Gündemin yoğunluğundan hepimizin başı döndü. Bir tarafta fon vurgunu diye bir konu dolaşırken ortalarda, sel sularına denk geldik.
Benim denk geldik diye yazdığım şeye bakmayınız elbette ama muhtemelen bundan sonra her konuyu denk gelmişiz, şans bize vurmuş ya da kader kısmet böyle istemiş, daha da sıkışırsak Rabbim ne istediyse o oldu diye konuya başlayıp Rabbimin bir bildiği vardır falan ile bitireceğiz bu gidişle.
En büyük tahribatın İstanbul’da yaşandığı bir sel felaketi yaşadık. Evlerin içinden su geçmesinden tutun, sular içinde yüzen arabalar, şans eseri ölmekten kurtulan insanlar, suyun gücüne dayanamayıp yıkılan prefabrikler, otobüs içinde ölmeyi bekleyen yolcular diye uzayıp gidiyor korku filmini andıran ülkemin sit-com dizi anları. İnsanın insan olan tarafını yaralıyor bir tane devlet büyüğünün kalkıp yaşanan bu olaydan kaynaklı vicdan azabı duyup ya da sorumluluk hissedip istifa etmemesi. İstifa kelimesi çok yüksek perdeden yazılmış gelebilir diye küçültüyorum tüm kaybımızın acısını. Bir tane özeleştiri dahi yapma gereği duymuyorlar yaşananlar adına.
Oy verdiğimiz tüm muhalefet partileri sağ olsun!
İPİ TUTANLAR
Diğer tarafta Fon adı altında yapılan haberler, evleri basılan bilmem ne başkanları, tutuklu bulunan bilmem kimlerin evinden çıkan paralar, paraların olduğu görüntüler, paraların tutarları… Hiç biri asgari ücret ya da bir tık üstüne çalışan bizlerin cümleye dökeceği kadar minnak miktarlar değil elbette. Bizler hani evine aldığı küflü peynirin küfünü kesip yiyen ülkenin yarıdan fazlası olarak yapılan haberlere asla prim vermeceğiz efenim!
Hangisi bizim taraftan diye önce süzgeçten geçireceğiz elbette.
Hangisi bize yakınsa aklayıp paklayıp, üstünden kırk tas su döküp beklenen atasözünü yapıştıracağız muhalefetin alnına: ‘Bal tutan parmağını yalar.’ İkna edemezsek el yükseltip devam edeceğiz: ‘İyi de onlar da yiyor, en azından bu bizden.’ Yetmedi mi? Bizi bu hale ilmek ilmek örenlerin ördükleri ilmeklerden devam edeceğiz. Birine dinci, birine Kürt, birine Roman, birine Ermeni, birine gâvur, birine şu partili, birine bu partili, deyip asacağız bayrakları. Totosu yiyen gelsin indirsin tadında en yüksek rakımlı yerlere.
Aman çok da şeyimizde efenim. Biz zaten en düşük para ile nasıl yaşanır onun için master yapmış insanlarız. 'Üç kuruşla nasıl geçinilir'in arşivlik ansiklopedisini yazmış canım bizler olarak ana haber bültenlerinde bahsedilen paraların milyon mu milyar mı, kaç milyon kaça tekabül ediyor diye hesap edemediğimiz için yapana helal olsun deyip, sırtını sıvazlayıp halat yarışı gibi düşündüğümüz ülkemin kendi payımıza düşen tarafının ipi tutan kısmına ekleyivereceğiz hemen.
YERLİ VE MİLLİ ÖLÜMÜMÜZ
Ölen insanlar çürüyen biz…
Bilmem filanca taraftan gelen soğuk hava koşullarına rağmen doğalgaz açamayan ülkemin yarıdan fazlası, yaşanan sıcak gelişmelere ellerini uzatarak ısınıyor.
Oy verdiğimiz tüm siyasetçiler altı üstü halk yararına yapılan işleri denetleyecek, organize edenleri takip edecek, kendisine oy verenlerin hakkı yeniyorsa izin vermeyecek falan! 600 vekil dâhil kabataslak sayı verelim desek tıpkı yenilen paraları hesap edemeyen bizler bunu da hesap edemeyeceğiz.
Koskoca bir ülke olarak oy verip temsilciler seçiyor ve evimize alacağımız her şeyden keserek maaşları ödensin diye vergi ödüyoruz. Bizlerin rüyada görse totom açıkta kalmış diyeceği maaşlar alan tüm siyasiler bizim yerimize gözlerine bant çektiği için, artık ‘yarın’ diye bir kelimeye olan tüm inancımızı çıkmaz sokakların bakımsız asfaltlarına gömdük.
Sonrası mı? Denetimsiz binalarda canlı canlı gömülmek, şehir merkezlerinde sele kapılıp ölmek, yoldan geçerken elektrik direğinden çıkan bir kıvılcım ile ölmek, kaza kurşununa denk gelmek, sebepsizce salınan bir suçlunun cebinden çıkardığı bir bıçakla ölmek, para hırsına bürünen patronun iş güvenliğine harcayacağı parayı işçi canından kıymetli gördüğü için ölmek… Liste uzayıp gidiyor. Bir tarafın payına deste deste para saymak ve gönüllü iadeler düşerken bizlerin payına hep ölüm, hep yokluk, hep yoksulluk düşüyor.
Siyasetçiler verdiğimiz oylarla geldikleri konumdan ve aldıkları maaşlardan ikna olmayıp her sokak başını biri tutup bir diğerimizin hayatını pazarlıyor kasalarında boş kalan yerler uğruna. Bilmem ne yapı şirketi olan arkadaşına, eşine, dostuna, yandaşına haraç mezat satılıyoruz ey biz, hepimiz…
KAMERALAR KAPANINCA BİTEN DAYANIŞMA
Son gündem ise patronu yabancı ülkede olan Halk TV’ye kayyum atanması oldu. Cafer Mahiroğlu’nun, ‘Ben zaten ülkeye dönmeyi düşünüyordum, bu gelişmelerden sonra belki yine düşünebilirim’ dediği Halk TV’ye kayyum atandı ve birçok basın emekçisi işsiz ve güvencesiz olarak devam edecek yaşam savaşlarına. Kayyum atandığı ilk gün Halk TV’nin önüne giden ve basın emekçileri ile yan yana gelen tüm siyasetçilere çağrımız olsun. Sadece PR çalışması olarak gördüğünüz ve yarın unutacağınız basın emekçilerini sadece poz vermek ve sosyal medyanızdan yanlarındaymış gibi yapmak yerine her birine parti bünyenizde iş verin. Dayanışma dediğimiz kelimenin bile içinin boşaltıldığınızı görüyoruz elbet. Bu düzen bizi iğdiş ederken sizi de çiğneyip atacaktır mutlaka.
Yaşattıkları tüm her şeyin darısı siyasetçilerin başına deyip, ölmez isek haftaya buluşuruz.