Devlet hem hükümetten hem de sivil toplumdan farklı bir örgütlenmedir. Siyasal süreçte oynadığı rol bakımından yüklendiği işlevler nedeniyle, bir kamu yönetimi örgütü olarak kabul edilen bürokrasi siyasal sistemin merkezinde yer alan otoritenin kural uygulama işlevini yerine getiren yapıyı oluşturur. Uygulanan siyasal sistemin bir parçası olan yönetsel yapıyı ve bu yapının eylemlerini anlatan bürokrasi kavramının genellikle kamu yönetimi ile aynı anlamda kullanıldığını görüyoruz. Bu bağlamda Türkiye'ye baktığımızda AKP iktidarında üretim yok, ancak muhalif olanları tutsak etmek için gizli tanıkların, iftiraların, bahaneler üretmenin çok olduğunu görüyoruz. 19 Haziran 2018’de halktan yetki isteyen AKP'li Erdoğan'la birlikte, geçen dört yıl zarfında ülke borca sürüklendi ve yoksul olan halk daha da yoksullaştı, işsizlik katlandı. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 22,3'e, işsiz sayısı 8 milyon 45 bine yükseldi, TL dolar karşısında perişan oldu. Gıda, kira, elektrik, doğalgaz, benzin, mazota her gün gelen zamlar halkı canından bezdirdi.

Yine geçtiğimiz hafta, “Enflasyonun boynunu kırdığımızda artık hedeflerimize ulaşmamızın önünde hiçbir engel kalmayacak.” diyen Erdoğan ile Hazine Bakanı Nebati'ye göre ekonomide işler yolunda. İktidar mensupları askıda ekmek alan vatandaşa pembe tablo çizmeye, gerçeklerle alakası olmayan vaatleri vermeye devam ediyorlar.

Bitmedi, eğitim yetersiz. Ülkede üretim için gerekli yetkinlikte insan yok ve olanlara da destek vermek, çözüm bulmak yerine borç batağındaki köylüye, mazot, gübre, tohum, elektrik gibi temel üretim giderlerinde hiçbir destek vermeyen Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, çiftçilere seslenerek, ... Kimse merak etmesin, siz ekmeye, biçmeye, alın teri dökmeye devam edin." sözleri çiftçiyi, üreticiyi çileden çıkardı. Diğer yandan eğitim konusuna bakacak olursak, apartmandan devşirme üniversiteler ve aynı şekilde mezun olan mühendisler sürüsü... Kendini geliştirmiş üretim yapabilecek adam ise güvensizlikten dolayı ülkeden kaçıyor ve "Neden burada sefalet çekeyim ki?" diyor. Yanlış ekonomi politikalar sonucunda yatırımcı kalmazken, iktidar ve ortağı MHP'nin çirkin ifadelerle muhalefeti tehdit eden, sayıp söven siyaset dili, adalet sisteminin olmayışı, dengesiz ekonomik ibre, güvensizlik ortamından dolayı yabancı yatırımcının da Türkiye'ye gelmesini engelliyor. Yurt içinde yatırım yapabilecek insan kalmazken, seçimlerin yaklaşmasına yakın iktidarın yeterli olmasa da teşvik vs. veriyor olması nafile. Tren bir kere kaçmış. Zaten o teşviki olması gerektiği gibi kullanabilecek adam da kalmadı. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.

ÜLKE İTİBARI YERLERDE

Türkiye artık Kuzey Afrika ülkelerinin yer aldığı listede yer alıyor. AB ve AİHM kararlarını tanımayan Türkiye’ye, “göçmen, sığınmacılar senin işin, sen ilgilen, İslamcı terör örgütleriyle sen görüş, bunlarla ilişkileri sen sürdür, Taliban’la ilişkileri sen sürdür" gibi bir rol verildiği görülüyor.

Türkiye son yıllarda dış politikada güvenilirliğini ve inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Uluslararası anlaşmaların uygulanması konusunda bir zafiyet içinde. İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na girdikten sonra canlı olarak dışarı çıkamayan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesi de Türkiye’yi artık bu konuda da güven vermeyen bir ülke konumuna soktu. Erdoğan, cinayet ile ilgili açıklamasında Suudi Arabistan prensini hedef alarak: "İnsanları enayi, ahmak zannediyorlar" demişti. Türkiye'nin kararlılığını ve takipçiliğini devam ettireceğini belirten Erdoğan, gerekirse Birleşmiş Milletleri de devreye sokarak, konuyu özellikle gündeme getireceklerini ifade ederek tepki göstermişti. Bugün geldiğimiz noktada, Suudi Arabistan prensiyle sarmaş dolaş ve ülke itibarı yerlerde. Bir başka sorun ülkede hukuk ve adalete güven kalmadığı için herkes kendi problemini kendisi çözmeye çalışıyor. AKP lideri Erdoğan geçtiğimiz günlerde Türk doktorlar için, "Giderlerse gitsinler" ifadelerini kullanırken, birkaç gün sonra yaptığı bir başka açıklamada, sayıları milyonları bulan ve özellikle bazı illerde, semtlerde nüfusun neredeyse çoğunluğunu oluşturmaya başlayan mülteciler için "Göndermeyeceğiz" demişti. Bu iki açıklama da gündem oldu ve halk büyük tepki geldi. Suriyeli, Afgan, Asyalı, Afrikalı kaçak göçmen ve mülteci akını bir taraftan sürerken, gelen yabancı sığınmacılar ülkede mafya ve çeteler oluşturarak halkı tehdit eder hale geldiler. Bunlar yetmedi, partizan hâkim ve savcıların verdiği vicdanları sızlatan kararlar, cezasızlık politikaları ve buna bağlı kadın katliamları, uyuşturucu, trafiği gibi bir çok toplumsal soru insanlarda," nereye gidiyoruz" tedirginliğini artırdı. Öte yandan suç oranında ki artış sonucu cezaevleri dolmuş durumda. Gündem değiştirme çabalarının yanı sıra "Kalkınıyoruz, uçuyoruz, yatırım hamlelerimiz sürüyor, ekonominin kitabını yazdık..." gibi beylik laflar eden AKP iktidarının bu ülkeye yaptığı en büyük yatırım ise cezaevleri oldu. Bu konuda Adalet Bakanlığı raporunda; 2020 yılında 17 cezaevini yenilendiği, 26 bölgede cezaevi yapımının devam ettiği, 188 bin 437 kapasiteli yeni ceza infaz kurumu ve ek binanın da hizmete açıldığı ifade ediliyor.

ÜLKEYİ KİM YÖNETMELİ?

Gelelim Gezi davasına. Yargılanan iş insanı Osman Kavala'ya ağırlaştırılmış müebbet, gezicilerin Mimar ablası Mücella Yapıcı ve yargılanan diğer 6 kişiye 18'er yıl hapis cezaları vicdanları acıtan, asla hukuki olmayan, siyasi bir dava değil de nedir? İnsanları katleden Hizbullahçıların salıverildiği Türkiye'de hukuk da yerlerde sürünüyor. Kavala'ya, "Sorosçu'' diye Erdoğan'ın Soros'la bir kaç yerde görüşme ve toplantı görüntüleri, Kavala davasının hakimlerinden birinin AKP’den milletvekili adayı olması ve siyasi müdahaleyle gölgelenmesi, hem ülkede hem de uluslararası arenada tepkilere neden oluyor. Türkiye’nin anayasası, uluslararası hukuki sorumlulukları ve AGİT yükümlülüklerini de belirtmek isterim. Yüzde 80’ni AKP’nin sesi haline getirilen medyanın başına emir kulları ve RTÜK sopasıyla eleştirel haberler yazılmadan engelleniyor. Muhalif gazeteciler, siyasiler, vatandaşlar torba davalarla “terörist” denilerek tutuklanıyor. İş seçim zamanı AKP’ye oy vermeyenlere ‘Terörist’ denecek noktalara kadar vardı. İktidar sözcüleri seçimin zamanında yapılacağını ifade etse de, başta ekonomi olmak üzere birçok alanda artık "tek adamın" ülkeyi yönetemediği bir gerçek ve orta yerde duruyor. Sonuç olarak, Ünlü Fransız devlet adamı George Pompidou'nun, "Kendini ulusuna hizmet etmeye adayan siyasetçiye devlet adamı, ulusun kendisine hizmet etmesi gerektiğini düşünen devlet adamına ise siyasetçi denir" sözünden yola çıkarak soruyorum; sizce bir ülkeyi devlet adamı mı yoksa siyasetçi mi yönetmeli?