Murat Kaya, güreşe ortaokul yıllarında başladı. Gençlik döneminde spor kariyerini sürdürürken kamu kurumlarının amatör spora verdiği destekten yararlandı. Ancak işsizlik ve ekonomik koşullar nedeniyle güreşi bırakmak zorunda kaldı. Yıllarca esnaflık yaptı, tarımla uğraştı, siyasete girdi ve Bornova Belediyesi’nde 10 yıl meclis üyeliği yaptı. Daha önce Bayraklı Belediyesi başkanlığına da aday adayı da olan Kaya, geçmişte yarım kalan güreş hikâyesine yeniden döndü. Üç aylık antrenmanın ardından dünya şampiyonasına katıldı ve dünya üçüncüsü oldu. İkinci kez katıldığı şampiyonada da aynı başarıyı tekrarladı. Melike Sargın İz Gazete okurları için, Kaya ile spor geçmişini, siyasete bakışını, seçilmişlerin sorumluluklarını, toplumsal çürümeyi, gençlerin karşı karşıya olduğu sorunları ve toplumsal barışın koşullarını konuştu.
33 YIL SONRA MİNDERE DÖNÜŞ
Güreşe nasıl başladınız? Bu spor, hayatınıza nasıl girdi?
Ortaokul yıllarıydı. Bir gün otobüsle giderken camda İzmir Belediyesi’nin yaz spor okulları açılacağına ilişkin bir ilan gördüm. Güreş de bu branşlardan biriydi. Yerini ve zamanını not ettim. Belirtilen gün gittim, elemeler yapıldı. Elemeleri geçtim ve güreş hayatım böyle başladı. O dönem İzmir’de İzmir Tekel Güreş Kulübü vardı. Devlet Su İşleri ve TARİŞ gibi kurumların da spor kulüpleri bulunuyordu. Geçmişte kamu kurumları amatör spora sahip çıkıyordu. Bu kulüpler, bizim yaş grubumuzdaki ve bizden büyük gençlerin sokaklarda boş zaman geçirmesini önleyen, sporu bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışan yapılardı. Ben de bu kulüplerden birinde yetiştim. 1993 yılının mayıs ayında askerden terhis olduğumda ordunun takımındaydım. Kara Kuvvetleri Ordu Millî Takımı olarak ifade edilen takımda ülkemizi ve kulübümüzü temsil ediyordum. Askerlik sonrasında İzmir Tekel Güreş Kulübü’ne döndüğümde işçi alımı yapılmıştı. Ben işsiz kaldım. Bütün planım güreşten ekmek yemek, kamuya girip çalışmak ve hayatımı bu şekilde sürdürmekti. Bu gerçekleşmeyince güreşi bıraktım, iş hayatına yöneldim. Askere gittiğimde çocuğum olmuştu. Ekonomik zorluklarla mücadele etmek için çalışmak zorundaydım. İzmir Yaş Sebze ve Meyve Hali’nde 25 yıl esnaflık yaptım. Yaklaşık 10 yıl da pazarcılık yaptım.
Peki, 33 yıl sonra yeniden mindere dönme fikri nasıl ortaya çıktı?
Güreş, bende yarım kalmış bir hikâyeydi. Siyasette de bir süreç yaşadım. Bayraklı Belediye Başkanlığı için aday adayı oldum. Ve sonrasında güreş hikâyemi yeniden canlandırmak istedim. 33 yıl sonra mindere döndüm. Üç aylık bir antrenmanla hazırlandım ve Macaristan’ın Tatabánya kentinde düzenlenen dünya şampiyonasına katıldım. 17 sporcunun güreştiği organizasyonda dünya üçüncüsü oldum. İtalyan rakibimle yaptığım maç çok sert geçti. İki kaburgam kırılmış. Madalyamı alıp Türkiye’ye döndükten sonra hastaneye gittiğimde kırıkları öğrendim. Geçen yıl dünya üçüncülüğünü iki kırık kaburgayla elde etmişim. Bu yıl hedefim dünya şampiyonluğuydu. Fransız rakibime 2-0 yenilince finale çıkma hakkını kaybettim. Geçen yıl İtalyan rakibime yenilmiştim. Bu yıl ise İtalyan rakibimi 27. saniyede tuş ederek madalya kazandım.
Bu kez şampiyonluk hedefiyle gitmiştiniz. Üçüncülükle dönmek nasıl bir duygu?
Ben şampiyonluk parolasıyla gitmiştim. Elbette hedefim birincilikti. Ancak yine dünya üçüncüsü olduk. İki yıl üst üste aynı başarıyı elde ettik.

“SİYASETTE YENİDEN UMUT YARATMAK GEREKİYOR”
Siyasete de değinmek istiyorum. CHP’de 10 yıl belediye meclis üyeliği yaptınız. Siyasete girişiniz nasıl oldu?
2014-2024 yılları arasında Bornova Belediyesi’nde meclis üyeliği yaptım. Bu süreçte İmar Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundum, belediye encümeninde görev aldım. Bir şehrin planlamasının nasıl yapıldığını, kararların nasıl alındığını, bürokratik süreçlerin mantığını anlamaya çalıştım. Beş yıl da Bornova Belediyespor’un başkanlığını yaptım. Yaşadığım alanlarda belirli bir bilgi birikimi ve pratik kazandım. Siyasetin, toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, toplumsal çöküşe ve umutsuzluğa yol açan siyaset anlayışını değiştirmek. Siyaset bizim kuşağımız için yeniden ayağa kaldırılması, yeniden inşa edilmesi gereken bir alan. Bir şehrin en güvenilir insanına anahtarı teslim edersiniz. Böyle bir görev üstlenen kişinin güvenilir olması gerekir. Siyasette sevgiyi, dayanışmayı ve topluma yeniden umut verebilecek insanları öne çıkarmalıyız. Benzeşmeyenleri düşman sayan, insanların hayallerini gömmek isteyen bir zihniyeti kutsadıkça kaybettik. Kültürel zenginliğe değil, sayısal çoğunluğa dayandırdığımız idari varlığımız sorunlarımıza çare olmadı. Dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde yaşıyoruz. Zengin kültürel kaynaklarımız var. Buna rağmen savaş ve şiddet ikliminden uzak duramadık. Her açıdan dibe vuran bir ülke haline geldik. Gerçek vatanseverlik, tam da böyle dönemlerde ortaya çıkar. Herkesi kapsayan, kucaklayan, toplumun özünü gözeten ve birleştirici rol oynayan bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var.
Peki, yeniden siyasete dönmek ve bir hedef doğrultusunda çalışmak istiyor musunuz?
Benim için siyaset yalnızca bir makam meselesi değil. Yaşadığım alanlarda edindiğim deneyimleri topluma aktarmak istiyorum. 15 yıl tarımla uğraştım. Ektim, diktim, ürettiklerimi marketlere ve pazarcılara gönderdim. Sağlıklı ürünün uygun fiyatla tüketiciye ulaştırılmasının ne kadar zor olduğunu üretici olarak birebir yaşadım. Bir de sporcu kimliğim var. İnsanların, çocukların, kadınların, gençlerin ve yaşlıların hareketli bir yaşam sürebileceği bir şehir yaratmak isterim. Kültürel ve sanatsal faaliyetlerin içinde olduğu, insanların bir araya gelebildiği, yaşayan bir şehrin parçası olmayı hedefliyorum. İlerleyen zamanlarda İzmir’deki ilçelerden birine belediye başkanı adayı olmak ve bunun için mücadele etmeyi de istiyorum.
Siyasette kalıcı olmak için ne yapmak gerekir? Seçilmişlerin görev süresi neye bağlı olmalı?
Bence en başarılı siyasetçi bile iki dönem görev yaptıktan sonra yanında birkaç kişiyi yetiştirmeli, onları kendisinin yerine geçebilecek hale getirmeli. On yıl sonra görevini onlara bırakabilmeli. İktidar sarhoşluğu dediğimiz şey, insanın kendisini merkeze koymasıyla başlıyor. Başkalarının iktidarına karşı çıkıyoruz ama kendimiz iktidarda kalmak için elimizden geleni yapıyoruz. ‘15 yıl görev yapayım, dört dönem kalayım, beş dönem kalayım’ anlayışı biraz da buradan geliyor. Muhalefetin içinde de insanların kendi iktidar alanları var. İki dönem görev yapan bir siyasetçinin yanında kendisini sorgulayan, eleştiren, çalışmalarına tanıklık eden arkadaşları olmalı. Kendi deneyiminden yararlanarak yeni isimler yetiştirmeli. Ahmet’i, Mehmet’i, Ayşe’yi, Fatma’yı yetiştirebilmeli. Sonra da “Ben görevimi yaptım, şimdi sıra sizde” diyebilmeli. Bunun gerçekleşmesi için seçme ve seçilme süreçlerinin objektif kriterlere dayanması gerekiyor. Toplumun ihtiyacına cevap verebilecek insanların öne çıkmasına fırsat verilmelidir.
Seçmenin güvenini kazanmak için siyasetçi ne yapmalı?
İnsanı insan yapan yalnızca kendi emeği, yaratıcılığı ve yetişme biçimi değildir. İnsan aynı zamanda toplumsal bir sürecin ürünüdür. Yaşadığı ve tanık olduğu olaylar onu tamamlar. İnsan, kendisini insan yapan sosyal bağlardan kopmamalı. Güvenilir olmak, yarattığınız değerle, sosyal bağlarınızı korumakla ve insanlara dokunabilmekle ilgilidir. Dar bir kadroyla çalışıp insanlarla bağ kurmuyorsanız, onların iyi ve kötü günlerini paylaşmıyorsanız, sokağa inip onları dinlemiyorsanız, yaşadıkları sorunları anlamıyorsanız toplumla aranızdaki bağ zayıflar. İnsanların arasına girmek, onları dinlemek, yaşadıkları koşulları anlamak gerekiyor. İnsanların ter kokusunu almadan, hayatın içinde olmadan siyaset yapılamaz. Bir de topluma öncülük edecek kişinin kendi geçmişiyle ilgili bir sorun yaşamaması gerekir. Üreterek gelmiş olması, toplumun karşısına başını öne eğdirecek bir geçmişle çıkmaması önemlidir. Toplumun, “Bu insan beni temsil edebilir, güvenilir bir insandır” diyebilmesi gerekiyor. Şeffaflık ve sorgulanabilirlik insanı her zaman güçlendirir. Bizim evimize giren paranın da çıkan paranın da hesabı bellidir. Herkes paranın nereden geldiğini, ne kadar geldiğini, ödeme planımızı bilir. Şeffaf olmak insanı zayıflatmaz, güçlendirir. Ben ticaret yaptım, tarımla uğraştım, spor yaptım, siyaset yaptım. Bunları yaparken toplumu rahatsız edecek bir şaibeye, dedikoduya ya da olumsuzluğa bulaşmamaya dikkat ettim. Belediye meclis üyeliği yaptığım dönemde kendime bir söz verdim: ‘Ben aynılaşmayacağım.’ On yıl boyunca bu iradeyi göstermeye çalıştım. Mütevazı yaşayarak, mütevazı davranarak kendi çizgimi korudum.

“GENÇLERİ YALNIZCA CEZALARLA DEĞİŞTİREMEZSİNİZ”
Gültepe’de yaşadınız. Bölgenin geçmişiyle bugünü arasında bir karşılaştırma yaptığınızda uyuşturucu, çeteleşme ve benzeri sorunların çözümü için nereden başlanmalı?
Şöyle söyleyebilirim: Kin, öfke, şiddet, düşmanlık, karşıtlık ve bencillik ekiyoruz. Cahillik ve lümpenlik ekiyoruz. Sonra ortaya çıkan cinnet hallerine, şiddete ve toplumsal çözülmeye şaşırıyoruz. Bunlar bizim sosyal, ruhsal ve ahlaki yapımızla, aile ve eğitim politikalarımızla ilgili sorunlar. Çocukların ve gençlerin üretim gücü, eleştiri gücü, söz ve karar gücü olmasın diye çabalayan bir anlayışın sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Yasaklarla, kurallarla ve cezalarla gençleri ıslah etmeye çalıştıkça yalnızca öfkeli bir kuşak yaratırız. Sosyal politikalarımızı, aile politikalarımızı ve eğitim politikalarımızı bütünüyle değiştirmeliyiz. Özgür, kültürlü bir kuşak yetiştirmeye yatırım yapmalıyız.
Peki, uyuşturucuyla mücadelede ne yapılmalı? Spor bu konuda nasıl bir rol oynayabilir?
Uyuşturucuyla mücadele önemli. Ancak meseleye yalnızca uyuşturucuyu engellemek olarak bakamayız. Yoksulluk, işsizlik ve eğitimsizlik insanları bu hale getiriyor. Aileler açlıkla ve yoksullukla mücadele ediyor. Bir zamanlar komşumuzla paylaştığımızı bugün paylaşamaz hale geldik. Fazla yemeğimizi buzdolabında çürütüp çöpe döküyor, komşumuzla paylaşmıyoruz. Güven duygumuzu yitirdik. Gençlere kendilerini güvende hissedebilecekleri alanlar yaratmalıyız. Gelecek kaygısı taşımadan yaşayabilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri imkânlar sunmalıyız. Bir şehrin eğitim, spor, sosyal yaşam, kültür ve sanat alanlarına yapılan katkılar, o toplumun dinamiklerini ayağa kaldırır. Yerel yönetimlerin burada çok önemli bir rolü var. Elbette bu yalnızca belediyelerin çözebileceği bir mesele değil. Merkezi yönetimin sorumluluğu da var. Toplumun ekonomik dengeleri bozulduğunda sosyal sorunlar da büyüyor. Çocukların ve gençlerin gördükleriyle kurdukları ilişkiyi de düşünmeliyiz. Şiddeti sıradanlaştıran içerikler, bazı gençler tarafından gerçek hayatın bir parçası gibi algılanabiliyor. Bu nedenle yalnızca yasak koymak ya da cezalandırmak yeterli değil. Gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri, üretime katılabilecekleri, spor yapabilecekleri, kültür ve sanatla buluşabilecekleri ortamlar yaratmalıyız. Onlara bir gelecek sunmalıyız.
“BARIŞ İÇİN ÖN YARGILARI AŞMAK GEREKİYOR”
Dünyada da benzer sorunlar yaşanıyor. İspanya’da konut krizi, Fransa’da eğitim koşulları, Şili’de eğitim bütçeleri nedeniyle insanlar mücadele ediyor. Sizce mevcut düzen bir değişim sürecine mi giriyor?
Dünyada da Türkiye’de de ekonomik sıkıntılar ve gençlerin gelecek kaygıları nedeniyle insanlar kendi güçleri ve yetenekleri ölçüsünde mücadele alanları oluşturmaya çalışıyor. Ülkelerin koşulları farklı olsa da insanların yaşadığı sorunlar arasında ortak noktalar var. Ekonomik sıkıntılar, barınma, eğitim ve gelecek kaygısı yalnızca bir ülkeye özgü değil. Bizim ülkemizde de barış ve birlikte yaşama konusunda adımlar atılıyor. Toplumsal barış ve demokratik çözüm hayal değildir. Uzun çatışma yıllarının yarattığı yargılar, ön yargılar ve güvensizlikler elbette var. Şiddet, toplumlar arasında sayısız duvar ördü. Nelson Mandela’nın dediği gibi, her şey yapılana kadar imkânsız görünür. Önemli olan ön yargıları kıracak adımlar atabilmektir. Atılan her adım, imkânsız görünenin önünü açabilir. Siyasal aklın ve siyasetçilerin Güney Afrika ile Mandela örneğini yeniden incelemesini öneririm.
Biz de bir travma yaşıyoruz. Şiddet toplumları birbirine yaklaştırmaz, uzaklaştırır. Ön yargıları ve kuşkuları besler, güven duygusunu zedeler. Böylece insanların birbirine yaklaşması zorlaşır. Toplumlar kendilerini baskı altında hissettiklerinde atılacak adımlara şüpheyle bakarlar. Yapılması gereken, yargıların ve ön yargıların aşılmasını sağlayacak bir zemin oluşturmaktır. Bunun yolu da öncelikle şiddetten ve şiddetin aracı olabilecek yöntemlerden vazgeçmektir. Bu başarıldığında gerisi gelir. Gençlere yönelik yaklaşımımızda da aynı şey geçerlidir. Bugün bu fırsatı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bozulan ekonomiyi ve sosyal dengeleri yeniden kurmak, toplumsal barışı tesis etmek için önemli bir fırsatımız var. Kapitalist modernlik, daha çok otoriteyi ve daha az toplumu esas alan bir düzen kurmaya çalışıyor. Toplumu, bir arada yaşayan kalabalıklardan ibaret görüyor. Özgürlük ile toplumun birlikte düşünülemeyeceği bir anlayış yaratıyor. Oysa özgürlük, otoritenin sorgulanmasını da beraberinde getirir. Hakikatle yüzleşmekten kaçan bireyler ve toplumlar ortaya çıkıyor. Bu, yozlaşmış politikaların ve politikacıların yarattığı sefaletin bir sonucu.
“DAHA İYİ YAŞAM KOŞULLARINI HAK EDİYORUZ”
Son olarak bütün bu değerlendirmelerin ışığında okuyucularımıza vermek istediğiniz mesaj nedir?
Hem yerelde hem de genelde daha iyi hizmeti hak ediyoruz. Avrupa’ya gittiğimizde ya da en son Ürdün’e gittiğimde farklı yaşam koşullarını görüyoruz. Ürdün’ün para birimi dinar. Orada bir dinarın karşılığının bizim paramızla yaklaşık 70 lira olduğu bir dönemden söz ediyorum. Anadolu insanı tatil nedir bilmeden çalışıyor. Tarlada traktörün üzerinde, inşaatlarda, hayatının son dönemine kadar didinip duruyor. Geçim ve barınma kaygısıyla yaşıyor. Avrupa’da insanlar emekli olduklarında dünyayı geziyorlar. Hatta bazıları emekliliği beklemeden bunu yapabiliyor. Biz ise bu kadar çalışmamıza rağmen sefalet içinde yaşayabiliyoruz. Yerel yöneticilerimiz bize istediğimiz şehir ve yaşam koşullarını oluşturamadı. Genel siyasetçiler de bunu başaramadı. İzmir’e baktığımda üzülüyorum. Başka yerlerle karşılaştırdığımda toplumumuzun hak ettiği noktaya gelemediğini düşünüyorum. İnsanlarımız mücadele ediyor, ayakta kalmaya çalışıyor. Buna rağmen biz de ben de dâhil olmak üzere, belki istediğimizi başaramadık. Bunun öz eleştirisini de yapmak gerekiyor. Hayallerimiz var. İsteklerimiz var. Başaracağız. Hizmet etmeye, bu topluma layık olmaya devam edeceğiz. Benim sözünü ettiğim şey, başkalarını ezmeye ya da bir makamı elde etmek için her şeyi yapmaya dayanan bir hırs değil. İnsanın kendisine hedef koyması, daha iyisini yapabileceğine inanması ve mücadele etmesidir. Hiç bilmediğim bir işe girdim, öğrendim ve zirveye çıktım. Zirvedeyken bırakmasını da bildim. Belediye meclis üyesi oldum, öğrendim, yeni deneyimler kazandım. En güçlü olduğum dönemde bile değişimin gerekliliğini düşündüm. Geçmişte, 33 yıl önce, yarım kalmış bir hikâyem vardı. Yapamadıklarım vardı. Bazen bunları hatırladığımda duygulandım. O hikâyeyi canlı tutmak ve olumlu bir kararlılıkla sürdürmek istedim. Benim hırs dediğim şey, başkalarına parmak sallamak değil. Bir başkasının başardığını gördüğünde, “Ben de yapabilirim, ben de başarabilirim” diyebilmektir. Güzeli görmek, daha iyisini aramak ve üretimin içinde yer alarak yeni bir şey yaratmaya girişmektir. Mücadele etmeye, üretmeye ve hizmet etmeye devam edeceğiz.






