Günlerden pazar, Kasım ayındayız ama havada bahar sesi var, güneş gri bulutların arasından sevinç saçıyor, yine vapurun kıçında elimde çay bardağı ardımızdan uçuşan martılara bakınıyorum, ben yaşlarda yeşil paltolu bir hanım elindeki torbadan ekmek kırıntıları attıkça bir telaştır başlıyor, yaylıları inleyen senfoni gibi.

“Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...”

Nâzım dokunuyor ellerime sonra Sait Faik hikâyeleri düşüyor aklıma ve Orhan Veli şiirleri.

“Bakakalırım giden geminin ardından

Atamam kendimi denize, dünya güzel.

Serde erkeklik var ağlayamam.”

Çayın son yudumunda, Sarayburnu açıklarındayken çığlık çoğaldı taştı üstümüze.

-Bir sigara içelim mi ağabey, buyur.

-Sağ ol şimdi söndürdüm.

-Burada yasak yazıyor.

-Yak, yasaklar delinmek içindir.

-Ben seyrettim seni ağabey, bunlarla baş etmek zor değil mi, hani sen dedin ya birleşmeden olmaz diye, kiminle birleşilecek ağabey, hiç birinin öyle bir meselesi yok. Bak biz üç aydır açta açıkta kaldık, nefesimiz kurudu, sahip çıkanımız yok.

-Ne iş yapıyorsun?

-İnşaat.

-Durdu değil mi tüm inşaat işleri.

-Durmaz mı ağabey, bıçak gibi kesildi. Hani siz dediniz ya yalan tükendi diye, o oldu işte. Tükendiler, hangi aklını yemiş biri bu fiyatlarla, demir alır, çimento alır da iş yapar? Fikirtepe de çalışıyordum ben, devlet adına bir tek yetkili gelip görmedi durumu.

İnsanlar mağdur ağabey, zorla evlerini ellerinden aldılar, başlarına yıktılar, şimdi hepsi açta açıkta. Bizler hiç bir hakları olmadan günlerce çalıştık, kaşla göz arası şirketler ortalardan toz oldular. Kime soracağız hakkımızı, hukukumuzu belli değil.

-Kaç işçinin durumu böyle?

-Sayı belirsiz ağabey. Tamam, Fikirtepe öldü ama yalnız orası mı, tüm İstanbul öldü, tüm Türkiye’deki inşaat işi öldü. Ben diyeyim yüz bin, sen de üç yüz bin işçi sahipsiz.

-Biten konutlar da satılmıyor. Bazı Arap zenginleri dışında ev alan yok. Ülke beton mezarlığına döndü.

Şimdi ‘faizler düşecek konut satışları artacak’ diye yeni masallar dinliyoruz.

Kızkulesi açıklarındayız bir yük gemisine yol verdik. Karşımızda Salacak. Vapur güvertesi gibidir salacak her geçene el sallarsın, martı kanatları, karabataklar, baharda mimozalar, adaların kokusu dans eder yamaçlarında.

“Ekmek, şarap sen ve ben birde sabahın dördü’ şu küçük koruluğun ardındaki begonvilden bahçeli bir evde yazıldı. Önünde dost sofrası vardı İhsan Yüce ağabeyin, ellerinde sabah güneşi.

-Bir sendikaya üye olmayı düşünmediniz mi çalışırken, anlayamadınız mı, bu devran böyle gitmeyecek, sonu yok bu işin diye.

-Bir liseli çocuk vardı vardı ağabey, öyle tüm iş aralarında gazete dergi okuyan, türküler çığıran, iki tane de üniversiteli, nasıl diyeyim ağabeyime öyle delikanlı çocuklar, sendikalı olalım diye tutturdular, toplantı yaptılar, hepimiz gittik, aradan bir gün bile geçmeden attılar çocukları işten. Anladık ki ihbar etmiş iki soysuz. Çıt çıkmadı kimseden. Zaten arada taşeron var, o ne derse o, ‘sözden çıkan işten çıkar’ kural olmuş.

Haydarpaşa sol yanımızda yaralı bir kuş gibi.Dört bir yanı iskele, çatısında martı çığlıkları.

-Adını bile sormadım, bağışla.

-Ali benim adım ağabey, Erzincanlıyım.

-Şu Haydarpaşa dillere destandır Ali, bu kentin, bu ülkenin nefesidir, sesidir, soluğudur, emeğidir, aşkıdır ve umudu.

Burası için yazılmış bir şiir var, uzunca bir şiir Memleketimden İnsan Manzaralı destanının ilk sözleri şu gördüğün merdivenlerde başlar, bilir misin?

-Yok ağabey.

-Nâzım Hikmet.

-Adını duymuşluğum var ama şiirini bilmem.

-Haydarpaşa garında

1941 baharında

saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş

yorgunluk ve telâş

Bir adam

merdivenlerde duruyor

bir şeyler düşünerek.

Zayıf.

Korkak.

Burnu sivri ve uzun

yanaklarının üstü çopur.

Merdivenlerdeki adam

-Galip Usta-

tuhaf şeyler düşünmekle

meşhurdur:

"Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü

5 yaşında.

"Mektebe gitsem" diye düşündü

10 yaşında.

"Babamın bıçakçı dükkânından

Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü

11 yaşında.

"Sarı iskarpinlerim olsa

kızlar bana baksalar" diye düşündü

15 yaşında.

"Babam neden kapattı dükkânını?"

Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına"

diye düşündü

16 yaşında.

"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü

20 yaşında.

"Babam ellisinde öldü,

ben de böyle tez mi öleceğim?"

diye düşündü

21 yaşındayken.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

22 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

23 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

24 yaşında.

Ve zaman zaman işsiz kalarak

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

50 yaşına kadar.

51 yaşında "İhtiyarladım" dedi,

"babamdan bir yıl fazla yaşadım."

Şimdi 52 yaşındadır.

İşsizdir.

Şimdi merdivenlerde durup

kaptırmış kafasını

düşüncelerin en tuhafına:

"Kaç yaşında öleceğim?

Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?"

diye düşünüyor.

Burnu sivri ve uzun.

Yanaklarının üstü çopur.

Denizde balık kokusuyla

Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar

Sepetler ve heybeler

merdivenlerden inip

merdivenlerden çıkıp

merdivenlerde duruyorlar.

-Vay be ağabey. Ağlattın beni. Memleketimin yarısından çoğu Galip usta, mesela ben bir Galip ustayım.

Sarıştık. Vapur Kadıköy iskelesine yanaşıyor.

-Yalnız sen değil Ali kardeş, şu halatı çeken denizci, şu iskele başında bekleyen telaşlı arkadaş, şu gökyüzünün griliğine bakan amca, ben, eyleme çıkan işçi kardeşlerimiz, haklarını sesleyen köylüler, hepimiz birer Galip ustayız.

Günlerden pazar, Kasım ayındayız ama havada bahar sesi var, güneş gri bulutların arasından sevinç saçıyor.