Ordu’nun Fatsa ilçesinin ilk ve tek sosyalist belediye başkanı, ‘Terzi Fikri’ lakaplı Fikri Sönmez’in hayatı, “Fikrinle Yüzleşebilir Misin?” adlı oyunla tiyatro sahnesine taşınıyor. Sönmez’i hem anmak hem de daha yakından tanımak amacıyla sahneye konan oyun; 22 Eylül’de İstanbul Trump Sahne’de, 10 Kasım’da ise İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde seyirciyle buluşacak. Yasemin Oluk, sanat yaşamları boyunca modellik, müzik ve reklam sektöründeki başarılı üretimleriyle dikkat çeken, oyunun hem yapımcılığını hem de baş rollerini üstlenen Cevahir ve Hüseyin Önder kardeşler ile İz Gazete okurları için söyleşti.

“HİKAYEMİZ FATSA’DA BAŞLADI”
Öncelikle sizleri daha da yakından tanıyarak başlayalım. Tek yumurta ikizi birbirinden yetenekli iki kardeş. Kabataş Erkek Lisesi’ni kazanmanız ile birlikte İstanbul hayatınız başlıyor ve modellikten, müziğe, müzikten reklam sektörüne ve en sonunda “esas aşkınız” olarak gördüğünüz tiyatro sanatına kadar uzanan rengârenk bir serüven. Sizler nasıl tanıtırsınız okuyucularımıza kendinizi?
CÖ: Bizim hikâyemiz Fatsa’da başladı. İlk ve ortaokulu Fatsa’da okuduk. Lise yıllarında ise İstanbul’a gelerek Kabataş Erkek Lisesi’nde eğitim gördük ve bu köklü okuldan mezun olduk. Üniversite döneminde yollarımız eğitim anlamında biraz ayrıldı. Ben iletişim alanında reklamcılık eğitimi alırken, Hüseyin turizm bölümünü bitirdi. Ama aslında üretim ve sahneyle olan bağımız tam da bu yıllarda güçlenmeye başladı. Üniversite döneminde modellik yaptık; Türkiye’nin önemli markalarının reklamlarında ve kampanyalarında yer aldık, marka yüzü olduk. Bir süre Paris’te de modellik kariyerimizi sürdürdük. 1995-96 yıllarında müziğe yöneldik ve 10 şarkıdan oluşan bir albüm çıkardık. Ardından Türkiye turnesine çıktık; Türkiye’nin pek çok önemli mekânında, gece kulüplerinde ve sahnelerinde konserler verdik. Müzik yolculuğumuz Türkiye’yle de sınırlı kalmadı; Almanya, Viyana ve İsviçre gibi Avrupa’nın farklı noktalarında sahne aldık. 2002 yılında ise kendi reklam ajansımız ‘İkiziz’i kurduk. Yıllar boyunca Türkiye’nin önemli markalarının kreatif süreçlerini yönettik. Bir taraftan ajansın yöneticiliğini yaparken, diğer taraftan yaratıcı ekibin başında bizzat üretmeye devam ettik. Çünkü biz her zaman yazmayı, yeni fikirler geliştirmeyi ve bir şey üretmeyi sevdik. Bu üretme isteği bizi sonunda tiyatroya taşıdı. Yaklaşık üç yıl önce ilk oyunumuz ‘İkiziz Birden’i yazdık ve sahneledik. Bizim için amatör bir ruhla, büyük bir heyecanla ortaya çıkarılmış profesyonel bir işti. Ardından Gani Müjde’nin yazıp yönettiği “Aynı Çatı Altındayız” ile seyirci karşısına çıktık. Şimdi ise üçüncü oyunumuz “Terzi Fikri” ile sahnedeyiz. Bu oyun önceki iki çalışmamızdan çok farklı bir yerde duruyor. Çünkü bu kez gerçek bir yaşam öyküsünden, bir biyografiden yola çıkıyoruz ve ilk kez dram türünde bir eserle seyircinin karşısına çıkıyoruz. Bu nedenle heyecanı da sorumluluğu da bizim için çok daha başka. Biz sahneyi seviyoruz. Tiyatroyu, anlatmayı, yazmayı, üretmeyi ve seyirciyle aynı duyguda buluşmayı seviyoruz. Belki de bütün bu yıllar boyunca yaptığımız farklı işlerin bizi getirdiği yer tam olarak burası. Tiyatro, bugün bizim için yalnızca yaptığımız bir iş değil; kendimizi en gerçek ve en özgür hissettiğimiz alan.
“HER YAPTIĞIMIZ İŞ, BİR SONRAKİ İŞİMİZİ BESLEDİ”
Modellik, müzik, reklamcılık gibi farklı disiplinler arasında üretim sağlamak bugün ki tiyatro hayatınızı nasıl etkiledi?
HÖ: Aslında baktığımızda yaptığımız işlerin her biri kendi içinde sanatla ve özellikle görsel anlatımla ilişkiliydi. Bazılarında üretimin içindesiniz, bazılarında doğrudan sahnedesiniz; kimi zaman bir ürünü anlatıyorsunuz, kimi zaman bir şarkıyı yorumluyor, kimi zaman da bir hikâyeyi seyirciye aktarıyorsunuz. Ama hepsinin ortak noktası insanla ve seyirciyle iletişim kurmak. Modellikte kamera ve beden diliyle, müzikte sesinizle ve sahne enerjinizle, reklamcılıkta ise fikir ve hikâye üzerinden bir bağ kuruyorsunuz. Tiyatro da bütün bunların bir araya geldiği çok güçlü bir alan aslında. Geçmişte yaptığımız her işin bugün sahnede bize ciddi bir altyapı sağladığını düşünüyoruz. Özellikle sahne deneyimi, seyirci karşısında olmanın getirdiği özgüven, beden kullanımı ve anlatım becerisi tiyatroda çok işimize yarıyor. Elbette bütün bu disiplinlerin kendi kuralları ve farklı dünyaları var. Ama bizim yolculuğumuzda hiçbiri birbirinden kopuk olmadı. Her yaptığımız iş, bir sonraki işimizi besledi; her deneyim de bugünkü tiyatro yolculuğumuzun altyapısını biraz daha güçlendirdi.
“TÜRKİYE’DE SANAT ÜRETMEK KOLAY DEĞİL”
Tiyatro sanatıyla uğraşmaya nasıl karar verdiniz? Sadece oyunculuk yapmıyor aynı zamanda işin arka mutfağında da yer alıyorsunuz. İlk oyununuz ‘İkizi Birden’ sizin kaleminizden çıkmış ve aynı zamanda oyunlarınızın yapımcılığını da üstleniyorsunuz. Zorlukları ve güzellikleri nelerdir?
CÖ: Aslında tiyatroya başlamak bizim için bir anda verilmiş bir karar değildi. Reklamcılık mesleğimiz gereği zaten yıllardır yazan, düşünen ve üreten taraftaydık. Uzun yıllar boyunca ikiz olmakla ilgili yaşadığımız ilginç anıları da bir kenara not ediyorduk. Çünkü çevremizden sürekli ikizlikle ilgili sorular geliyordu. Başlangıçta bunları, ikizlerin merak edilen anılarından oluşan bir kitap haline getirmeyi düşünmüştük. Ama zaman içerisinde o notlar bir hikâyeye, hikâye de bir tiyatro oyununa dönüştü. Biz de bunu daha geniş bir kitleyle buluşturmanın en etkili yolunun sahne olduğuna karar verdik. Böylece ‘İkiziz Birden’ ortaya çıktı. Tiyatro yolculuğumuz da aslında böyle başladı. Sonrasında yaptığımız her yeni oyunda çıtayı biraz daha yükseltmeye çalıştık. Oyunculuğun yanında yapımcılığı da üstleniyoruz. Bunun oldukça zor bir tarafı var. Türkiye’de sanat üretmek zaten kolay değil; tiyatro yapımcılığı ise gerçekten çok daha meşakkatli bir alan. Ama sevdiğimiz bir işi yaptığımız için bu zorlukları mümkün olduğunca aşmaya ve oyunlarımızı seyirciyle en iyi şartlarda buluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü iyi bir tiyatro oyunu yalnızca oyunculukla ortaya çıkmıyor. Güçlü bir tekstin yanı sıra iyi bir sahne tasarımı, doğru ışık, ses, efekt, müzik ve teknik altyapı gerekiyor. Bunların her biri oyunun dünyasını tamamlıyor ve anlatmak istediğiniz hikâyenin seyirciye çok daha güçlü geçmesini sağlıyor. O yüzden işin mutfağında da mümkün olduğunca her ayrıntının doğru ve eksiksiz olması için uğraşıyoruz. Elbette yapımcılığın çok ciddi zorlukları var. Bazen sahneye çıkana kadar yaşadığınız süreç gerçekten yorucu olabiliyor. Ama oyun bittiğinde seyirciden gelen o alkış, bütün yorgunluğu ve yaşanan zorlukları bir anda unutturuyor. Belki de tiyatronun en büyük güzelliği bu: Aylarca verdiğiniz emeğin karşılığını, birkaç saniyelik ama çok gerçek bir alkışta hissediyorsunuz.

“ORTAK AKIL BÜYÜK BİR AVANTAJ”
İkiz olmanızın mizahi yeteneğiniz ve üretiminiz üzerinde katkıları nelerdir? Bir röportajınızda çocukluğunuzda doğum günlerinizde ikinize birden tek pasta, tek oyuncak, tek kıyafet alındığını söylemiştiniz. Şimdi ise ‘tek sahneye’ sahip olmak ikiniz açısından nasıl bir his?
HÖ: Aslında bu, uzun yılların getirdiği bir birikim. Doğduğumuz günden bugüne kadar hiç ayrılmadık; hayatın çok büyük bölümünde aynı yolları birlikte yürüdük, aynı işlerin içinde olduk. Bu birliktelik zamanla öyle bir noktaya geldi ki bugün bir ortamda birbirimizin ne söyleyeceğini, nasıl tepki vereceğini çoğu zaman önceden tahmin edebiliyoruz. Reklamcılık hayatımızda da bunun çok büyük katkısını gördük. Yıllar boyunca birçok reklam fikrine birlikte dokunduk. Bazen Hüseyin yazdı, bazen Cevahir; bazen biri bir fikri ortaya attı, diğeri onu geliştirdi. İkiz olmanın en güzel taraflarından biri de bu sanırım: Birinin düşünmediği noktayı diğeri tamamlayabiliyor. Bazen de aynı anda aynı şeyi düşünebiliyoruz. Bu ortak akıl üretim sürecinde gerçekten büyük bir avantaj. Sahneye geldiğimizde ise bu bağ daha da görünür hale geliyor. Şimdiye kadar kurguladığımız oyunların önemli bir kısmında ikizliğin sağladığı doğal ritmi, mizahı ve karşılıklı refleksi kullanabildik. Bir anlamda ‘bir elmanın iki yarısı’ olma halini sahneye taşıyoruz. Bu da hem oyunun mizahına ayrı bir katman ekliyor hem de metni başka bir boyuta taşıyor. İkizlik bizim için yalnızca biyolojik bir bağ değil; aynı zamanda bir anlatım dili, bir sahne ritmi ve üretim biçimi. Bugün oyunlarımızı da büyük ölçüde bu ortak hafıza ve ortak refleks üzerinden kuruyoruz. Çocukken ikimize birden tek pasta, tek oyuncak ya da aynı kıyafetin alınması belki o zaman bize çok doğal geliyordu. Bugün ise aynı sahneyi paylaşmak bunun çok daha anlamlı bir karşılığı gibi geliyor. Çocukken birçok şeyi paylaşarak büyüdük; şimdi de sahneyi, hikâyeyi ve alkışı birlikte paylaşıyoruz. Bizim için bunun duygusu gerçekten çok başka.
“GANİ MÜJDE’YLE ÇALIŞMAK OKUL GİBİYDİ”
İkinci oyununuz usta sanatçı Gani Müjde’nin kaleminden çıkıyor ve aynı zamanda yönetmenliğini de yine kendisi üstleniyor. İyilik ve kötülük, şeytan ve melek temaları altında aslında bıçak sırtı bir konusu var oyunun. Oyunda sizin dışınızda ölümün kenarında olan genç bir kadın da var. O oyunun yolculuğu nasıldı sizce?
CÖ: İlk oyunumuzdan sonra ikinci oyunda çıtayı biraz daha yükseltmek istedik. Gani Müjde’yi ‘İkiziz Birden’i izlemeye davet ettik. Oyunu izledikten ve bizi sahnede gördükten sonra, deyim yerindeyse bize nasıl bir “kıyafet dikeceğine” karar verdi. Aslında Melek ve Şeytan fikri başlangıçtan beri bizim çok istediğimiz bir şeydi. İki zıt karakteri, iyilik ve kötülük üzerinden sahnede karşı karşıya getirme düşüncesi bize aitti. Çıkış noktamız da şuydu: Her iyiliğin içinde biraz kötülük, her kötülüğün içinde de biraz iyilik olabilir. Çünkü hayatta hiçbir şey tamamen siyah ya da tamamen beyaz değil. Gani Müjde bu fikri aldı, kendi kalemiyle geliştirdi ve çok güçlü bir metne dönüştürdü. Ardından yönetmenliğini de üstlenerek oyunun sahnedeki dünyasını kurdu. Bizim için Gani Müjde gibi hem yazarlığı hem yönetmenliği konusunda çok büyük tecrübeye sahip bir ustayla çalışmak başlı başına bir okul gibiydi. Oyunculuk açısından da sahne disiplini ve metne yaklaşım konusunda da bizi geliştiren çok önemli bir süreç yaşadık. Sonuçta sahneye hem anlatmak istediğimiz fikri taşıyan hem de bizim için çok özel bir yerde duran bir oyun çıktı. ‘Aynı Çatı Altındayız’ bizim için yalnızca ikinci oyunumuz değil, tiyatro yolculuğumuzda bizi bir sonraki aşamaya taşıyan çok değerli bir deneyim oldu.
“TERZİ FİKRİ'NİN HİKAYESİNE DIŞARIDAN BAKAMAYIZ"”
İki başarılı komedi oyununun ardından Türkiye solunun efsane isimlerinden biri olan namı diğer “Terzi Fikri” yani zamanın Fatsa’sının ilk ve tek sosyalist belediye başkanı Fikri Sönmez’i anlatan ‘Fikrinle Yüzleşebilir Misin?’ adlı oyununuzu sahneye koyuyorsunuz. Fikri Sönmez’i anlatmak, anmak, yaşatmak - ki fikirleri ve insanlarda bıraktığı izle bu topraklardan hiçbir zaman silinemedi - nasıl oldu da yüreklerinizde belirdi?
HÖ: Aslında bu fikir bizde birdenbire ortaya çıkmadı; yıllardır içimizde vardı. Çünkü biz Fatsa’da büyüdük. Fikri Sönmez bizim için yalnızca sonradan okuyup araştırdığımız tarihsel bir isim değil. Çocukluğumuzdan kalan çok gerçek bir hatıra aynı zamanda. Dokuz yaşındaydık. Sesini duyduk, onu canlı gördük, dükkânına girdik. O yılların Fatsa’sına, insanlarına ve atmosferine çocuk gözümüzle de olsa tanıklık ettik. Bu yüzden Terzi Fikri’nin hikâyesi bizim için dışarıdan baktığımız bir hikâye değil; doğduğumuz, büyüdüğümüz coğrafyanın hafızasında ve bizim kişisel hafızamızda zaten var olan bir hikâye. Hatta biraz iddialı olacak belki ama genlerimizde, DNA’mızda vardı diyebiliriz. Asıl mesele, yıllardır içimizde taşıdığımız bu hikâyeyi ne zaman ve nasıl anlatacağımıza karar vermekti. İki komedi oyununun ardından bu kez dram türünde bir oyun oynamayı özellikle istiyorduk. Oyunculuk açısından da kendimizi başka bir alanda sınamak, sahnede farklı bir duygu dünyasına girmek bizim için çok önemliydi. Bir başka önemli tarafı da ikizliğimizi bu kez farklı bir dramaturjik yapının içinde kullanabilecek olmamızdı. Daha önce ikizliğin mizahi taraflarından yararlanmıştık; bu oyunda ise aynı bağı çok daha dramatik, sorgulayıcı ve derinlikli bir anlatının parçası hâline getiriyoruz. “Terzi Fikri” bizim için çok özel, çok kıymetli ve sorumluluğu diğer oyunlarımızdan farklı bir çalışma. Çünkü gerçek bir insanın yaşamına, mücadelesine ve insanların hafızasında bıraktığı izlere dokunuyorsunuz. Bu yüzden her ayrıntısını büyük bir özenle ele almaya, Fikri Sönmez’i yalnızca bir isim olarak değil, insani yönleriyle de sahneye taşımaya çalışıyoruz. Biz bu hikâyeye inanıyoruz ve büyük bir heyecanla hazırlanıyoruz. Umarız Fikri Sönmez’i tanıyan, seven, onun hikâyesine ilgi duyan herkes de bu oyunu sahiplenir ve bizimle birlikte bu hikâyeye yeniden tanıklık eder.

“SİYASİ SLOGAN OYUNU DEĞİL”
Fikri Sönmez’i anlatan bir tiyatro oyunu hazırlıkları içerisinde olunduğunu ilk duyduğumda kendi adıma ilk olarak “kim ki bu adamlar” demiştim. 47 yıllık ömrüyle halka mal olmuş bir insanı anlatmak için yola çıkmak sizleri hiç ürkütmedi mi?
HÖ: Hayır, açıkçası ürkütmedi. Çünkü biz yola çıkarken siyasi sloganlarla örülü bir oyun yapmak istemedik. Bizim asıl meselemiz, Terzi Fikri’nin çok fazla bilinmeyen insani taraflarını, hümanist yönünü, hayatı boyunca göze aldığı bedelleri ve yaptığı tercihlerin arkasındaki insanı anlatabilmekti. Oyunun merkezinde aslında çok temel bir soru var: “Sen Fikri’yle yüzleşebilir misin?” Daha doğrusu, onun yaşadığı koşulların içinde sen olsaydın aynı bedelleri ödemeyi göze alabilir miydin? İnandığın bir fikir, savunduğun değerler ya da halkın için kendi hayatından ne kadar vazgeçebilirdin? Bu nedenle oyuna yalnızca siyasi bir perspektiften bakılmasını istemiyoruz. Elbette Fikri Sönmez’in yaşadığı dönem, siyasi kimliği ve mücadelesi bu hikâyenin önemli bir parçası. Ama bizim sahnede özellikle görünür kılmak istediğimiz şey, bütün bunların arkasındaki insan. Bir insanın inandığı değerler uğruna neleri göze alabildiğini, hangi bedelleri ödediğini ve bütün bunların onun yaşamında nasıl bir karşılık bulduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu yüzden bizim için “Terzi Fikri” bir siyasi slogan oyunu olmaktan çok, vicdanı, cesareti, sorumluluğu ve insanın kendi tercihleriyle yüzleşmesini anlatan bir oyun. İzleyicinin de oyun bittiğinde bizim bu metni hangi niyetle kurduğumuzu ve neden bu yola çıktığımızı çok daha iyi hissedeceğini düşünüyoruz. Çünkü sonunda mesele yalnızca Fikri Sönmez değil; seyircinin dönüp kendisine, “Ben olsaydım ne yapardım?” diye sorabilmesi.

“HAK ETTİĞİ SAYGI VE ÖZENLE SAHNEYE TAŞIDIK”
Fikri Sönmez başta Fatsa olmak üzere bu topraklarda bıraktığı derin izlerle hâlâ bazı kesimleri ve siyasileri ürkütmekte. Ayrıca geçmişte adının sokaklara verilmesi sarı zarflarla engellenmiş bir efsane. Bugün onu tiyatro sahnesinden anmak ve anlatmak ise derin bir saygı duruşu. Siz bu konuda neler söylersiniz?
CÖ: Aslında bu sorunun cevabı önceki söylediklerimizle de çok örtüşüyor. Çünkü biz o dönemi bilen, o yıllara çocuk gözümüzle de olsa tanıklık etmiş bir jenerasyondan geliyoruz. Fikri Sönmez’in yaptıklarına baktığınızda, halk için değil, halkıyla birlikte hareket etmiş bir insan görüyorsunuz. Yaşadığı dönemde çok önemli işler yapmış, insanların hayatına doğrudan dokunmuş bir isimden söz ediyoruz. Aradan bunca yıl geçtikten sonra onun hikâyesini yeniden sahneye taşımak bizi ürkütmüyor; tam tersine hem umutlandırıyor hem de çok heyecanlandırıyor. Çünkü yıllar önce yaşanmış, bugün hâlâ hafızalarda karşılığı olan bir hikâyeyi yeniden görünür kılmak, yeni kuşaklara hatırlatmak ve seyirciyi o dönemle yeniden buluşturmak bizim için çok değerli. Bunun aynı zamanda bizi onurlandıran ve gururlandıran bir tarafı da var. Özellikle Fikri Sönmez’in ailesinin bu projeye izin vermesi bizim için son derece kıymetli. Bildiğimiz kadarıyla geçmişte onun hayatını anlatmak için farklı girişimler olmuş ancak aile tarafından uygun görülmemiş. Bizim projemize güvenmeleri ve izin vermeleri, duyduğumuz mutluluğun yanında bize çok daha büyük bir sorumluluk da yükledi. Çünkü artık yalnızca bir oyun yapmıyoruz; bir insanın yaşamına, ailesinin hatıralarına ve toplumun hafızasında önemli bir yere sahip olan bir hikâyeye dokunuyoruz. Bu güvenin ve sorumluluğun farkındayız. Bu nedenle Fikri Sönmez’in hikâyesini hak ettiği özenle, saygıyla ve mümkün olan en güçlü biçimde sahneye taşımak için çalışıyoruz. Bizim için en önemli mesele de bu.
“PAYLAŞMAYA İSİMLERİMİZDEN BAŞLADIK”
Bir önceki sorumda kendi kendime “kim ki bu adamlar” diye sorduğumu belirtmiştim ama aslında Ahmet Becioğlu’nun “Bilinmeyen Yönleriyle Fikri Sönmez” kitabında da değindiği gibi sizler Fikri Sönmez’in hemşerileri olmanın yanı sıra aslında onun yol arkadaşı, yoldaşı olan merhum Ersin Önder’in ‘Hüseyin’ ve ‘Cevahir’ adında Türkiye solunun çok sevdiği isimlere sahip olan evlatlarısınız. Bu duyguyu tarif edebilirseniz eğer neler söylersiniz?
HÖ: Evet, bizim isimlerimizin hikâyesi de aslında aile tarihimizin çok önemli bir parçası. Rahmetli babamız Ersin Önder, 1972’de hayatını kaybetti. Onun çok sevdiği arkadaşı Hüseyin Cevahir’in adını yaşatmak istediği için, tek çocuk olsaydık adımızın Hüseyin Cevahir olması düşünülmüş. Ama ikiz doğunca isim de ikiye bölünmüş; birimiz Hüseyin, diğerimiz Cevahir olmuş. Belki de biz daha doğarken paylaşmaya isimlerimizden başlamış olduk. Bu hikâyeyi taşıyor olmak bizim için elbette çok büyük bir gurur. Fikri Sönmez’in yol arkadaşlarından biri olan Ersin Önder’in çocukları olmak, bugün dönüp baktığımızda hem onur verici hem de çok büyük bir sorumluluk. Üstelik bugün Fikri Sönmez’in hikâyesini sahneye taşıyor olmamız bu bağı bizim için daha da anlamlı hale getiriyor. Çünkü yaptığımız iş artık yalnızca bir tiyatro oyunu değil; ailemizin geçmişiyle, doğduğumuz topraklarla, taşıdığımız isimlerle ve bize bırakılan hafızayla da doğrudan bağ kuruyor. Bu nedenle kendimize karşı da, ailemize karşı da, taşıdığımız isimlere karşı da, Fikri Sönmez’in hatırasına karşı da büyük bir sorumluluk hissediyoruz. Bunu mümkün olduğunca doğru, özenli ve saygılı bir biçimde sahneye taşımaya çalışıyoruz. Ersin Önder’in oğulları olmak bizim için kelimelerle tam olarak anlatılması zor bir gurur. Bugün sahnede anlattığımız hikâyeye baktığımızda, geçmişten bugüne uzanan o bağın bizi buraya getirdiğini çok daha güçlü hissediyoruz.
“ŞİRİN İNCİ’NİN METNİ ÇOK KUVVETLİ”
Tabii burada oyunumuzun yazarı ve yönetmeni sevgili Şirin İnci’yi de anmadan geçemeyeceğim. Kendisiyle yollarınız nasıl kesişti ve nasıl ilerlediniz?
CÖ: Öncelikle sizin aracılığınızla Şirin İnci’ye bir kez daha çok teşekkür etmek istiyoruz. Gerçekten çok güçlü, çok etkileyici bir tekst ortaya çıkardı. Fikri Sönmez gibi gerçek bir yaşamı, dönemin bütün ağırlığını ve insan tarafını bu kadar dengeli ve sahici bir biçimde anlatmak hiç kolay değil. Biz metni ilk okuduğumuzda da bunu çok güçlü biçimde hissettik. Şirin’le yollarımız dramaturgumuz Özge Öktan Soy aracılığıyla kesişti. Özge kendisini tanıyordu ve bizi bir araya getirdi. Sonrasında hikâyeyi, bizim ne anlatmak istediğimizi, oyunun ruhunu ve Fikri Sönmez’e nasıl yaklaşmak istediğimizi konuştuk. Ortaya çıkan metin bizi gerçekten çok etkiledi. Hatta metnin en önemli özelliklerinden biri, ilk hâlinin bile neredeyse hiçbir revizyona ihtiyaç duymamasıydı. Bizim anlatmak istediğimiz duyguyu, oyunun insani tarafını ve dramaturjik yapısını çok doğru yakaladı. Şirin İnci’nin çok güçlü bir kalemi olduğunu düşünüyoruz. Hem tiyatroda hem de ileride sinemada çok değerli işlere imza atacağına inanıyoruz. Bu oyun özelinde yalnızca bir yazar olarak değil, yönetmen olarak da hikâyenin sahnedeki dünyasını kurması bizim için çok kıymetli. “Terzi Fikri”nin bu kadar güçlü bir metne dönüşmesinde Şirin İnci’nin emeği çok büyük. Kendisine bir kez daha gönülden teşekkür ediyoruz.

“HİKAYELERİNİ ANLATMAK BİZİM İÇİN BÜYÜK SORUMLULUK”
Son olarak bugünün Türkiye’sinde sadece bir şeyleri anlatma meselesi olan iki delikanlı olarak Terzi Fikri’ye ve yol arkadaşlarına ne söylemek istersiniz? Şahsen ben her zaman duyduklarına eminim.
HÖ: Bu konuda aslında bize çok fazla söz düşmediğini düşünüyoruz. Çünkü dönüp onların yaptıklarına baktığımızda, bugün bizler o cesaretin, dayanışmanın ve sorumluluğun yüzde yirmisini bile hayata geçirebilsek belki çok daha farklı bir yerde olurduk. Onların yaşadıkları ve göze aldıkları şeyler bugün kelimelerle kolayca ifade edilebilecek şeyler değil. Birlik olmanın, dayanışmanın, birbirine omuz vermenin; inandığı bir fikir, daha iyi bir gelecek ve daha iyi bir ülke uğruna kendi hayatını ortaya koymanın ne anlama geldiğini biz bugün daha çok okuyarak, dinleyerek ve anlatılanlardan öğreniyoruz. Ama onlar bütün bunları gerçekten yaşadılar. Birçoğu inandıkları değerler uğruna çok ağır bedeller ödedi; kimi zaman hayatlarını ortaya koydu. Bunu kişisel bir çıkar için değil, kendilerinden sonra gelecek insanların daha iyi bir ülkede, daha adil ve daha umutlu bir gelecekte yaşayabilmesi için yaptılar. Bu yüzden Terzi Fikri’yi ve onunla aynı yolda yürüyen bütün insanları büyük bir saygı ve sevgiyle anıyoruz. Onların hikâyelerini anlatabilmek, hatıralarını yaşatabilmek bizim için de büyük bir sorumluluk. Hepsini sevgiyle selamlıyoruz. Yıldızlar hepsinin yoldaşı olsun.






