Linç kavramı sözlükte:”Halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç olan bir davranışta bulunmuş birini, yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesi” anlamına geliyor. Gündelik yaşamda ise “milletin haklı tepkisi” olarak üretilen bu kültür, doğal refleks gibi açıklanarak aklanmakta ve meşru bir zemine oturtulmak istenmektedir. Oysa ülkemizin tarihsel pratiği biraz irdelendiğinde kolayca görülecektir ki linç eylemleri egemenlerin iktidarını korumanın bir aracı olarak bizzat egemen politikalar aracılığıyla üretilmektedir. 

Egemenler, otoritesinin sarsıldığı dönemlerde, “kendisini bilmez bir azınlık” için zemin hazırladığı ve sorumluluktan kurtulduğu için kolayca tercih edebildiği linç kültürünü, istikrarlı biçimde besler. Tek adam rejimi ve “linç güruhunun” en önemli bileşkesi ise, istediği ve dilediğini meşruiyet içerisinde yapıyor olmasıdır. Kendilerince tasarladıkları “haklılıklar” aracılığıyla, hukuk tanımaz hale gelindiğinde dahi durumu “doğallıkla”, “güdülerle” açıklayarak yol almaktadırlar.

köşe 1

HEGEMONYA VE İKTİDAR OLMA DÜRTÜSÜ
Maraş, Çorum ve Sivas katliamları, antikomünizm kapsamında yapılan saldırılar ve katliamlar, Gezi eylemlerinin palalıları, göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların üzerine gidildiğinde arkasında egemen güçleri ve onun medya vb. araçlarını görmek mümkündür. Elbette burada egemenler, burnundan soluyan halk kitlelerinin öfkesini kendisine yönelmesini engellediği gibi halk kesimlerini içeriden bölme girişimini de sağlamaktadırlar.

Deprem gibi büyük felaketler, ekonomik kriz gibi dinamikler, siyasi-diplomatik çelişkilerin sıkışması gibi durumlarda linç kartı sahneye çıkarılmaktadır. Hegemonik güç olma, devlet aygıtı, iktidar kavramlarıyla açıklanabilecek bu durum sadece AKP hükümetine özgü bir hâl olarak da değerlendirilmemelidir. Çünkü ülke tarihinde yaşanan depremler ve sonrası izlenen politikalara bakılınca büyük benzerlikleri görmek mümkündür bunun anlaşılması için de devlet aygıtı ve iktidar gibi kavramların yerli yerine oturtulabilmesi gerekir.

1894’TEN BUGÜNE DIŞ GÜÇLER VE MUHALEFET
İstanbul’da 10 Temmuz 1894 tarihinde yaşanan deprem sonrasındaki yaşananlara bakıldığında da bugüne dair benzerlikleri görmek mümkündür. II. Abdülhamid’in aleyhine çalışan muhaliflerin zelzeleyi tertiplediği iddia edilerek, fısıltı biçiminde propaganda yaygınlaştırılmıştır. Zelzele; erbab-ı fesad yani ortalığı karıştıran, eşkıya kişilerin işi olarak açıklanmış ve halk kitlelerinin tedirginlik ve öfkesi yönlendirilmeye çalışılmıştır. Linç için uygun zemin böylelikle yaratılmıştır.

Bugün HAARP olarak ifade edilen teknoloji ile ABD tarafından depremin tetiklendiği iddiaları gibi o dönem içerisinde de; Sarayburnu açıklarına büyük bir mavna ile birtakım kimseler gelmişlerdi. Makinaya benzer büyük bir aleti kalın bir zincire bağlayarak denizin dibine indirmişler ve gitmişlerdi. Onlar gittikten bir süre sonra da o korkunç zelzele meydana gelmişti! (Cogito Dergisi Sayı-20)

1999 GÖLCÜK DEPREMİ

1999 yılında Gölcük merkezli deprem sonrası yaşanan tartışmalarda bugünle benzerlikler taşımaktadır. Doğal afetler gibi durumlara müdahale için arama kurtarma ekibi olarak kurulan Arama Kurtarma Derneği yani AKUT, sivil toplum örgütü olarak 99 depreminden sonra en çok tartışılan kurumlar arasında yer aldı. Bugün Haluk Levent’in temsil ettiği AHBAB gibi tartışılan AKUT’a karşı o dönem MHP’nin AKKURT gibi projeleri tartıştığı da bilinmektedir. 

Sağlık Bakanlığı görevlisi Suat Duranay, AKUT’un şov yaptığını iddia ederek, AKUT’un devleti gölgelemesinden rahatsız olduğunu belli ediyordu. Öyleydi ki Derince Emek Kenti gibi kentler gönüllülerce kurulmuş, ancak Demirel depremden iki hafta sonra bunun dağıtılması gerektiğini açıklayarak polislere talimat vermişti. Bu talimat sonrası o dönemin bazı yardım götüren sosyalistleri de gerici güçlerce lince maruz bırakılmıştı.

1999 yılında Özgürlük Dünyası dergisi de, “Gerçi, kırdığı ceviz binleri aşan Sağlık Bakanı ve hükümet, aczini bir kez daha tanıtlamak üzere, ‘tek kurtarıcı’ olarak lanse edilmeye başlanan AKUT’la ve hızla kendi kendisinin yardımına koşan halkla bir ‘yarış’a girmeye yöneldi. Hükümet dışı tüm kuruluşların yetkisizliği açıklandı; kurtarma ve yardımların ancak ‘Sivil savunma’, ‘Afet Fonu’ ve ‘Kızılay’ gibi resmi kurumlar tarafından yürütülebileceğine vurgu yapıldı” diyerek tarihe not düşmüştü.

ENKAZIN TARİHİ NE DİYOR?
Emin olun örnekler çoğaltılabilir. Ancak bir köşe yazısının sınırları düşünülünce bu kadar örneğin yeterli olduğu açık. Dünü ve bugünüyle yaşanan deprem sonrası enkazların altında yüzlerce, binlerce insan can çekişirken egemen siyaset, insanların canından, malından ve geleceğinden çok kendi iktidarını koruyabilmek üzere hamleler gerçekleştirmiştir. Rantı, denetleme kurumu ve kâr hırsıyla depremin değil kapitalizmin ortaya çıkardığı enkazı, kapitalistler çok da farklı olmayan biçimlerle yönetmektedirler.

Halkın ihtiyaçlarını esas alan halkın egemen olduğu bir sistem olmadıkça, kapitalizm yıkılmadıkça halk enkazın altında kalmaya devam edecektir.

BU SEFER DARALMASIN
1999 yılında “Depreme Dayanıklı Ülke” başlığıyla Nuray Mert, tartışmaların daraldığı yeri göstermesi ve diğer notları ile çok kıymetli bir yazı kaleme alıyor. Cogito dergisinin 20. sayısına yazdığı notları hatırlamakta fayda var:

Depremden sonra da aynı şey oldu. “Sistem çöktü”, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” teraneleri ortalığı kapladı, dışarıdan bakan biri; “İşte nihayet Türkiye’de yaşayanların aklı başına geldi” zannedebilir, ama tüm olanlardan sonra, Türkiye’de yaşayan birinin bu gözlemi yapması zor. Bu ani bilinçlenme ve duyarlık taşması olayına biraz daha yakından bakalım. Birden herkes, Marmara bölgesinin sanayi bölgesi seçilmesinin yanlış olduğunu, bölgedeki ve genelde Türkiye’deki binaların depreme dayanıklı yapılmadığını, bu tür ani felaketlere karşı hazırlıklı olunmadığını fark etti. Diğer taraftan, deprem, sivil inisiyatiflerin ne kadar önemli olduğunun ve kısmen de devletin eleştiriye ne kadar tahammülsüz olduğunun vurgulanması için bir vesile teşkil etti. Tüm bunlar, her şeyin aynen eskisi gibi devam edeceğinin olmasa da, şimdilik aynen devam ettiğinin kanıtları. Bu tür soruların ancak büyük bir yıkım olduktan sonra akla gelmesi meselesini bir yana bırakalım; görünen o ki, deprem olayı yine çok dar bir çerçeveye sıkışıp kalıyor; örneğin Marmara bölgesinin sanayileşmesini, sadece deprem nedeni ile değil, diğer nedenler, örneğin çevre kirliliği gibi diğer ekolojik nedenler, bölgeler arası dengesiz gelişme gibi sosyal nedenler çerçevesinde sorgulamaya ve tartışmaya kapı açılamıyor. Bu dar çerçeve bile daraldıkça daralıyor, bir noktadan sonra sadece Veli Göçer, Kızılay Genel Müdürü ve Sağlık Bakanı’nı içine alan dar bir kıskaca dönüşüyor.