Kara şövalye yeniden çekiliyor, ha geldi ha gelecek derken sonunda film beyazperdeyle kavuştu. Meraklar giderildi, tüm zamanların en çok satan çizgi romanının hayranları filmi tartışmaya başladı. Sonuçta ortada farklı dönemlerde ve farklı mecralarda Batman’i tanımış kuşaklar var. Doğal olarak bu yeni yorumu, aşina oldukları Batman deneyimlerine göre değerlendirdiler.

The Batman eleştirmenlerin büyük kısmından olumlu eleştiriler aldı ama sonuçta çok güçlü bir rakibi vardı: Christopher Nolan’ın Batman üçlemesi, özellikle de Dark Knight. Bu yüzden ister istemez iki film karşılaştırılıyor. Üstelik çizgi romana bakış tarzları ve karanlık bir anlatım yeğlemeleri açısından benziyorlar. The Batman, içinde bulunduğu durumun farkında ve özgün bir ürün ortaya koymak zorunda olduğunun bilincinde. Üstelik hem çizgi romanın sadık hayranlarını tatmin etmeli hem de kendisinden önceki uyarlamalarla doğal olarak kıyaslanacağı için o filmleri kendince aşmalı. Filmin yapımcılarından Dylan Clark bu gerçeğin altını çizercesine amaçlarını şöyle açıklamış: “Christopher Nolan’ı karşıma alıp şöyle dedim: ‘Bak, gelmiş geçmiş en iyi Batman filmini yaratıp senin The Dark Knight filmini yenmeye çalışıyoruz.”

KIYASA GEREK YOK

Tabii bu şov amaçlı anekdotların gerçeklik payı yok değil. Fakat Nolan’ın Batman’iyle bu uyarlamayı ‘hangisi daha iyi?’ biçiminde sığ bir hayran beğenisiyle kıyaslamak yanlış olur. Her iki bakış da oldukça etkili ve öne çıkardıkları meselenin hakkını veren yapımlar. İki yapımın da kendine has anlatı tercihleri var. Bazı açılardan Nolan’ın bakışını daha güçlü bulmak mümkün. Ama özellikle estetik tercihleri bakımından The Batman’in orijinale çok daha yakın bir çizgi roman uyarlaması olduğunu söylemeliyiz. Matt Reeves’in filmi; Tim Burton’ın gotik ve karmaşık tasarımını Nolan’ın daha gerçekçi ve karanlık bakışıyla buluşturan, ikisini revize eden ve birleştiren bir yapıya sahip.

The Batman bu farklı bakışı belirginleştirmek için anlatı kaynağına geri dönüyor. Çizgi romanların ortaya çıktığı, ilk ürünlerini verdiği yıllarda hâkim olan dedektif romanları yapısını filmin omurgasına dönüştürüyor. Quentin Tarantino’nun ünlü filmine adını veren o ucuz roman (Pulp Fiction) türüne, 1940’lı yıllara damgasını vuran kara film estetiğine ve bunun özellikle 1970’li yıllarda modernize edildiği (Çin Mahallesi gibi) neo-noir filmlere uzanan referanslardan besleniyor. Hatta birçok eleştirmenin vurguladığı gibi David Fincher’ın Yedi (Seven) filmiyle de akrabalık bağı var. Hâl böyle olunca Batman’i Nolan’dan ve belki daha önce Tim Burton’dan izleyip sevmiş kuşaklar için bağlanması kolay olmayan bir yorum çıkıyor ortaya. Bruce Wayne’in bir süper kahraman figürü olarak sönük göründüğü, daha çok bir dedektife benzediği, polisle (elbette hâlâ ön planda Gordon olmak üzere) daha yakından çalıştığı bir örgü var. Teknolojik cihazların öne çıkmadığı, bunun yerine cinayetlerin ortaya attığı soru ve bulmacaları zekice çözmeye dönük bir polisiye yetenek ağır basıyor. Gordon ve Batman birlikte gizemli bir katilin işlediği cinayetleri çözmeye çalışıyorlar. Bu cinayetler hikâyenin merkezine siyaset ve mafyanın birlikteliğinden doğan kokuşmuşluğu, şehrin çürümüş ve yozlaşmış yapısını getirip koyuyor. Böylece The Batman kara film türünde olduğu gibi, suça batmış bir yapıyı estetik olarak kurgulayan bir modeli yeniden yaratıyor.

KARANLIK BİR UYARLAMA

Kuşkusuz bu tercih filmin ilk çizgi romanların ruhunu yakalamasını sağlamış. Ayrıca Christopher Nolan’ınkilere göre çok daha karanlık bir uyarlama bu. Hem içerik anlamında bir seri katil öyküsüne sahip olduğu için hem de görsel tercihleriyle baştan sona karanlığın en yoğun, kesif tonlarını kullandığı için. Üstelik süresi de epeyce uzun. Uzunluğuna karşın böyle bir karanlığın içinde, Batman’le birlikte cinayetlerin ardındaki gizleri çözmeye çalışırken kendinizi bu dedektiflik macerasına kaptırıyorsunuz. Tabii filmin girişinde, Bruce Wayne’in iç sesi (daha doğrusu günlüğüne yazdıklarının bir parçası) olarak aktarılan kısımlar biraz hızlı geçiyor. İlk on beş dakika sonrasında hikâye belirmeye başlıyor ve seyirci bu noktadan itibaren filme heyecanla katılıyor. Giriş kısmının da belirginleştirdiği gibi filmde Batman’in kökenine ilişkin bilgiler, çocukluğu ve bir süper kahraman olmaya nasıl giriştiğiyle ilgili açıklamalar yok. Hem Batman’in öyküsüne aşina olduğumuz hem de bizi karşılayan cinayet sürecine dâhil olabilmemiz için bu tercih olumlu. Öte yandan filmin bir üçleme olduğunu düşünürsek sonraki bölümlerde bu konudaki açığı kapatacaklarına da şüphe yok.

The Batman’in karakterleri de alıştığımız karakterlerden farklı, başarılı yorumlarla oluşturulmuş. Özellikle de Penguen yorumunu çok etkili buldum. Al Capone benzeri bir gangster karakteri özelinde 1940’ların suç dünyasından gelen bir arka plan filme başarıyla ekleniyor. Tabii aslında Batman de dâhil olmak üzere filmde gördüğümüz tiplerin büyük ölçüde karikatür düzeyinde işlendiğini, psikolojik özelliklerinin derinlemesine ele alınmadığını söylemek gerek. Onları var eden başat davranış kalıplarıyla hareket ediyorlar.


SAYFANIN TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ


AH ŞU KİMLİK MESELESİ

Bununla birlikte Bruce Wayne tipi üzerinden karşımıza çıkan kimlik sorununun da bu filmde yeniden yorumlandığını görüyoruz. Eleştirmenlerin dikkat çektiği gibi Bruce Wayne, gerçek kimliği olarak Yarasa Adam olmayı benimsemiş durumda. İntikam alma ve suçluları cezalandırma misyonu da onun bu kimlik içinde öfkesini dışa vurduğu bir varoluş hâline dönüşüyor. Üstelik önceki yapımlardan farklı olarak kahramanımız bu filmde babasının sandığı kadar iyi olmadığını da öğreniyor. Onun diğer karakterlerle ilişkisi de öncüllerden farklı. Örneğin, Nolan’ın filmlerinde kendisine sınırsız yardımı olan, kurtarıcı Alfred’le kurduğu neredeyse baba-oğul birlikteliği bu filmde sorgulanır durumda. Alfred’in rolü de epey azaltılmış. Müfettiş Gordon’la ilişkisi ise bir tür polis ortaklığı duygusu verecek biçimde yoğun. Es geçilmeyen unsurlardan biri yasal güçlerin Batman’i tam olarak kabullenmemiş oluşu ve onu ucube gibi görmeleri. Gerçi bu durumdan çıkabilecek malzeme ortalardan sonra pek kullanılmıyor ve süper kahramanın varlığı daha meşru bir zemine oturuyor. Nolan ise bu noktada Batman’in özellikle de Joker’le arasında yasadışılık açısından çok da fark olmadığını vurguluyordu.

Bir de tabii oyuncu performansları meselesi var, bir zamanların vampiri Robert Pattinson’a Batman rolü pek yakıştırılmıyordu ama görünen o ki oyuncu bu role tuhaf bir ruhsal kapanıklık duygusu katmış. Dinmeyen öfkesini ve kimliğine dair zihnindeki karmaşayı oyununa başarıyla yansıtmış. Bu açıdan çok daha plastik oyunlar sunan Tim Burton ve hele de Joel Schumacher filmlerinden sonra farklı yorumlar izlemek çizgi roman filmleri açısından özel bir deneyim. Filmde makyajın da hakkının verildiği Colin Farrel, incelikli bir tipleme olan Falcone’de John Turturro ve Riddler rolünde keyifli bir sürpriz sunan Paul Dano gerçekten çok başarılılar. Ve o müthiş sanat tasarımı, tüm o gece çekimleri filme apayrı bir ruh katıyor. Her bir sahneyi özenle işlemiş Reeves. Sadece bu sebeple bile birkaç kez görülebilir. Ama asıl, çizgi roman uyarlama konusunda arşa çıktığını düşünen Marvel filmlerine ayar verdiği için sevdim bu filmi. (Geçen yılki Joker’le birlikte) Çizgi roman nasıl uyarlanır bir tür ders veriyor bana kalırsa. Genelde yüzeysel kabul edilen ve küçümsenen bu türün hakkını veren o çok az filmi de Marvel değil DC üretiyor sonuçta.

Bir de unutmadan filmi izlemek için aman diyeyim Cinemaximum sinemalarına gitmeyin. Yoksa zaten karanlık görüntülerle bezeli bu uzun filmde hiçbir şeyi net ve canlı göremeyebilirsiniz. Cinema Pink filmi izlemek için doğru tercih olabilir.


SİNE-ANALİZ

BAKALIM, BU YIL OSCAR’LAR DOĞRU ADAYLARA GİDECEK Mİ?

İşte yine o pazar gecesi geliyor. Dünya sinema endüstrisinin en popüler ödülleri sahiplerini bulacak. Çok daha eskiden olduğu kadar ilgi çekmiyor aslında ama yine de hâlâ sektörünün belirleyici etkinliklerinden biri bu.

Buraya sinemanın mabedi de diyorlar. Yani hâlâ öyle olduğunu söyleyenler var sanırım. Biz ona kısaca Oscar diyoruz, 93 yıldır verilen ödüller, geçen yıl salgın sürecinde sekteye uğramış ve tarihinin en sıkıcı ödül törenlerinden birine sahne olmuştu. Filmler arasındaki yarış da beklenen heyecanı yaratmamıştı. Şu tartışmalı salgın günlerinin gölgesi kaybolurken Oscar ödülleri de merak uyandırmaya başladı. Bu yılki törenin şov kısmı nasıl olacak bilinmez ama yarışan filmler geçen yıla nazaran daha çabuk izlendi ve tüketildi gibi.

Aslında iki önemli favori var: Biri Jane Champion’un eril yapı denen musibeti çağdaş bir western türü içinde irdelediği The Power of the Dog. Diğeri de Kenneth Branagh’ın çocukluk günlerinden esinle anlattığı, geçen hafta Bafta’dan da ödülle dönen Belfast. Bu yılın sürpriz yaratacak filmleri de var ama onlar da aslında iki yıl önceki Parazit sürprizinin yarattığı etkiden uzak gibiler. Bir biçimde onlara da favori gözüyle bakılıyor. Bu yılın en sevilen filmlerinden biri olan Drive My Car bu açıdan önde geliyor. En iyi film ödülünde son dönemde aldığı ödüllerle Coda’nın da adı geçmeye başladı. Akademi üyelerinin sevdiği konu ve tarzlara yakın olan Coda, aslında sinemasal açıdan Champion’un filminden daha iyi değil.

Açıkçası bu yıl da hakkaniyetli olan Drive My Car’ın en iyi film ödülünü alması. Uluslararası  en iyi film ödülünü almasında da sakınca yok ama o dalda Dünyanın En Kötü İnsanı da fena durmuyor. Fakat Akademi büyük ihtimalle The Power of The Dog’u en iyi film ve hatta yönetmenle ödüllendirecektir. Ki yönetmen ödülünü de sonuna kadar hak ediyor. Böylece bir garabet de son bulacak en iyi yönetmen ödülünü bir kez daha (3. kez.) bir kadın yönetmen kucaklayacak. En iyi belgesel filmde benim gözümde alması gereken, Kaçış. Akademi de bu yönde karar verecektir muhtemelen.

Oyuncular kategorisinde erkek oyuncu Benedict Cumberbacth olmalı, akademinin gözü Will Smith’e de kayıyor gerçi ama Cumberbatch karşısında çok doğru bir tercih olmaz diye düşünüyorum. Kadın oyuncuda bu yıl artık Olivia Collman’a ödül verilmeli. Ama bir Kristen Stewart sürprizi de olabilir. Yardımcı erkek ve kadın oyuncuda da Power of the Dog ve Belfast ödül paylaşacaklar gibi geliyor bana. Teknik dallarda ise Dune’un ve No Time to Die’ın pek çok ödülü kazanacağını varsaymak mümkün.

Bu yıl sürpriz sonuçlar olur mu bilinmez ama Akademi’nin bir değişimden geçtiği kesin. Gerçi bu değişimin yeni kuşakların yarattığı özgürlükçü ortamdan ve eşitlikçi ilkelerin yaygınlaştırılması beklentisinden uzak kalmamak adına yapıldığı da söylenebilir. Bu yüzden muhtemelen sözde bir değişim söz konusu. Yine de Oscar’la ilgili gelişmeler bakalım önümüzdeki süreçte nasıl olacak, izleyip göreceğiz.