Nergis SELİ- Pippi Uzun Çorap Astrid Lindgren tarafından 1945 yılında yazıldı. Dünyanın büyük bir yıkımdan henüz çıktığı zamanlardı. George Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabı aynı yıl yayımlandı. Henrich Böll, Wolfgang Borchert bu yıkıcı etkiyi edebiyatlarında en açık gösteren yazarlardan. Onların çok uzağında, Uzak Asyada, Japonya’da kaybedenler kulübü ses veriyordu, Kobo Abe, Yukio Mişima.

Birçoğundan haberdarız, birçoğunu okuduk. Yıkım edebiyatını biliyoruz. Peki çocuk edebiyatından bir eserin aynı dönemin, aynı yıkımın, aynı acıların ve aynı var oluşun eseri olduğunu ne kadar biliyoruz?

Lindgren’ın bu kitabı, kızına doğum günü hediyesiymiş. Tuhaf bir durum. Kızına kitap yazması ya da ona kitabını hediye etmesi değil tuhaf olan. Tuhaf olan böyle bir zamanda, böyle bir kitap yazıp bu kitabı kızına hediye etmesi. Çünkü birçoğumuz çocuklarımız düştükleri zaman yerden kendi başlarına kalkmalarına bile olanak sağlamıyoruz. Çocuklarımız donlarını kendi başlarına giyemiyorlar, atletlerini ve kazaklarını ve pantolonlarını da. Çocuklarımızın kendi başlarına çoraplarını giymelerine tahammülümüz yok. Beklemek istemiyoruz, bekleyecek zamanımız yok. Bizim çocuklarımızın kendilerini var etmelerine izin verecek, ortam sağlayacak ne zamanımız var ne de sabrımız. Savaştan henüz çıkmadık ama aslında büyük bir savaşın içindeyiz. Hepimiz bunun farkındayız belki ama kaçımız bunu reddetmeden hayatlarımızı buna göre yaşıyoruz?

Kimseyi yermeye çalışmıyorum. Tek bir amacım var, o da hepimizi toptan gömmek. Buraya bir gülen yüz emojisi eklemenizi rica ediyorum çünkü artık edebiyatımız bile emojilerin esiri…

Bilmeyenler için biraz Pippi’yi anlatmak isterim. Pippi’nin annesi o daha küçükken ölmüş, babası denizlerde kaybolmuş, tek başına bahçeli bir evde, maymunuyla ve atıyla yaşayan yalnız bir kız çocuğu. Bu kadarı bile toplumun onu kabul etmemesine kafiyken o, okula da gitmez, çorapları uyumsuzdur ve atını tek eliyle havaya kaldıracak kadar güçlüdür, hatta o dünyadaki en güçlü kızdır! Bir şeyler bulucusudur ki bu onun en sevdiğim özelliği çünkü hayatta bir şeyler bulucusu olmak kadar güzel az iş vardır. Günlerce uyumadan yaşamıştır, art arda 43 takla atabilir ve kimse ona ne yapacağını söyleyemez!

Pippi Uzunçorap benim bu hayattaki en büyük idolümdür. Bu ben küçükken de böyleydi ve hala değişmedi. Çocuklarıma Pippi gibi uyumsuz çoraplar giymelerini salık veririm. Sanırım bu onlara bırakacağım en büyük miras olacak. Diğer şeylerin çoğunu hatırlayacaklarını zannetmiyorum. Ama bence bunu asla unutmayacaklar. Çok şey bekliyoruz kendimizden de çocuklarımızdan da! Belki de hayattaki en güzel şeylerden biridir uyumsuz çoraplarla gezmek ya da atletimizi kazağımız üzerine giymek; yani aslında mizahı, espriyi, beraber gülebilmeyi, biraz komiklik yapmayı, kendimizle dalga geçmeyi ihmal etmemek. Pippi Uzunçorap bu yüzden çok güzel bir kitap, savaşın içinde doğmuş ve yine de gülümseyen bir kitap. Ve tabii ki mizahın en güçlü silahına da sahip. Güldürürken düşündüren; sistemi, toplumu, yargıları eleştiren bir kitap. Ve tam da bu yüzden çok değerli bir çocuk kitabı çünkü toplumun itaat kültürüyle yetişen çocuklarımızın kulağına, dilerlerse özgür olabileceklerini, savaşçı, cesur, komik, aykırı olabileceklerini fısıldıyor.

Geçtiğimiz günlerde, bir ilk okul öğrencisinin sınıf annesiyle tartışmasına tanık olduk. Hemen sonrasında uygulama kaldırıldı bakanlık tarafından. Olayın nasıl geliştiğini, iç yüzünü tam bilmiyorum ancak küçük bir çocuğun, otoriteye, baskıya baş kaldırması, yanlış bulduğu bir durum karşısında kendisini savunabilmesi takdir edilesi.

Bizim toplumumuzda; itaat, sessiz kalma, hakkını savunmama saygıyla karıştırılıyor ne yazık ki! O yüzden çocuklarımızı bilhassa Pippi gibi karakterlerle tanıştırmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yaşasın Pippi Uzunçorap, yaşasın uyumsuz çoraplar, özgür çocuklar!

HİKAYELERİN BÜYÜSÜ


Adam, sabah kahvaltısını hazırlarken, hayatında ilk kez şarkı söylemişti: Kaptan bana da haber ver/ Demir alırken/ Ben de seninle geleceğim / Bu sabah erken…
Kadın, kocasının çıldırdığını düşünmüştü önce. Ama kulağına kocasının neşeli şarkıları çarpınca, yaşlı kadının kafası iyice karışmıştı. Yine de o sabahki kokusunu, olduğu güne dek hiç unutmadı. Hele ürkek adımlarla mutfağa girdiğinde, kocasının ona söylediği ilk söz! Yaşlı adam tam altmış bir yıllık gözlerini ona çevirmiş, yumuşak “Gelsene sevgilim,” demişti. Bu, yaşlı çiftin dünyasını sarsan bir devrim olabilirdi olsa olsa. Ama adam kahvaltıdan sonra ona şöyle bir bakmış ve “O kadar sevinçliyim ki,” demişti, “evimizi bir kaplumbağa gibi sırtlayıp götürebilirim”

Faruk Duman-Seslerle Başka Sesler
                                                                                                              

YAZARIN BÜYÜSÜ

Sanatın her koşulda devrimci bir yaklaşım sergilediğini net biçimde söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Sanat, sanat üreten kişinin aracıdır. Bununla birlikte, bir kere ortaya konduktan sonra kuşkusuz bir iletişim süreci başlatır. Caddede her gün sokak ressamlarının duvar çalışmalarıyla karşılaşırız sözgelimi… Bu bize yolda yürürken bile sanatın iletişimsel işlevine tanık olabileceğimizi gösterir. Peki bu iletişim ne işe yarar? Düşüncemizi aktarmanın yollarından biri sanattır. Ama bu düşünce her zaman devrime yol açmaz. Devrimci sanat, örneğin Gezi’de sanatçı sokağa çıktığı zaman söz konusu edilebilir.

Faruk Duman

UYKUDAN ÖNCE

Bu sayıda tanıtacağım kitap, ‘Sabırlı Ol Miyuki’. Yazarı Roxane Marie Gavıez. Okuduğunuzda sabırlı olmanın, mücadele etmenin önemini bir kez daha fark edeceksiniz. Kitap Nesin Yayınevi’nden çıkmış.

Yeryüzü mavi, ay turuncu... İlkbaharın ilk gününde, henüz açmayan bir çiçeği açtırmaya çalışıyor küçük bir kız çocuğu. "Sabırlı ol!" öğüdü bir kulağından girip diğerinden çıkıyor, tüm çocuklar gibi. Bazen aradığını bulmak için koşmak değil durmak gerektiğini anlaması için epey yol alması, çok koşup çok yorulması gerekli. İşte bu kitaptaki, o yolculuğun hikâyesi.

Sabırlı Ol Miyaku-Roxane Marie Gaviez
                                                                                                           

Modernizm, Öteki ve Roman: Yazarların çağa dair sorgulamaları ve şiddet izleri

Erinç BÜYÜKAŞIK- Edebiyat, insan deneyimini anlama ve ifade etme yolunda bir pusula gibidir. Her çağ, kendi özgün sorgulamaları ve sorunlarıyla gelir. 20. yüzyılın başlarında, modernizm adını verdiğimiz edebi hareket, geleneksel anlatı tekniklerini sorgulayarak insan deneyimini derinlemesine inceledi. Ancak modernist yazarlar, sadece "öteki" kavramını sorgulamakla kalmadılar; aynı zamanda çağlarının şiddet ve savaş izlerini de eserlerine taşıdılar.

Modernist hareketin öncülerinden biri, "öteki" kavramını merkeze alan bir dönemdi. "Öteki", toplumsal dışlanma, ayrımcılık ve yabancılaşma gibi pek çok yönü içeren bir kavramdır. Modernist yazarlar, ötekinin deneyimlerini anlatarak onları daha görünür kılmayı ve toplumsal değişimi teşvik etmeyi hedeflediler. Ayrıca, modernist yazarlar, ötekinin bakış açısını merkeze alarak onların insanlıklarını vurguladılar. Bu, modernizmin temel amaçlarından biriydi. Bunu daha da derinleştirmek için Franz Kafka'nın "Dönüşüm" eserinden bir alıntı ekleyebiliriz:

"Gregor Samsa bir sabah tuhaf bir rüya görmüş, uykusundan uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmuştu. Bu dönüşüm, hem kendi içsel çatışmalarının bir yansıması hem de çağın anlamsızlığına karşı bir isyandı.”

Modernizm ve Romanlar: Şiddetin İzleri

Modernist romanlar, çağın şiddet, savaş ve toplumsal çatışmalarının izlerini taşıdı. Özellikle Kafka, Dostoyevski ve Albert Camus gibi yazarlar, bu izleri kahramanları aracılığıyla aktardılar.

Franz Kafka'nın eserlerinde, insanın varoluşunun absürd ve anlamsız doğasına odaklanılır. Özellikle “Dönüşüm”de, başkarakter Gregor Samsa'nın içsel çatışmaları ve yabancılaşması, çağın anlamsızlığının bir yansımasıdır. Ayrıca, Kafka'nın eserlerinde toplumsal normlara ve otoriteye karşı çıkan bireylerin deneyimleri şiddet ve otoriterlik temalarını vurgular. Bunu pekiştirmek için Kafka'dan başka bir alıntı ekleyebiliriz:
"Aynı insanlar aynı kuralların kendileri için ne kadar anlamsız olduğunu anlamalıdırlar.”

Fyodor Dostoyevski, modernizmin öteki temasıyla birleştirildiğinde, "Suç ve Ceza" gibi eserlerinde suçlu bir öteki karakterin iç dünyasını inceleyerek onun insanlığını vurgular. Dostoyevski, aynı zamanda toplumsal şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını irdeledi. Şiddetin, insanların ruh hali ve toplumsal değerler üzerindeki etkileri eserlerinde görünürdür. Dostoyevski'den bir alıntıyla bu fikri pekiştirelim:
    "Bir suçlu için adalet ancak suçlunun iç dünyasında bulunabilir.”
    Albert Camus, modernizm ve varoluşçuluğu birleştiren önemli bir yazardır. "Yabancı" adlı eserinde, başkarakter Meursault, savaş sonrası dönemin yabancılaşmasını ve anlamsızlığını yansıtır. Savaşın yarattığı travma ve toplumsal kopuş, kahramanın içsel dünyasına yansır ve Camus'un eserlerinde vurgulanan şiddet temasını destekler. Camus'dan bir alıntıyla bu düşünceyi güçlendirelim:
"Hiçbir şeyin anlamı yok, hiçbir şey önemli değil, bu yüzden her şey serbest."

Savaş ve katliamlar, insanlık tarihinde en karanlık anılarına işlemiş, acıların ve yıkımın sembolleri olmuştur. Ancak bu travmatik deneyimler, aynı zamanda edebiyatın güçlü bir ilham kaynağı olmuştur. Edebiyat, savaşın ve katliamların insan deneyimini anlama ve ifade etme yolunda önemli bir rol oynamıştır.

Savaş ve katliamların izleri, edebiyatta farklı şekillerde kendini gösterir. Savaş, birçok savaş romanının ve hikayesinin merkezinde yer alır. Özellikle I. ve II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, savaşın yıkıcı etkilerini ve insanların deneyimlerini anlatan eserler büyük ilgi görmüştür.

Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" ve     Leo Tolstoy'un "Savaş ve Barış" gibi eserler, savaşın dehşetini anlamak için edebiyatın gücünü kullanır. Ernest Hemingway'den bir alıntıyla bu düşünceyi güçlendirelim: "Savaşın ortasında insanların nasıl hayatta kaldığını anlamak, bir yazarın en büyük görevidir.”

Savaş sırasında veya sonrasında yaşanan deneyimlerin öznel bir şekilde ifade edildiği anılar ve günlükler, savaşın insana olan etkisini açığa çıkarır. Anne Frank'ın "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" ve Primo Levi'nin "Bir Otomobilin Son Günü" gibi eserler, savaşın şahitleri olarak insanların hikayelerini kaydeder. Primo Levi'den bir alıntıyla bu fikri pekiştirelim: "Savaşın insan üzerindeki etkisi ölçülemez. Ancak savaşı yaşayanlar, bu etkiyi anlamak için sözler bulmaya çalışırlar.”

Savaş ve katliamların ardından ortaya çıkan şiirler ve edebi denemeler, duygusal derinlik ve düşünsel bir boyut sunar. Wilfred Owen'ın "Dulce et Decorum Est" gibi şiirleri, savaşın vahşetini dile getirirken, Jean-Paul Sartre'ın "Varoluşçuluk Nedir?" gibi eserleri savaş sonrası bir toplumun travmasını işler. Wilfred Owen'dan bir alıntıyla bu düşünceyi güçlendirelim: "Savaşın cehennemini yaşayanlar, savaşın anlamını en iyi anlayanlardır.”

Ernest Hemingway, Leo Tolstoy ve Jean-Paul Sartre gibi büyük yazarlar, savaşın ve katliamların anlatısına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Savaşın yıkıcı etkileri ve insanların direnişi, bu büyük yazarların eserlerinde derinlemesine işlenir ve okuyucuları insan deneyimini daha iyi anlamaya yönlendirir.

Ernest Hemingway, savaşın ardından yaşanan travmayı ve insanların ruhsal çatışmalarını "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" gibi eserlerinde cesurca ele almıştır. Hemingway'in dilindeki sadelik, savaşın karmaşıklığını yansıtarak okuyuculara derin düşünceler sunar. Leo Tolstoy, "Savaş ve Barış" adlı epik romanında savaşın gerçek yüzünü gözler önüne serer. Savaşın yıkımının yanı sıra insanların içsel çatışmalarını ve ahlaki sorgulamalarını derinlemesine inceler. Jean-Paul Sartre, varoluşçuluk felsefesini kullanarak savaş sonrası dönemin insanlarının özgürlük ve sorumluluk konularını irdelemiştir

Savaş ve katliamlar, insanlığın en karanlık anılarıdır. Ancak bu trajik olaylar, edebiyatın gücü sayesinde insan deneyimini anlama ve ifade etme yolunda bir araç hâline gelir. Edebiyat, savaşın ve katliamların insanların ruhlarına ve toplumlarına nasıl zarar verdiğini anlamamıza yardımcı olur. Aynı zamanda, gelecekte benzer felaketlerden kaçınma umudu taşır. Edebiyat, insanlığın acısını ve dayanıklılığını yansıtan bir aynadır ve bu nedenle savaşın ve katliamların ışığında önemli bir rol oynar. Büyük yazarların katkısı, bu trajik olayların anlatısını zenginleştirir ve insanların geçmişten ders çıkarmasına, acıları anlamasına ve geleceğe umutla bakmasına yardımcı olur. Edebiyatın bu büyülü dünyası, savaşın izlerini taşıyan bir ayna gibi insanlığın önüne konur ve insanların geçmişi anlamasına, şimdiyi anlamasına ve geleceği şekillendirmesine yardımcı olur.

Modernizm, öteki kavramını vurgulayarak edebiyatta önemli bir dönüşümü temsil ederken, aynı zamanda çağın şiddet, savaş ve toplumsal çatışmalarının izlerini de taşıdı. Modernist yazarlar, kahramanları aracılığıyla bu izleri derinlemesine incelediler ve insan deneyiminin karmaşıklığını yansıttılar. Bu temalar, okuyuculara çağın gerçeklikleriyle yüzleşme fırsatı sundu ve insanlığın anlamsızlık, yabancılaşma ve içsel çatışmalar gibi evrensel sorunlarını derinlemesine düşünmeye yöneltti. Bu nedenle, modernizm ve edebiyatın gücü, çağın çalkantılarına ve insanların deneyimlerine ayna tutma amacını başarıyla gerçekleştirdi.