ve hangi argümanları kullanması gerektiğini bilen önemli bir sinemacı. The Power of Dog’la konuyu bu kez bir western draması içinde ele alıyor. Filmin 20. yüzyılın başında Amerikan kırsalında geçmesi sizi yanıltmasın. Değişen pek bir şey yok. Aksine biçimsel açıdan tam bir erkeklik anlatısı olarak kendini kuran western türünü seçmesi son derece manidar. Champion’un anlatımıyla, western filmi dediğimiz türe bambaşka bir yerden yeniden bakabiliyoruz. Kuşkusuz daha Vahşi Batı mitinin ürettiği hayali kişilikleri kırmaya çalışan filmler yapılmıştı. Clint Eastwood’un kendisini ünlü eden kovboy filmi tipiyle yüzleştiği ve kahraman tipolojisini yıkmaya çalıştığı Affedilmeyen (Unforgiven, 1992) herhalde bu konudaki ilk önemli örnek. Fakat o bile erkeklik üzerine konuşurken türün dinamiklerinden faydalanmaktan kaçınmadı. Jane Champion ise bu filmde türü yeni baştan ve oldukça özgün bir yerden kuruyor.
Yüzeyde akan öykü oldukça basit aslında. Zengin bir çiftliğin oğulları, Phil ve Roger yüksek öğretimde istediklerini elde edemeyince çiftliğin başına geçiyorlar. Fakat araları pek iyi değil. Phil’in maçolukta sınır tanımayan otoritesi her şeye egemen olmuş durumda. Daha çok hesap kitap işiyle ilgilenen kardeşiyse yalnız ve mutsuz. Bu durumu değiştiren şeyse, kocası intihar edince tek oğluyla kalıveren bir dul, Rose. Filmin başında bu aileye kaba saba davranan ağabeyinin aksine Roger, Rose’a bağlanıyor ve onunla evleniyor. Phil ise baştan beri bu ilişkiye karşı, evlerinde Rose’u istemiyor, kadını hor görüyor ve her fırsatta aşağılamaya çalışıyor. Dahası ‘yumuşak’ diye nitelendirdiği oğlu Peter’ı da sarakaya alıyor. Film çiftlikte oluşan bu gerilim üçgeninde karakterlerin ruhsal derinliklerini sergileyen bölümlerle devam ediyor.

ÜZERİ ÖRTÜLMÜŞ YUMUŞAKLIK

Champion, senaryoyu Thomas Savage’in 1967 tarihli romanından uyarlamış. Onu bu romana çeken temalar oldukça belirgin aslında. Karakterlerin ruhsal yapılarındaki sıkıntıları açımlarken tüm bir Batı kültürünü temsil eden, romanın niteliğini yükselten güçlü bir anlatım yakalıyor yönetmen. Filmin erkeklik temsili Phil’in dünyasındaki açmazları, kırılganlığı ustalıkla resmediyor. Etrafına eril bir korku saçan bu karmaşık karakterin iç dünyasında olup bitenleri sinemanın gücüyle ve Benedict Cumberbatch’in müthiş oyunculuğuyla ayrımsıyoruz. Adını film boyunca sık duyduğumuz Bronco Henry’nin varlığı bu anlamda önemli bir ipucu. Phil sonlara doğru Peter’la yakınlaştığında ona beslediği dostane yakınlığın ‘erkek olma eğitimi’ maskesi altında bir tür sevgi açlığı olduğunu anlıyoruz. Görünüşte kendisinden korkulan ve sözde erkek arkadaşlığı içinde yer alan Phil, aslında kendini yiyip bitiren bir yalnızlıkla cebelleşiyor. Ve anlıyoruz ki bu durum Bronco Henry’den beri böyle. 

Champion erkeklik temsili için önemli karşıtlıklardan biri olan sertlik-yumuşaklık ifadelerini hem görsel açıdan hem de sözcük düzeyinde bolca kullanıyor. Bu sert dünyada erkeklik denen yapının aslında en çok onlara zarar verdiğinin altını çiziyor böylece. Bir cinsiyet tanımı öne çıkınca insani olarak içeride yaşananların nasıl da örselendiğini gösteriyor. Filmin yavaş, sakin anlatımı, bittikten sonra genişleyen ve devam eden etkisi bu öykünün derinlerinde daha uzun süre gezinmenizi sağlıyor. Yapısı gereği biçimsel olarak westernlerin sertliğine, hızına ters ama duygusal açıdan çok incelikli insan portreleriyle bizi baş başa bırakıyor. Keşke bu filmi maçoluktan nasibini bolca almış erkekler güruhu izleyip kendine bir aynaya bakar gibi bakabilse... Onları silkeleyip kendine getirmeye yetmez belki ama en azından bir adımdır. Ve dilerim sadece kadın yönetmenler değil erkek yönetmenler de kendi cinslerinin ne kadar cins olduğunu gösteren filmler çekerek bu rezil erkek toplumunu dönüştürmek için üzerlerine düşeni yaparlar.