Hazırlayan: Turan Horzum

‘Toprağını yitirmek belleğini yitirmektir.’(Burhan Sönmez)

Mülteci olmak, vatansızlık ve sınır adaletsizliği

Kurmaca metinlerin algoritması insanı anlatmasıdır. İnsanı anlatmak için yola çıkar. Hayata karşı duruşuna, yaşadıklarına, geldiği noktaya, altüst oluşuna, ölüm duygusuna, çektiği acılara odaklanır. Okurken, okuduktan sonra gülümsediğimiz de olur, derin kederlere bulandığımız da. En çok da bireyin hayat karşısında aldığı duruşudur göze çarpan. İnsan tuhaftır neticede ve bunun kaynağı Ben’in “Benlik” hastalığı mı yoksa içinde doğduğu iğretilikler midir bunu anlatır metinler.

Mülteciler de kurmaca metin karakterlerine benzerler aslında. Ama onlar gözler önünde acı çekenlerdir. Ortak bir yönleri de vardır: ayrılık.

İnsanlık tarihi sadece savaşlar değil savaşların ortaya çıkardığı göç trajedileri ile doludur. Açın tarih kitaplarına bakin. Biz çok gerilere gitmeyelim: Suriye iç savaşı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve Israil- Filistin çatışmaları. Bütün bunların sonucu ne acıdır. Ölümler, zulümler, açlık ve GÖÇLER. Göçün ortaya çıkardığı MÜLTECİLİK.

Ekin Deniz Uzun genç bir akademisyen. Halen, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı’nda Dr. Öğretim üyesi olarak görev yapıyor. İsviçre, Amerika ve İngiltere’de yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapmış özellikle ‘Uluslararası Mülteci Hukuku ve İnsan Ticareti Suçu’ üzerine çalışmalar yaparak birçok yayına imza atmış. 

Tüm dünyanın büyük bir mülteci krizi yasadığı bu dönemde Ekin Deniz, mültecilerin temel sorunlarını ortaya koyan özellikle sınır adaletsizliği üzerinde duran belgeli, araştırmaya dayalı geniş oylumlu bir kitap yazmış: Uluslararası Hukukta Mülteci ve Sınır Adaleti.  Kitap beş bölümden oluşuyor. Sınır Adaleti ve Mülteci Olmak, Hukuka Aykırı Uygulamalar, Uluslararası Mahkemelerin Kararlarının Devletlerce Uygulanması Meselesi gibi başlıklarla mülteci sorununu enine boyuna işliyor.

Yazar, devletle Mülteciler arasındaki ilişkiden hareket ederek “Ulusal modellere” dayalı çözümlemelerin sınırlarını gösteriyor. Belgelerle kanıtlıyor ki Birleşmiş Milletlerin hatta devletlerin kendi yasalarının bile ötesinde “Mülteci Uygulaması” olduğunu görüyoruz. 

Mülteci mağdurları “Mülteci AKTÖR!” durumuna getiren siyasi otoriteler öyle argümanlar kullanıyor ki (toplum-ulus) o ülkedeki temel sorunların kaynağının mülteciler olduğuna inanabiliyor. İnsanlık temel sorunlardan uzaklaştırılıp etnik- dinsel çatışmalara kadar götürülebiliyor. İkinci Dünya Savaşında Yahudilere yapılan mezalimi acılar içinde okurken, seyrederken bugün buna benzer olanları vurdumduymazlık hatta küçümseyerek bakıyor yargılıyoruz. 

Ekin Deniz Uzun bütün bunlara bir akademisyen gözüyle bakıyor ancak ‘anlamak ve izah’ etmeyi de ihmal etmiyor. Belgelerini ortaya koyarken sosyal bilimlerden de yararlanıyor. Ve en önemlisi çoğu akademisyenin yaptığı gibi “Kabuklaştırma” yoluna baş vurmuyor. Sorunların üstünü örtme değil evrensel dramın nasıl çözüleceği ile ilgili ipuçları veriyor. 

Birleşmiş Milletler Mülteci örgütüne göre dünyada 65.6 milyon kişi küresel olarak yerinden edilmiş. 22,5 milyon mülteci, 10 milyon da vatansız insan var. Mültecilerin yarısından fazlası 18 yaşın altında. Bu rakamlar bile insanlık adına ürkütücü, utanç verici.

‘Uluslararası Hukukta Mülteci ve Sınır Adaleti’ kitabini okuduğunuzda çaresizliğin, yalnızlığın, itilmişliğin resmine bakıp bunların kurmaca metinler olmadığını anlayacaksınız. 

Dr. Öğretim Üyesi Ekin Deniz Uzun- Uluslararası Hukukta Mülteci ve Sınır Adaleti

***

Söze düşen

Hazırlayan: Erinç Büyükaşık

Oblomovluk ve Gonçarov'un Derin Rüyaları

Paul Lafargue'ün "Tembellik Hakkı" adlı eseri, kapitalist düzeni eleştirir ve çalışma düzenine karşı bir duruş sergiler. 1880'de Egalité dergisinde tefrika edilmiş ve 1883'te kitaplaştırılmıştır. Eser, aynı zamanda Fransız yazınının da klasikleri arasında kabul edilir.

Lafargue'un hayatı çeşitli düşünce ve eylem dönemlerinden geçmiş bir aydın olarak öne çıkar. Fransız sosyalizm tarihi adına Marksizmi tanıtan bir düşünür ve eylem adamıdır. Eser, çalışma düzeninin insanlığı olumsuz etkilediğini savunarak özellikle işçi sınıfının aşırı çalışmaya maruz kalarak hem fiziksel hem de zihinsel sağlığını kaybetmesine dikkat çeker. Lafargue, günde üç saatlik çalışmanın yeterli olduğunu, geri kalan zamanın ise insanların kişisel gelişimine ve zevklerine ayrılması gerektiğini vurgular.

Eserde, çalışma koşulları, işçi sınıfının zorlukları ve aşırı çalışmanın insanlar üzerindeki olumsuz etkileri gibi konular ele alınarak sosyalizmin temel meselelerinden biri tartışılır. Lafargue, tembelliği savunarak boş zamanın önemini vurgular ve insanların sadece çalışarak değil, aynı zamanda yaşamdan zevk alarak insanca bir yaşam sürmeleri gerektiğini belirtir.

Eser, Lafargue'in tembellik ve çalışma konusundaki düşüncelerini ayrıntılı bir şekilde anlatarak çağının sosyal ve ekonomik koşullarına eleştirel bir bakış sunar. Tam da Oblomovluk’u “tembellik hakkı” kavramıyla irdelemeye çalıştığımız bu metinde üzerinde duracağımız yapıt da Gonçarov’un Oblomov’u olabilmiştir.

Rus edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen "Oblomov", İvan Gonçarov'un kaleme aldığı bu klasik eser, sadece bir karakterin hikayesini değil, aynı zamanda bir dönemin ve toplumun portresini sunmaktadır. Kitap, Oblomov'un sıradan bir kahraman olmadığını, aksine onun aracılığıyla eski Rusya'nın ve hatta Doğu'nun genel bir temsilcisi olduğunu savunur.

Oblomov, klasik roman kahramanlarından farklı olarak genel bir tipi temsil etmekle birlikte, kendi içinde derinlik taşıyan bir karakterdir. Onun, Don Kişot veya Tartuffe gibi evrensel insanlığı yansıttığı söylenebilir, ancak Oblomov'un zamanına ve çevresine sıkı sıkıya bağlı bir birey olması, onu özgün kılar. Gonçarov, Oblomov aracılığıyla eski Rus toplum düzenini, çiftçi sınıfının çöküşünü ve yeni bir dünya düzenine geçişin zorluklarını resmeder.

Oblomov'un sahip olduğu çiftlik, eski Rusya'nın simgesidir. Ancak, bu çiftlik ve onun temsil ettiği eski yaşam tarzı, zamanla yıkılmış ve Oblomov'un kendi köklerinden koparak büyük şehre sığınmasıyla son bulmuştur. Gonçarov, "Oblomovka"yı anlatırken, eski Rusya'nın yaşayışını, geleneklerini, inançlarını ve aile düzenini detaylı bir şekilde ele alır. Ancak, Oblomov'un bu çiftlikte barınamaması, eski düzenin çöküşünü ve yeni bir hayata geçişin zorluklarını yansıtır.

Oblomovluk: Toplumsal Bir Kader ve Kaçınılmaz Uyuşma

Oblomov'un karakteri, sadece rasgele bir tembellikle açıklanamaz. O, işe giremeyen, işsizlikten zevk alamayan bir karakterdir. Gonçarov, Oblomov aracılığıyla toplumsal bir kaderin içine düşen bir bireyin yaşadığı kaçınılmaz uyuşmayı anlatır. Oblomov, atalarından kalan mülk ve isimle rahat bir yaşam sürme imkanına sahip olan eski derebey sınıfının bir temsilcisidir. Ancak, bu sınıf, yeni hayata adapte olamaz ve çocuklarını değişen dünya düzenine entegre edemez. Oblomov, eski yaşam tarzının çöküşü ve yeni hayata uyum sağlayamamanın acısını derinden hisseder.

Sonuç: Gonçarov'un Derin Toplumsal Eleştirisi

İvan Gonçarov'un "Oblomov"u, sadece bir karakterin hikayesi olmanın ötesinde derinlemesine bir toplumsal eleştiri sunar. Oblomovluk, sadece bir bireyin değil, bir dönemin ve toplumunun da öyküsüdür. Gonçarov; eski Rusya'nın çöküşünü, yeni dünya düzenine geçişin zorluklarını ve toplumsal değişimin yarattığı çatışmaları ustalıkla işler. "Oblomov" okuyucuya, geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir karakterin hikayesinden çok daha fazlasını sunar; o, bir dönemin portresidir ve bu portre, Gonçarov'un derinlemesine gözlem ve eleştirileriyle çarpıcı bir şekilde çizilmiştir.

Oblomov'un yaşamına beklenmedik bir değişiklik getiren bu döneme, Oblomov'un hayatına giren Olga adlı zarif genç bir hanımın etkisi büyük olmuştur. Ştolts'un da farkında olduğu gibi, Oblomov'un bu hareketlenme ve değişim süreci, Olga'nın hayatına girmesiyle başlamıştır. Bu noktada, Oblomov'un hayatındaki durağanlık ve hareketsizlik, Olga'nın etkisiyle beklenmedik bir şekilde kırılmıştır.

Oblomov, hayatındaki köklü değişimle birlikte çiftliğini taşıyıp Vıyborg’daki sayfiye bölgesine yerleşmiş, tamamen yaşamını Olga'ya göre yönlendirmeye başlamıştır. Bu değişim, sadece fiziksel bir yer değişikliği değil, aynı zamanda Oblomov'un içsel bir dönüşümü de simgeler. Hayatının merkezi olan uyuşukluk, tembellik ve Oblomovluk, Olga'nın etkisiyle adeta bir anda değişime uğramıştır.

Oblomov'un hayatındaki bu radikal değişimin ardında, Olga'nın Oblomov'u harekete geçirmesi ve ona yeni bir perspektif kazandırması yatar. Oblomov, artık kendi çizmelerini giyip çıkarabilen, yürüyüş yapan, alışverişe çıkan ve kendine daha fazla özen gösteren bir birey haline gelmiştir. Olga'nın etkisiyle Oblomov, eski yaşam tarzını terk edip, kendini yeniden keşfetmiş ve değişime açık hale gelmiştir. Ancak, Oblomov'un Oblomovluğu hala onun içinde derinlemesine kök salmış durumdadır. Olga ile olan ilişkisinin evlilik aşamasına gelmesi, Oblomov'u korkutmuş ve düşündürmüştür. Çiftlik evini düzene koymak, evlilik hazırlıkları yapmak, masrafları karşılamak ve Olga'nın sorumluluğunu üstlenmek gibi sorumluluklar, Oblomov'u endişe ve düşüncelerle doldurmuştur. Oblomov, bu yeni eksen kaymasının getirdiği sorumluluklar karşısında derin bir keder içinde bulmuş, düşünce ve karar verme sürecinde zorlanmıştır.

Oblomov'un içsel çatışmaları, Olga ile mutlu olduğu bu yeni hayatı devam ettirebilmek için gereken değişikliklere karşı bir dirençle karşılaşmasından kaynaklanır. Oblomov, Olga'yı sevse de, hayatındaki köklü değişikliklerin getireceği sorumluluklar ve zorluklar onu korkutur. Bu nedenle, Oblomovluğunun esiri olarak hayatındaki bu olumlu değişikliklere karşı çıkar ve eski alışkanlıklarına dönmeye eğilimli olur.

Ez cümle Gonçarov'un eseri, Oblomov'un karakterinin derinliklerine inerek, toplumsal değişimle bireysel direnç arasındaki çatışmayı işler. Oblomov'un Olga ile olan ilişkisi, sadece aşk hikayesi değil, aynı zamanda bireyin kendi içsel dünyasıyla yaptığı zorlu mücadeleyi anlatan bir portre haline gelir. Oblomov, sevgisiyle değişim arasında sıkışıp kalırken Gonçarov okuyucuya, hayatın karmaşıklığı ve bireyin içsel zorluklarıyla yüzleşmenin ne kadar zorlayıcı olabileceğini gösterir.

***

Anne Baba Kütüphanesi

Hazırlayan: Doç. Dr. Ümüt Arslan / Uzm. Psk. Danışman Öznur Aydın / Psikolog Seray Bingöl 

Beni ödülle cezalandırma

Hayatımızın her alanında ödül kullanırız. Bu ödüller genelde çocuklarımıza yaptırmak istediğimiz davranışlar ya da işler olduğunda daha aktif kullanılır. Örneğin “ödevini yaparsan tabletle oyun oynayabilirsin” gibi. Peki bu ödüller işe yarar mı? Asla. Biz sadece günü kurtarmak için bu ödülleri kullanırız ama uzun vadede çocukların gelişimi olumsuz etkilenir. 

Kitap 1970’ler Skinner’in geliştirdiği askeriyede kullanılan güvercin tekniğini anlatarak başlar. Bu olaydan sonra akıllarda tek bir soru olur. Ödül hayvanlara belli davranışları mükemmel bir şekilde öğretiyorsa aynı yöntemi biz okullarda çocuklar üzerinde niye kullanmıyoruz? Tam olarak bu düşünceden yola çıkılarak ödül yöntemi çocuğun motivasyonunu artırmak için kullanılmaya başlanmış. 

Eğitimde önceliğimiz çocuğun içsel motivasyonunu artırmak olmalı. Ama bizler ödüller vererek ya da koşullar sunarak çocuğun içsel motivasyonunu öldürüyor, dışsal motivasyona bağlanmasını sağlıyoruz. Ve bir süre sonra bu dışsal motivasyon onu mutlu etmez hale geliyor. Ödül ya da ceza ikisi de davranışları şekillendirmek anlamında iyi mekanizmalar değil. Aslında bizler ödül verdiğimizi sanarak çocuklarımızı cezalandırıyoruz. 

Kitapta yer alan açıklayıcı ödül türleri, bilimsel araştırmalar ortaya konmuş sonuçlar akıllarımızda oluşan acaba bunu da yapsaydık nasıl olurdu düşüncesini yok ediyor. Bu bilimsel araştırmaların sade bir dille ele alınmış olması okuyucuyu sıkmak yerine merak uyandırıyor. 

Ödül verilerek çocukların motive edilmediğini aslında sadece yaptırılmak istenen işin yapılması için bu yöntemin kullanılması kitapta yer alan bir bakış açısı. Bu noktada önerilen şey geri bildirimdir. Çocuklara bir şeyleri zorla yaptırmak yerine neden yaptığını anlatmak, mantık çerçevesinde anlamasını sağlamak amacımız olmalıdır. Bu sayede çocuk iş ya da davranışı anlamlandırdığı için kabullenecek, içsel motivasyonla bu noktada çalışmaya devam edecektir. 

Unutmadan: “Gerçek sevgide koşul yoktur."

Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat, Doğan Kitap, 247 Sayfa, 2016

***

Hikâyelerin büyüsü

Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil. Başka günlerde Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insani sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.

Alemdağ’ında Var Bir Yılan- Sait Faik ABASIYANIK

***

Yazarın büyüsü

“Bana, Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylemeye ne hacet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir sanırım.”

Ben aldım, dedim ki:

“Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürk'müş…”

“Biliyorum. Beni sevindiren de işte bu. Atatürk'ten sonra, benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde bir küçük hikayecisinin Amerika'da bir cemiyette buluşmaları küçük hikayeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaten böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam, bu yüzdendir.”

Yaşar Kemal’in Sait Faik ile röportajı

***

Uykudan önce

Roald Dahl (1916-1990), Norveç asıllı büyük bir yazar. Kitaplarını İngilizce yazıyor. Büyükler için olduğu kadar çocuklar için de birbirinden güzel pek çok kitap yazmıştır. Charlie’nin Çikolata Fabrikası, onun en Sevilen çocuk kitaplarından biri. Bu kitapta küçük Charlie ile tanışacaksınız. Onu çok seveceğinizi, onula arkadaş olacağınızı umuyoruz. Charlie, annesi, babası, iki ninesi, iki de dedesiyle birlikte büyük bir kentin bitiminde küçük bir tahta barkada yaşamaktadır. Yoksuldurlar. Charlie, çikolataya bayılır, ama alacak parası yoktur…

Charlie’nin Çikolata Fabrikası - Roald DAHL

Editör: Duygu Kaya