Acaip- Mahir Ünsal Eriş

“Size daha çok söyleyeceklerim var. Ama şimdi bunlara dayanamazsınız.’’ 

YUHANNA

20 Ekim 1980 yılında Çanakkale’de doğan Mahir Ünsal Eriş, Trakya Üniversitesi Grafik Bölümü ve Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde eğitim aldı. Erken yaşlardan beri onu aşkın dilde çevirmenlik yapmaya başlayan Eriş, çeşitli dillerden çok sayıda kitap, makale ve öyküyü dilimize kazandırdı. İlk öykü kitabı ‘Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde’ 2012 yılında yayımlandı. İlk romanı ise 2015 yılında ‘Dünya Bu Kadar’ adıyla raflardaki yerini aldı. 60. Sait Faik Hikâye Armağanı’nın sahibi yazar Mahir Ünsal Eriş, farklı türlerde yeni eserler üretmeye devam ediyor. Son kitabı Acaip 2023 yılında okuyucuyla buluşan bir mektup-roman. 

“Flannery O’Connor, ‘Çocukluğundan sağ çıkabilmiş biri için anlatacak çok hikâye vardır.’ diyor, ben kendi durumumu da böyle görüyorum.” diyen Mahir Ünsal Eriş’in bu söyleminin cevabı niteliğinde “Acaip” romanı. Zira çocukluğuna dair her anı, her kokuyu, her tadı ayrı ayrı klasörlerde biriktiren, bütün ömrünü bir doğum lekesi gibi yoksulluk ve yoksunlukla geçiren, hayatının hikayesi hiç tanımadığı iki adam tarafından çizilen Samim’in hikayesinin şifresi dönüp dolaşıp çocukluğunda çözülüyor. Kitap bir aşk romanı çerçevesi çizse de romanın dehlizlerinde bir çocuğun gözlüklerini takıyoruz sıkça. Onun gibi hissediyor, onun gibi sorguluyoruz yaşananları. “Çocukluğum cennette geçmiş, büyüdükçe yeryüzüne inen bir merdivenin basamaklarını inmişim. Ama hâlâ da ayaklarım tam manasıyla yere erişti diyemem.” cümleleriyle tarif ediyor yazar yetişkinliği.

Gerçekten de Samim’in ayaklarının hiçbir zaman gerçek manada yeryüzüne dokunamadığını gözlemliyoruz. Edilgen tavrını ısrarla koruması bu tutumun yansıması olmalı. Hayat hiçbir hikâyenin yarım kalmasına izin vermiyor Güzin, diyor yazdığı mektuplarda sık sık Samim büyük aşkı Güzin’e. Tesadüflerle örülmüş gibi gösterilen olaylar silsilesinin bir yapbozun parçaları olduğunu öğrenmemiz bu nedenle sürpriz değil. Okuyucuya ‘az daha sabredin, bakın görün neler olacak’ mesajı veriyor yazar. Bunca tesadüfün zaman zaman damağımızda bir Yeşilçam tadı bıraktığını, yazarın bir ilişkinin kabuklarını soya soya bizi çekirdeğine ulaştırdığını söylemek isterim. Ancak pek çok klişeye ve alışılmış imkânsız aşk senaryosuna rağmen roman akıp gidiyor, yazar klişelerin içinde kendine has bir evren yaratmayı başarıyor. Bu başarısında yan karakterlerin hikayelerine yedirilmiş masalsı anlatıların rolü çok büyük. Yazar, matruşka bebekler gibi hikâye içinde yeni hikayelerin kapısını aralıyor bizlere. Değişik epizotlar, fragmanlar... Acaip, içimizde bir şeylerin şangırtıyla kırıldığını hissedeceğimiz türde bir aşk hikayesi, dünyanın farklı coğrafyalarından gelmiş, birbirinden garip insanların esrarengiz hikayeleriyle buluşturuyor bizleri. Karanlık denizler, ürkütücü maceralar, mitolojik figürler, korkunç mahluklar. Hepsi birbirinden "acaip" bu hikayeler, Ankara'nın en karanlık tarafında kalan olaylara karışıyor, içinde ne işler çevrildiğini anlayamadığımız bir çeviri bürosunda Samim ile Güzin'in sonsuz aşkına çevre oluyor. Mahir Ünsal Eriş, serinin ilk kitabı Gaip'te araladığı sır perdesinin ardından Acaip'le ilerliyor; eserini yürürken yazıyor adeta sandalyesine çakılı kalarak değil. İki kitap arasında kurulan bağlantılar okuyucuda müthiş bir haz yaratıyor, burada yazarın kıvrak zekasına şapka çıkarıyorsunuz. ‘Acaip’ ilk olarak sesli kitap olarak Beyti Engin’in yorumuyla okuyucuyla buluştu. Ancak siz de benim gibi dukunup koklayarak kitap okuyanlardansanız bir an önce kitabı edinmenizi tavsiye ederim. 

Hoşça ve kitapla kalmanız dileğiyle...

KİTAP SAYFASINI GÖRÜNTÜLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ 

***

Hazırlayan: Emel Kadör

Zeytindağı  -   Falih Rıfkı Atay

Tanin gazetesinin genç yazarlarından Falih Rıfkı Atay; bir Osmanlı  subayı olarak 1. Dünya Savaşı’nda (1915)  Kudüs’te Zeytindağı tepesinde bulunan 4. Ordu Karargahına gönderilir.  İttihat ve Terakki’nin üç önemli adından biri olan Cemal Paşa’nın yaveri olur. Savaş boyunca o bölgeyi, Arap topluluklarını, onların Osmanlı ile ilişkilerini gözlemleme fırsatı bulur. Kitap Fatih Rıfkı’nın orada yaşadığı, gördüğü, tanık olduğu olayları, izlenimleri içeriyor. Önsözde kitabı neden yazdığını şu cümlelerle açıklıyor Atay: “Biz Osmanlı İmparatorluğu’nun son gençleriyiz. 1914’te üç, beş, yedi yaşında bulunan çocuklar, yeni Türkiye’nin gençleri olmuşlardır ve hatıralarında imparatorluktan hiçbir iz kalmamıştır. İşte onlara, saltanatı, Suriye’de, Filistin’de, Hicaz’daki son yıllarını anlatmak istiyorum”. 110 yıl önceyi anlatıyor yazar.  I. Dünya Savaşı, her cephede kan kaybeden bir ulus, liyakatsiz kadrolar, dağıldığının farkında olmayan bir imparatorluk ve o imparatorluğu yıkıma götüren son darbeler. İttihat ve Terakki devrinde, ileri gelenlerinin iktidardan en iyi faydalanan kişiler olduklarını ve o sorumsuz adamların İttihat ve Terakki’yi soysuzlaştırdıklarını yazıyor Atay. “Devlet kuvvetlerinin yerini şahsi kuvvetlerin almasını” eleştiriyor. Kudüs’te gördükleri karşısında “Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz, Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türk ne de Türkçe geçiyor.” diyor. Orada azınlık olmak Türk olmaktan yeğdir, çünkü onlardan vergi alınmaz. Bürokrasi bile ya tam Arap ya da yarı Arap’tır. Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş Ortadoğu coğrafyasının tüm şehirlerinde, çöllerinde bayrağı vardır. Ama hiçbir aidiyet taşımayan yerel toplulukların güvenliği, refahı, imarı için Anadolu’dan esirgenen para ve altınlarla korunmaya çalışılan bir bayraktır bu.  Ne için orada olduklarını bilmeyen yoksul Anadolu çocuklarının çöllerde canlarını vererek taşıdıkları bir bayraktır bu. Fahrettin Altay gerçekçi bir gazeteci yazar. Üst düzey yöneticilerin Suriye ve Filistin’de Osmanlı egemenliğinin yerleşmemiş olduğunu göremediklerini anlatır. Çünkü Osmanlı, oraların yabancısıdır, oraları tanımamaktadır ve en önemlisi din kardeşliğinin egemen olmak için yeterli olduğunu düşünen bürokratlar ve paşalar tarafından yönetilmektedir. Oysa buralarda egemenlik kurmaya çalışan İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar oradaki halkı, oradaki siyasi gelişmeleri çok dikkatli ve planlı bir şekilde takip etmektedir. “Çöl bedevilerinin altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktur. Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük bir kudret girmemiştir. Para uğruna yapılmış her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir” diye yazar Atay.  Buraları Osmanlılaştırma fikrine saplanan Cemal Paşa bu amaçla Beyrut’ta, Halep’te;  Amerikan ve Fransız kolejlerine benzeyen Türk kolejleri açmak için Halide Edip’ten yardım ister,  o da kabul eder bir öğretmen ekibi ile yola çıkar. Halide Edip’in anılarında anlattığı gibi İstanbul’dan Suriye’ye giden tren yolu üzerinde Konya istasyonu bir sefalet sahnesi, Pozantı istasyonu bitmemiş binalarıyla perişan bir halde olduğundan Ulukışla’ya atlarla devam edilir. Beyrut, Lübnan ve Şam’da modern okullar açılır. Ne yazık ki iki yıl sonra savaşın kaybedileceği anlaşılınca 4 Mart 1918’de Cemal Paşa, Halide Edip, 4. Ordu oradan ayrılmak zorunda kalır. Onca can, emek, para Arap topraklarına bırakılmıştır. Hüsrana uğrayan Cemal Paşa dönüş yolunda şu sözleri söyler: “Keşke buralarda vazife alsaydım!” Ne geç bir itiraf. Okudukça insanın içine batan bir diken oluyor satırlar. Ne olurdu onca emek ve para Anadolu’ya, oradaki çocuklara harcansaydı?

Mütareke yılları. Cemal Paşa’ya sorar Y.K., “Paşam söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?” diye.

Cemal Paşa yanıtlar, “Aylık vermek için. Hazine tamtakırdı”. Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun sonu böyle biter, diye yazmış Fahrettin Altay. Biten bir imparatorluktan bir cumhuriyetin fitilini de bir başka asker ateşleyecekti. O günlerde maliye yine durmuştu. Tarih Mustafa Kemal’e hükmünü söyletti. Vatan ve bağımsızlık için milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir. “Mustafa Kemal Büyük Harp’e girmek aleyhinde idi. Kafa ve sanat adamı olduğu için. Kurtuluş Harbi’ni bırakmak fikrinde asla olmadı: Vatan adamı olduğu için.” Zeytindağı, tarihe tanıklık eden ve bunları yalın bir dille anlatan bir eser.  İyi ki Fatih Rıfkı Atay  bu anılarını kaleme almış.  “Batış ve kurtuluş gibi, bir milletin tarihinde ikisi tek yüzyıl içine pek az defa sığmış olan ve yalnız biri milli tarihin bir büyük faslı olan iki hadiseyi dört-beş yıl içinde görüp geçirmiş, en büyük acıyı ve en büyük milli sevinci tatmış olanların hikayeleri okunmaya değer.”

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

“İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:

“Benim Ahmet’i gördünüz mü? diyor.

Hangi Ahmet’i, yüz bin Ahmet’in hangisini?

Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:

“Bu tarafa gitmişti”, diyor.

“O tarafa? Aden’e mi,  Medine’ye mi,  Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı? Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit mi, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini görsen, ona sen de soracaksın:  “Ahmet’imi gördün mü?

Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in, her şeyi gördü. En alasından cehennemi gördü.  Ahmet’ini ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik.”

***

Anne baba kütüphanesi

Hazırlayan: Doç. Dr. Ümüt Arslan | Uzm. Psk. Danışman Öznur Aydın | Psikolog Seray Bingöl 

En iyi boşanma kitabı

Çocuklarını Seven Anne-Babalar İçin Beş Ders 

“Evlilikler biter, aile değil.”

Boşanma, çiftler arasındaki evlilik ilişkisinin resmi olarak sona ermesi olarak tanımlanır. Ancak çiftlerin aile içindeki ilişkileri ve ebeveynlik rolleri genellikle devam eder. Ebeveynler için romantik süreçten, iş ortaklığı sürecine oldukça zorludur. Bu süreçte en önemli şey çocukların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarının dikkate alınmasıdır. Boşanma süreci, çiftlerin yeni bir hayata başlamak için adım atmalarını ve olumlu bir şekilde ilerlemelerini sağlayacak destek ve rehberlik gerektirebilir.

İşte “En İyi Boşanma Kitabı Çocuklarını Seven Anne-Babalar İçin Beş ders” bu amaçla yazılan harika bir kitap!

Bu kitap, evliliğin sona ermesiyle ilgili karşılaşılan zorlukları anlamak ve bunlarla başa çıkmak için bir kılavuz niteliğinde. Boşanma sürecindeki duygusal ve pratik zorlukları ele alırken aynı zamanda bu süreci yönetmek ve süreç üzerinde kontrol sağlamak için de okuyuculara adım adım rehberlik etmektedir. Kitapta, boşanma sürecinin duygusal yönlerini anlamak için psikolojik yaklaşımlar sunulmuş ve duygusal iyileşme için stratejiler önerilmiştir. Aynı zamanda, boşanma sırasında karar vermeniz gereken önemli meselelere ışık tutulmuştur. Pratik önerilerle dolu olan kitap, çocuklarla ilgili meselelerden mali konulara kadar geniş bir yelpazede bilgi sunar. 

Boşanma ile ilgili hukuksal prosedür genellikle bellidir. Ancak bu sürecin devamında genellikle ebeveynlerin neler yapacağı, sürecin sağlıklı bir şekilde nasıl yönetilmesi gerektiği oldukça kafa karıştırıcı olabilir. Kitabın içerisinde boşanma sürecinin sancısını azaltmak, ebeveynlere yol göstermek amacıyla etkinlikler yer almaktadır. Bu etkinlikler, boşanma sonrası ebeveynlerin sağlıklı iletişim kurabilmeleri ve çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını anlamalarını sağlamak amacıyla hazırlanmıştır. 
“Çocuklarını Seven Anne-Babalar için Beş Ders” adıyla oluşturulan bu kitap; çocukların duygusal durumlarını anlamak, onları sorumluluk almaya teşvik etmek, çatışmaları etkili bir şekilde çözmek, esneklik ve iş birliği yeteneklerini geliştirmek ve son olarak da güvenilir ve sağlıklı ilişkiler kurmayı desteklemektir. 

Çocuğunu seven her ebeveyn için rehber niteliğinde olan bu kitap alanın öncüsü olması nedeniyle de harika bir kitap! Keyifli okumalar.

John Sommers- Flanagan, Rita Sommers- Flanagan ve Ümüt Arslan; Nobel Yayınları; 135 Sayfa; 2023

***

Hikâyelerin Büyüsü


Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma… Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, ‘ona’ gitmek için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

Korkuyu Beklerken – Unutulan | Oğuz Atay

***

Yazarın büyüsü

Türk romanının sorunu kişiliktir. İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemi henüz kavranamamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir. Diyalektik gibi gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. (…) Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi ne kendini ne gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur. Kendilerinden yirmi yıl önce yaşamış bir romancıdan yirmi yıl ilerde olduğunu düşünme yanılgısıdır. Kötü romanları büyük sözlerle yutturacağını sanma yanılgısıdır.

Oğuz Atay

***

Uykudan önce

Bu sayıda tanıtacağımız kitap ‘BAY KOCABURUN VE SİHİRLİ FASULYE’

Hani her şeyi merak edip her ise burnunu sokanlar vardır ya. İşte Bay Kocaburun da öyle biri. Bir paket görse içinde ne olduğunu merak eder. Ne kadar meraklanırsa, o ise o kadar çok burnunu sokar. Paket başkasına gelmiş olsa bile, Bay Kocaburun onu açmadan duramaz. Mutlaka içine bakmak ister.
İste merakına böyle yenilir daima. 

Okuyun, neleri merak ettiğini görün. 

Bay Kocaburun ve sihirli fasulye | Roger HARGREAVES
                                                                                                             


 

Editör: Duygu Kaya