“Ben diktatör değilim, sadece öfke dolu bir yüzüm var.”[1]

Hatırladık mı?

Bir alıntı daha yapalım;

“Önce vurun, sonra yargılayın. Eğer hata yaparsanız sizi ben koruyacağım.”

Gelmedi mi aklımıza,

Tamam, bir de buna bakalım:

“Ben sizi vicdan olarak adlandırılan hülyadan azat ediyorum.”

Olmadı mı?

“Yahu bu resmi ben de yaparım!”

Şimdi?

“Ladies and gentlemen! Hahahaha bakın İngilizcemiz de var.”

Tamam bu gerçekten zordu, şunlar olabilir mi?

“Birey devletle uyumlu olduğu ölçüde önemlidir.”

“Biz, bize katılmayanlarla tartışmıyoruz. Onları yok ediyoruz.”

Olmadı değil mi?

Bunlar ipucu verebilir mi peki?

“Ana babaların yüzde doksanı din dersinin mecburi olmasını istiyor. Geri kalan yüzde on da önemli görülmediğinden din dersini mecburi yaptık.”

“Avrupa'nın bazı ülkelerinde faşist parti yoktur ve yasaktır. Biz onlara söylüyor muyuz niye faşist parti yok diye?”

“Biz, bize katılmayanlarla tartışmıyoruz. Onları yok ediyoruz.”

“Şimdi biz hakimlere bu adamları asmayın demedik. asın da demedik peki ne dedik? Bir şekilde olayı halledin dedik. Şimdi bu yargıya müdahale etmekse etmişsizdir netekim.”

Şimdi kesin hatırlarız;

“Asmayalım da besleyelim mi”

Hatırlamayalım, hatırlamak da istemeyelim. Toplumsal bellek bunları söyleyenleri hatırlamak veya söylenenleri bilmek değil; Pinochet, Goebels, Mussolini, Hitler veya Evren… Ne fark eder ki, daha fazla isim ve olay bilmenin dayanılabilinen ağırlığından başka…

Toplumsal bellek; faşizmin Romanın baltasından türediğini bilmek değil,

Toplumsal bellek; faşizmin kronolojik sürecini bilmek hiç değil.

Toplumsal bellek başka bir şey;

belki idama giden bir çocuğun kendisine yöneltilmiş düşmanlığı anlamamasının getirdiği çelişkiyi tüm bedenimizde ve hep birlikte hissedebilmek,

belki işkenceden koğuşuna dönen bir adamın diğer arkadaşları ile göz göze geldiği anda hissettiği kendine ait olmaması gereken utancı olabilmek,

belki sıradan bir hayat sürmek isteyen bir kadının geceleri sokağa çıkma korkusunu yaşayabilmek,

belki, bir toplama kampında gaz odası sırasını bekleyen bir annenin çocuğuna son bakışında bir damla göz yaşı dökebilmek,

belki…

Toplumsal bellek, mantığımızla elediğimiz ve mantıklı hiçbir açıklama bulamadığımız tarihsel sürecin ortak duyguları olabilir ancak ve ortak duygular irkiltebilir bir insanı duyduğu ayak seslerinde.

Doğru soru o zaman şu olmalı belki de: 12 Eylül ve benzerleri belleğimizde mi vicdanımızda mı?

Yetişkin bireyler olarak bir kısmımızın her ikisinde de.

Yetişmekte olanlar da ise “vicdan olarak adlandırılan hülyadan azat edilmemiş”likle sadece vicdanda yaşayabilir.

Peki ya malum ayak seslerini duyduğumuzda ne yapalım derseniz; bence, toplumsal belleğimizde var olan vicdanımızı ellerimizin içine alalım, var mı yok mu bakalım, eğer varsa, ayaklarımızı uzatıp, biraz müzik dinleyelim, Rodrigo olabilir mesela, her zamanki gibi bir şiir okuyalım[2];

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

- Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Sonra mı ne yapalım; yapılacak çok şey var ama önce göğsümüzü çocuklarımızın geleceğine siper edelim.

Peki ya yoksa…

Yeni eğitim ve öğretim yılında tüm gençlerimize, önce eğitim hakkı, sonra başarılar ve sonra da vicdan oluşturacak bir eğitim sistemi dilerim ve yine şiir okumak isterim:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı,

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür.

[1] Konuşmalardan alıntılar, Pinochet, Goebels, Goring, Mussolini, Hitler ve Evren’e aittir. Başkaca bir alıntılama yoktur.

[2] Ece Ayhan’ın, Meçhul Öğrenci Anıtı isimli şiirinden alıntılanmıştır. Diğer isimler ile aynı cümlede Ece Ayhan geçmemesi için ayrıca belirtilmiştir.