Ruhsal olarak tadilattayız malum, kapalıyız epeydir. Bugün mekânı biraz havalandırmak istedi içim. Aman efendim, bayram temizliği değil, neyin bayramı? Mezarlığa gitsem, ölüler şeker yemez, evde kalsam elini öpmeye gidecek anne, baba, kardeş, kayınvalide, kayınpeder, hala, teyze... Yok.
Demiyorlar mı "Bayramın en ağır misafiri, gelmeyecek olanların kalbimize bıraktığı o koca boşluk..." diye…
Ölüm de yazılmıyor kâğıda Mihriban, yazılamayan sadece aşk mı?
"Sen varmışsın gibi her gece ışığı kapatmadım
Gel gör ki ben hâlâ yokluğuna alışamadım
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım, hiç kimse bilmiyor."
Hüzünlüsünü, hicranlısını, acılısını da severdim şarkıların; hercai, çapkın, neşeli, cıvıltılı, cilveli olanını da. Beynimin / kalbimin algoritmasıyla da mı oynadı bu Google, hep kederli, hasret yüklü şarkılar çıkıyor önüme.
Sadece şarkılar mı, ya şiirler?
Ayşen yasaklasa da böyle şarkıları dinlemeyi, okumayı şiirleri bana, olmuyor işte, İçimden Cahit Zarifoğlu fışkırıyor:
"Ben en çok seni
özleyince yoruluyorum.
Ya içi sızlıyor
kemiklerimin,
Ya da gözleri doluyor
cümlelerimin..."
Bir de Sarp Metin Bakır. Ah vefalı dost. "Sıra bendeydi, niye Cemal gitti" diye kahırlanan, gözyaşıma eşlik eden sevgili şair…
"Bilmiyorum
Kaç Hüzün var yüreğimde
-Sayamadım-
Sayamadım
Kaç sevincim kaldı
Kursağımda
Yüzüm esmer biraz
Yüzümde
Katran karası yitiklik
-Unutulmuş gibi-
Alnımda
Asılı kalmış
Bildik bir gölge
Tek tek
Ve
Sayılamayacak kadar
Çokça keder
Asılı sanki gölgeler
-Gözlerimde unutulmuş gibi-
Döktüm kırık harfleri
Satırlara
Neden bilmiyorum
-Hay Allah-
Karnımda
Sancılı
Bir Aralık sıkıntısı
Netameli
-İçim yarım gibi-
İçim yangın
İçim
-Cehennemin en dibi-"
***
Bilmiyorum ben de neden yazdım bunları. Kaleme söz geçmiyor.
Sussam acıtıyor, anlatsam geçmiyor. “Her dağ başına yağan karı eritir” derdi annem, benimki erimiyor. Eriyor galiba dediğimin ertesinde yüreğime karlar yağıyor, dünya buz kesiyor. Düşmüş cemreler/kor ateşler de fayda etmiyor eritmeye.
“Aslında hiç istemiyorum ama
Ne yapsam rutubetim sözlere bulaşıyor Kalbiye…" (*)
***
Yazıyorum. Vefat etmiş birini özlemek, dünyadaki en çaresiz his çünkü. Yas, sevginin yeni formu artık.
Yazıyorum. Hayatımın içine yerleşen kederi kabullenmeye çalışıyorum. Yazıyorum, yürümezsen yol içinde birikiyor çünkü…
"Ne anlatıyorsun ne çıkaracaksın, bunlardan? Şimdiye bak, unut geçmişi, dünyaya bak, dünya yanıyor" diyorsunuz içinizden belki, Leyla Erbil'ce. Haksız da değil, değilsiniz siz de. Öte yandan bir başka kitabında konuşan da aynı Erbil.
"Varoluşun anlamını yeniden kendimde kursam yavaş yavaş... Dünyada hiç kimsenin neden kendi olamadığı üzerine bir kitap yazsam... Bu ülkedeki vicdan yokluğunun nedenini anlatsam... Yanıma sadece şiir kitapları alsam, bütün dünyanın şiirlerini okumak ölene dek sürse..."
Böyle işte.
Bir yol tutturmuşken… Gölgelere takılıp düşüyorum ya da güneşin huzmelerine. Koyu bulutların arasından küçük bir yol bulup yeryüzünün göğsüne kılıç gibi saplanan güneş ışıklarına…
Merkezimi bulamıyorum.
İlk kez değil. Ama ilk kez bu kadar derin bir anlam kaybı yaşıyorum.
"Her birimizin, hiç var olmadığı ve sadece var olma numarası yaptığı uzun dönemler vardır" (**) hani, bunu yaşıyorum.
Ne dünyaya ne ülkeye gözümü/gönlümü kapatmış değilim, her canın acısını, kedinin köpeğin derdini, baltalanmış bir ağacın kaybını, tuzun nasıl da göz göre göre kokmasını, can çekişen adaleti kederle, isyanla içim içime sığmayan öfkelerle izliyorum, görüyorum. Gel gör ki ‘kaymış merkez’ beni bunlar üzerine düşünmekten değil ama yazmaktan alıkoyuyor. Bir süre, ne kadar süre bilmiyorum, böyle.
"Biz" olmaktan çıkıp "ben" haline alışabilirsem, yeni bir zarf yaratabilirsem kendimden, mazruf da değişir o vakit.
Sevdiklerinizin, önemsediklerinizin sağ olduğu her gün bayram. Her gününüz bayram olsun, içiniz teferruatlarla dağılmasın… Sağlıcakla kalın…
(*) Didem Madak
(**) Thomas Bernhard, "Sarsıntı"