TBMM 27. Dönem Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili ve 2019 yerel seçimlerinde Diyarbakır Belediyesi Eş Başkanı seçilen Selçuk Mızraklı, göreve başlamasından yalnızca beş ay sonra görevden alındı ve yerine kayyum atandı.
Mızraklı, 19 Ağustos 2019 tarihinde görevden alınmasının ardından 21 Ekim 2019 tarihinde gözaltına alındı. Mızraklı, gözaltına alınmasının ardından ‘örgüt üyesi’ iddiasıyla tutuklandı. Mızraklı, 7 yıl tutukluluğunun ardından 8 Eylül 2026 tarihinde tahliye edildi.
Mızraklı cezaevinde geçirdiği yıllara ve siyasi gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. Mızraklı, umudun önemine dikkat çekerek, “Çözüm bizdedir. Kendimize ve insanlara güvenelim. Umudu ve sevgiyi kaybetmeyelim” dedi.
Mızraklı, Melike Sargın’ın sorularını yanıtladı.

CEZAEVİNDE GEÇEN YILLAR… “DIŞARIDA HAYAT AKIYORDU, DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİMİN KENDİSİDİR”
M.S: Öncelikle geçmiş olsun. 8 Eylül tarihinde tahliye olmuştunuz. Uzun bir cezaevi süreciniz oldu. Orada zamanınızı nasıl değerlendirdiniz? Dışarı çıktığınızda size farklı gelen, yadırgadığınız ya da anlamakta zorlandığınız şeyler oldu mu? Toplumun ve insanların psikolojisinde bir değişim gözlemlediniz mi?
Selçuk Mızraklı: Öncelikle şunu ifade etmek lazım. Cezaevinde bulunmak, dört duvar arasına kapatılmak gibi algılanabilir. Ancak içinde bulunduğunuz dünya sizi zaten dört duvar arasında bırakmıyor. Birçok iletişim biçimi, dünyayı, ülkeyi ve toplumu izleyebilme imkânı var.
İçeride dışarıyı daha fazla ilgiyle, daha fazla merakla, daha fazla sorgulayarak ve zaman zaman çözümlemeye çalışarak geçiriyorsunuz.
Biz cezaevinde yatmadık, yani hapis yatmadık. Çünkü Türkçede “hapis yatmak” diye bir kavram vardır. Yatmak bize yakışmazdı. Kalkmak, ayakta olmak, dik durmak gerekiyordu. Oradaki duruşumuzu da bizi içeriye koyan koşulların bizde yaratmak istediği tahribatı önlemeye, daha da güçlenmeye, iyileşmeye ve çözüm üretmeye yönelik bir çabayla sürdürdük.
Yaklaşık 2 bin 565 gün süren bir cezaevi sürecinden söz ediyoruz. Günleri saymak bile zor. Ancak zamanı doğru yönetirseniz, her dakika bir önceki dakikadan, her gün bir önceki günden daha ileride olursunuz. Kendinizi daha iyi hisseder, birikiminizin taşmaya hazır olduğunu düşünürsünüz.
Çünkü dışarı çıktığınızda taşmak durumundasınız. Bildiklerimiz ve düşündüklerimiz bizde kaldığı sürece hiçbir şey ifade etmez. Paylaşmaya başladığımızda ise çok şey olmaya başlar. Bunun bilinciyle hem duygu dünyamızda hem zihnimizde hem de değerlerimizde bunu yaşatmaya çalıştık.
Dışarıda dünya gürül gürül akıyordu, hayat devam ediyordu. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Değişimin iyiye ya da kötüye doğru bir akışı olabilir. İyilik rejimi varsa iyi yönde, kötülük rejimi varsa kötü yönde bir akış yaşanır.
Türkiye’deki durumu değerlendirirken yalnızca ülkemize bakmamak gerekiyor. Dünyadaki ve bölgedeki değişimleri de bir bütün olarak ele almak lazım.
İçeride de dışarıda da çözüm esaslı bir yaklaşım geliştirmeye çalıştık. Zorluklara, zulme ve karanlık gelişmelere karşı nasıl aydınlığın, çözümün sesi ve adresi olabiliriz, bunun çabası içindeydik.
Yedi ya da on yıl önce bıraktığınız dünya ile bugünkü dünya aynı değil. Aradaki dönemde çürüme, kötüleşme, yoksullaşma yaşanmışsa, ahlaki sorunlar büyümüşse, toplumun sancıları artmışsa siyasetçinin ve devrimcinin yapacağı şey yalnızca durum tespiti değildir. Çözüm üretmektir.
Çözüm esaslı olarak ne yapmalıyız?
Bunu düşündüğümüzde şunu görürüz: Halat çekme oyunu oynamıyoruz. Siyaset dediğiniz şey müzakere işidir, mücadele işidir. Ancak müzakere ile mücadelenin eş zamanlı yürümesi gerekiyor.
Toplumdaki ikna gücünüz, insanları ikna etme etkiniz büyüdükçe siyaseten de etki gücünüz artar. Merkezde pozisyon alma, rol üstlenme ve güç edinme imkânlarınız da genişler.
Türkiye’deki Kürt sorunu başta olmak üzere yüz yıllık meselelerde, demokrasi sorunu da dâhil olmak üzere, toplumda büyük bir değişimin gerçekleşmesi gerekiyor. Bu değişimi tetiklemeliyiz.
Birincisi demokratik dönüşüm. İkincisi ise Kürt sorununda eşitlikçi, adil, hakça ve hak temelli çözümün gelişmesi.
“HER ŞEY BİR KİŞİNİN İTİRAZI İLE BAŞLAR”
M.S: Aynı zamanda hekim olduğunuz için topluma bir de hekim gözüyle bakmanızı istiyorum. Dışarı çıktıktan sonra, yedi yıl öncesiyle bugünü karşılaştırdığınızda insanların psikolojisinde, karar alma mekanizmalarında nasıl bir değişim gözlemlediniz?
Selçuk Mızraklı: Çok güzel bir soru sordunuz. Birçok kişi bunu sormadı. Teşekkür ederim.
Sosyal psikoloji, toplumsal psikoloji bu sürecin en önemli anahtar kavramlarından biri. Çünkü içinde bulunduğumuz dönem yalnızca olgular ve gelişmeler üzerinden değil, daha çok algılar üzerinden yaşanıyor. Algı oluşturma ve belletme üzerinden yürütülen bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Özellikle merkezi gücü elinde tutan güçlerin ciddi bir algı yönetimi yaptığını söyleyebiliriz. Türkiye açısından bu çok açık.
Algılar olguların önüne geçmeye başladığı andan itibaren toplumun değer yargılarından inanışlarına, düşüncelerine kadar birçok şey tahribata uğrar.
Toplumda parçalanma ve uzaklaşma başlar. Örgütlü toplum giderek örgütsüzleşir, insanlar yalnızlaşır. Yalnızlaşmak da toplum açısından takatsizliği, mecalsizliği beraberinde getirir.
İnsan depresyona girdiğinde kendisini işe yaramayan, varlığıyla hiçbir şeyi değiştiremeyen biri olarak görmeye başlayabilir. Toplum açısından baktığımızda da yalnızlaşma, tekilleşme, hatta kendi içine kapanma hâli, toplumsallığın intihar eğilimi olarak karşımıza çıkar.
Peki, bu güçsüzlük ve acizlik duygusu nereden gelişiyor?
Merkezi gücün hayatın bütün alanlarında belirleyici hâle gelmesinden, bireylerin ve toplulukların etki gücünün sınırlandırılmasından ya da baskılanmasından kaynaklanıyor.
Naziler dönemine ait bir fotoğraf vardır. Herkes Hitler selamı verirken bir kişi elini kaldırmamıştır. İşte tam da oraya odaklanmak gerekiyor. Çünkü her şey bir kişinin itirazıyla başlar. Sonra binler, on binler, yüz binler olur.
Bu nedenle umudu kaybetmemek gerekiyor. Umudu kaybettiğinizde kendinizi yarına taşıyacak gücü bulamazsınız.
Biz ülkeyi bugünden geleceğe, gelecek yüzyıllara taşımak istiyoruz. Eşit, adil ve demokratik bir dünya içinde; Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, cinsiyet ayrımlarının ve cinsiyetçiliğin ortadan kalktığı bir yaşamı kurma mücadelesi veriyoruz.
Bu nedenle umudun yanında sevmenin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanların sevme, sevebilme ve sevilebilme imkânlarının azaldığını görüyorsunuz.
Umudun ve sevginin, siyasetin sözü kadar önemli psikolojik halkalar olduğunu düşünüyorum. Beraber ayağa kalkacağız, beraber iyileşeceğiz.
DEMİRTAŞ’IN CEZAEVİ ARKADAŞI… “İÇERİDE 13 ENSTRÜMAN ÇALMAYI ÖĞRENDİ”
M.S: Cezaevi arkadaşınız Selahattin Demirtaş ile aynı ortamı paylaşmak nasıldı? Kendisi sürekli üretmeye, yazmaya ve mesaj vermeye devam ediyor. Onunla birlikte zaman geçirmek sizin için nasıl bir deneyimdi?
Selçuk Mızraklı: Bütün dünyanın bildiği gibi Selahattin Demirtaş, demokratik kürsü siyasetinin lider profilidir.
Demirtaş, klasik siyasetçi ve siyasi lider profilinin ötesinde, dünyaya farklı yöntem ve araçlarla seslenebilme yeteneğine sahip bir kişilik. Duygu dünyası güçlü, zihin dünyası güçlü, çözüm üretme kapasitesi yüksek biri olarak hepimizin yüreğinde ve zihninde yer etmiş durumda.
Demirtaş gibi biriyle yan yana durmak, yalnızca fiziksel olarak aynı yerde bulunmak değildir.
Düşünün, 12 metrekarelik bir yerde dört yıl sekiz ay birlikte kaldık. İki arkadaş, iki yoldaş, iki abi kardeş… Birbirine analık eden, babalık eden, sırt veren iki insan. Adını ne koyarsanız koyun. Yan yana durmak yalnızca fiziksel bir birliktelik değil, aynı zamanda düşünsel bir bütünlük ve güçlü bir alışveriştir.
Demirtaş gibi birinin yanında olduğunuzda onun birikiminin, yeteneklerinin ve üretkenliğinin size doğru geldiğini görürsünüz. Ben buna biraz önce söylediğim anlamda taşmak diyorum.
Bu taşmanın önünde bent olmamak gerekir. Aksine onunla birlikte bir anafor oluşturmak, o enerjiyi daha güçlü bir üretime dönüştürmek gerekir.
Bu nedenle metaforik olarak hep şunu söylerdim: İkimiz de birbirimizin arısı, birbirimizin poleni olacağız. Öyle bir bal ortaya çıkarmalıyız ki o balı kim tadarsa “Bu bal gerçekten organikmiş, üstelik benim derdime dermanmış” desin.
Demirtaş gibi yüksek yetenekli ve birikimli biriyle birlikte kaldığınızda kendinizi bir tamamlanma hâlinde hissedersiniz. Ben onunla birlikte kalmanın bütün ayrıcalığını yaşadığımı düşünüyorum.
Çünkü o, hem alıcı hem de verici yönü güçlü bir insan. Sahip olduklarını cömertçe paylaşan bir karakteri var. Beni de birçok alanda üretmeye teşvik etti.
Resim yapmaktan söz edebilirim. Ben ancak kutular boyadım, gelinlerime takı kutuları hazırladım. O ise müziğe yöneldi. İçeriye yalnızca saz çalmayı bilen biri olarak girmişti. Zamanla 13 enstrüman çalmayı geliştirdi. Saksafondan klarnete, meydandan kemençeye, buzukiye kadar birçok enstrümanı, herhangi bir öğreticinin olmadığı bir ortamda öğrendi.
Gitarla, kemençeyle ilgili besteler yaptı. Birçok eser ortaya çıkardı.
Birlikte olmanın en büyük avantajlarından biri de onun ürettiği ilk eserlerin dinleyicisi ya da okuru olmaktı. Ben bu şansı yaşadım.
BAHÇELİ’DEN BÖYLE BİR ÇIKIŞ GELMESİ ANLAMLI VE DEĞERLİ
M.S: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gündeme getirdiği süreç hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye, yıllardır devam eden sorunlarla yaşamayı mı seçecek, yoksa bu sorunlardan çıkış yolu mu arayacak?
Selçuk Mızraklı: Türkiye Cumhuriyeti, 1920’li yıllardan sonra birçok sorunu ya halının altına süpürdü, ya görmezden geldi ya da ezerek ortadan kaldırabileceğini düşündü. Ancak bu sorunların hiçbirini ne halının altına süpürebildi ne de ezebildi.
Böyle bir durumda aklıselimin gösterdiği yol, sorunların insani, ahlaki, vicdani, siyasi ve hukuki çözümünü üretmektir. Adına ne koyarsanız koyun, kardeşçe bir çözüm geliştirmektir.
Bu bir at pazarlığı, bir kurban pazarlığı değildir. Kendiniz için neyi hak görüyorsanız yanı başınızdaki için de aynı şeyi hak görmek durumundasınız. Kardeş olmanın hukuku da evrensel hukukun değerleri de bunu gerektirir.
Devlet Bahçeli’den böyle bir çıkış gelmesini anlamlı ve değerli bulmak gerekiyor. Türkiye’de radikal sağ çizginin en önemli siyasi figürlerinden, geleneksel liderlerinden biri olan Bahçeli, mevcut statükoya karşı bir çıkış yaptı.
Bunu kişiselleştirmek en büyük siyasi hata olur. Aksine, bu çıkışı güçlendirmek ve büyütmek gerekir.
Bizim mücadelemiz demokratik siyasi çözüm içindi. Demirtaş da ben de diğer arkadaşlarımız da bunun için cezaevine konulduk. O dönemde demokratik ve barışçıl bir çözüm arayışını dile getirmek, dönemin hâkim siyasi yaklaşımına aykırıydı.
Tabutların üzerine ellerin konulduğu, şehit tepelerinden söz edildiği günlerde bizim seslerimiz aykırı seslerdi. Hani biraz önce sözünü ettiğim fotoğraftaki, elini kaldırmayan kişi gibiydik.
Şimdi tercihler ve kararlar değiştiyse, ortada bir niyet beyanı varsa bunu ister Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ortaya koymuş olsun ister Sayın Devlet Bahçeli dile getirmiş olsun, böyle bir gelişmeyi fırsat penceresi olarak görüp değerlendirmemek bizim siyasi duruşumuzla örtüşmez.
Bu çok önemli ve değerlidir. Daha ileriye taşımak için hepimizin elimizden geleni yapması gerekiyor.
Geçmişte hafızamıza yer etmiş olaylara takılıp kalırsak ileriye dönük çözüm üretmemiz güçleşir. Dünya örneklerinden biliyoruz ki bazı çözümler, çözümün mümkün olmadığının düşünüldüğü anlarda ortaya çıkar.
Umut, hiç ummadığınız anda açıveren bir çiçektir derler. Çözümün ne zaman geleceğini de önceden belirleyemezsiniz. Bazen baharın yavaş yavaş gelmesini beklemezsiniz; bir bakarsınız iklim değişmiş, Akdeniz iklimine dönüşmüş.
Biz de barışçıl ve demokratik çözümün iklimine odaklanmış durumdayız.
Bu noktada Sayın Öcalan’ın İmralı’dan aldığı tutum da önemli. Uzatılan eli iki elle kavrayıp daha güçlü tutan, süreci stratejik çözüm, stratejik barış, eşitlenme, eşit yurttaşlık ve demokratik entegrasyon hedefleriyle tanımlayan bir yaklaşım ortaya koydu. Bence bu, sürecin en önemli halkalarından biri oldu.
Ancak sonrasında, başlangıcına yakışır biçimde etkili adımlar atıldığını söyleyebilir miyim? Kendi adıma bunu söyleyemiyorum.
Sürecin zamanlamasını ve gerektirdiği adımları doğru değerlendirmek gerekiyor. Büyük bir çözümün önüne kendi iç siyasi hesaplarınızı koyamazsınız. Örneğin ileride yapılacak bir seçimde bu sürecin oy dengelerinizi ya da iktidar olma ihtimalinizi nasıl etkileyeceğini hesaplamaya başlarsanız büyük bir yanılgıya düşersiniz.
Çünkü bu, siyasi partiler üstü bir çözüm arayışıdır.
Her siyasi kesimin, her siyasi grubun bu yaklaşım içinde düşünmesi gerekiyor: Çözüme ne katabilirim, ne yapabilirim, süreci nasıl tamamlayabilirim?
Eksikleri, yanlışları olabilir. Önemli olan eleştiri yaparken aynı zamanda tamamlayıcı bir yaklaşım geliştirmektir.
DEM Parti’nin ya da bizim gibi cezaevinde hukuksuz biçimde tutulmuş insanların da doğru bir adım atıldığında bunu koşulsuz desteklemesinin ahlaki ve siyasi bir tutum olduğunu düşünüyorum.
“YOLSUZLUK VE AHLAKSIZLIK BAĞIŞIKLIĞI OLMAYANI ETKİLER”
M.S: Bir yanda toplumsal uzlaşma ve çözüm arayışları konuşulurken diğer yanda seçilmiş siyasetçilerin tutuklanması ve cezaevine konulması gündemde. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak da toplumda oluşan algı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Selçuk Mızraklı: Eskiden meydanlarda, sokaklarda sıkça atılan bir slogan vardı: “Susma, sustukça sıra sana gelecek.”
Bir de pandemi örneğini düşünelim. 2020-2022 yılları arasında bütün dünya korkunç bir pandemi yaşadı. Virüs, karşısındaki kişinin CHP’li, AK Partili, DEM Partili ya da başka bir siyasi partiden olup olmadığına bakmadı. Kim kendisini daha korunaksız, bağışıklığı daha zayıf durumda bulduysa onu enfekte etti.
Yolsuzluk ve ahlaksızlık da böyledir. Bağışıklığı olmayan kim varsa onu bulur, etkiler. Başkalarında gördüğü kötülüğe karşı kendisi de bağışıklık geliştirmeyenler, bir gün sıranın kendilerine gelebileceğini bilirler.
Bizler bu süreçleri yaşamış insanlarız. Ben ve benim gibi insanlar, dedelerimiz, büyüklerimiz, bizim kuşağımız bunları yaşadı. Bizden sonrakiler yaşamasın istiyoruz. Daha iyi, daha güzel ve daha özgür bir dünyada yaşasınlar istiyoruz.
CHP’nin ya da başka bir siyasi partinin başına gelenleri değerlendirirken, bunun yalnızca belirli bir siyasi gruba özgü bir durum olduğu düşünülmemeli. Eğer toplumda bir kötülük varsa bunun yalnızca bir siyasi grubun içinde ortaya çıktığını, diğerlerinin bundan etkilenmediğini düşünmek büyük bir hata olur.
Burada eşitleyici, adil ve hakkaniyete uygun olması gereken mekanizma hukuktur.
Hukuk somut bilgi, belge ve deliller üzerinden hareket eder. Buna göre karar verir. Ancak somut olgulardan çok siyasi algı yönetiminin yargı yoluyla oluşturulmaya çalışıldığı izlenimi açık biçimde görülüyor.
Elbette yolsuzluğa karışmış kişiler olabilir. Bunların yargılanması doğrudur. Fakat yargılamanın hukukun temel normlarına uygun yapılması gerekir.
Kaçmayacak, ortadan kaybolmayacak insanları tutuklayarak yargılama yoluna gidilmesini anlamlı bulmuyorum. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı nereye kaçacak? Dünyanın neresine gidecek? Yüzünü mü değiştirecek, estetik ameliyat mı geçirecek?
Bu yaklaşımın siyasi bir hesaplaşmanın yargı zeminine taşınması olarak göründüğünü düşünüyorum.
2019 yılının 19 Ağustos’unda Diyarbakır’a, Van’a ve Mardin’e kayyum atandığında o sabah şunu söylemiştim: “Bugün bizim kapımızda olanlar, yarın sizin kapınızdadır.”
Kötülük salgın gibidir. Bir kez başladığında yalnızca tek bir adreste kalmaz.
CEMİL TUGAY İÇİN BANKER KASTELLİ BENZETMESİ: OYLARI ALIP BİR GECEDE GEÇTİ
M.S: Dr. Cemil Tugay’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne geçişi ideolojik bir duruşun sonucu mu yoksa kişisel bir siyasi ikbal arayışı mı? Bir hekimin zor koşullarda hızlı ve doğru karar vermesi gerektiği gibi, burada da gerçekçi bir tercih söz konusu olabilir mi?
Selçuk Mızraklı: Türkiye’nin iktisadi tarihine baktığımızda 1980’li yıllarda Banker Kastelli’nin kişiliğinde ifadesini bulan bankerler skandalını görürüz. Halktan para toplarlardı. Sonra bir gece bakardınız, ortadan kaybolmuşlar. İnsanlar paralarını kaptırmış gibi ortada kalırlardı.
Son bir aydır da Türkiye’de bir fon krizi tartışılıyor. Bu krizin yaklaşık 90 milyar dolarlık bir faturası olduğu söyleniyor.
Türkiye’deki depremin faturasının 100 milyar dolar olduğu konuşulmuştu. Yani deprem sonrasında oluşan hasarı telafi edebilecek büyüklükte bir kaynağın, yalnızca bir fon operasyonuyla halkın cebinden alınıp götürüldüğüne tanık olduk.
Oylarımız da değerlerimizdir. Para ne kadar değerliyse insanların verdikleri oylar da o kadar değerlidir.
Belediye seçimlerinde insanlar yalnızca bir kişiye oy vermez. Bir siyasi partiye, bir siyasi programa, bir yerel yönetim programına oy verirler.
Kendi üzerimden örnek vereyim. İnsanlar yalnızca Doktor Selçuk Mızraklı’nın fotoğrafını gördükleri için oy vermediler. Elbette benim duruşumun, ayak izlerimin, insanlarda yarattığım hafızanın ve geçmişin bir etkisi olmuştur. Ancak asıl olarak bir siyasi çizgiye oy verirler.
Aynı durum İzmir için de geçerlidir.
İzmir’de halkın iradesiyle verilen oyları kendi babasından ya da anasından miras kalmış gibi görüp başka bir partiye geçme tutumunu ben Banker Kastelli’nin yaptığına benzetiyorum. Parayı bir gecede alıp giden banker anlayışıyla burada sergilenen tutum arasında zerre kadar fark görmüyorum.
CHP, kendi içindeki değişim ve dönüşümün adresi oldu. Bu değişim yalnızca bir siyasi programın ya da siyasi duruşun sonucu değildi; toplumdan gelen baskının da etkisi vardı.
Parti kendi içinde kongresini, kurultayını yaptı. Ardından Özgür Özel’in liderliğinde yeni bir form kazandı. Özellikle 2024 seçimleriyle birlikte yüzde 37,8 gibi önemli bir oy oranına ulaşıp iktidar alternatifi hâline geldiği andan itibaren bu tür operasyonların başladığını görüyoruz.
Keşke bu süreç beş yıl önce yaşansaydı. O zaman ortada gerçekten hukuki bir sorun mu var, bir yolsuzluk mu söz konusu diye sorabilirdik.
Bugün ise yaklaşık 90 milyar dolarlık fon krizi var. Bankacılık sistemi, mali denetim mekanizmaları ve MASAK gibi kurumların bulunduğu bir alandan söz ediyoruz. Buna rağmen bu olayın ardından yüzlerce kişinin gözaltına alındığını ya da tutuklandığını gördük mü? Hayır.
Ortada büyük bir kriz var. Sanki yalnızca mağdur olduğu belirtilen yüz binlerce kişinin parasını geri alabilecek bir mekanizma oluşturulursa sorun çözülecekmiş gibi yaklaşılıyor.
Yerel yönetimler üzerinden aynı durumla karşılaştığınızda ise buna büyük hırsızlık diyorsunuz. Buradaki hırsızlığı da görmemek olmaz.
Seçilmişlerin temsil ettikleri makamlar yalnızca siyasi ya da idari makamlar değildir; aynı zamanda halk iradesinin tezahürüdür.
Halkın iradesiyle elde edilmiş bir yetkiyi cebinize koyup “Ben bunu buradan aldım, başka bir yere götürüyorum” diyemezsiniz. Böyle bir yaklaşımı hukuki bulmadığım gibi ahlaki ve vicdani de bulmuyorum.
Bir espriyle bitireyim. Cemil Tugay’ın plastik cerrahi uzmanı olduğunu biliyorum. Plastik cerrahiye geçmeden önce genel cerrahide iki yıl çalışarak cerrahinin temel bilgisini, becerisini ve ustalığını kazanmak gerekir. Onun genel cerrahi rotasyonunu, genel cerrahinin ruhunu ve disiplinini yeterince almadan tamamladığını düşünüyorum.
BUNDAN SONRA NE YAPACAK?
M.S: Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceksiniz? Siyasete devam etmeyi mi, gelişmeleri gözlemlemeyi mi düşünüyorsunuz? Hekimliğe dönecek misiniz?
Selçuk Mızraklı: Öncelikle şunu çok iyi biliyorum: Henüz sudan çıkmış balık gibiyim. Dışarıyı gözlemlemeye ihtiyacım var.
Yedi yılın birikimini telafi etmek yedi günde, yedi haftada olacak bir şey değil. Belki yedi ayda olur, belki daha uzun sürer. Ne kadar zaman gerektiğini bilmiyorum.
Ancak siyasetçi olmak, mutlaka bir siyasi partiye kayıtlı olmak ve parti adıyla siyaset yapmak demek değildir.
Hukuki durumum nedeniyle bir siyasi partiye üye olamıyorum. Siyasi yasaklıyım. Ancak siyaset yapma yasağım yok.
Demokratik siyaseti sosyal alandan mesleki alana kadar birçok farklı zeminde sürdürme imkânım olacak. Bunu yapmaya devam edeceğim.
Bunun yanında hekimliğime de devam edeceğim. Önümüzdeki günlerde yeniden cerrahiye dönecek, mesleğimi uygulamaya başlayacağım.
“TEZ-ANTİTEZ İLİŞKİSİ VAR… SAĞ DALGALANMA VARSA SOL DİRENÇ DE GELİŞECEKTİR”
M.S: Dünyada farklı ülkelerde toplumsal hareketlilik yaşanıyor. İspanya’da konut krizi, Fransa’da gençlerin ve liselilerin eylemleri, Şili’de eğitim bütçesine yönelik tepkiler gündemde. Türkiye’de ise benzer bir hareketlilik görülmüyor. Bütün bunları değerlendirdiğinizde dünyanın gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Selçuk Mızraklı: Dünya zor bir dönemden geçiyor. Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Avrupa’dan Orta Doğu’ya ve Uzak Doğu’ya kadar birçok ülkede farklı düzeylerde siyasi ve toplumsal krizler yaşanıyor. Türkiye de bu krizlerin önemli kaynaklarından biri.
Özellikle Avrupa’da ve Latin Amerika’da daha görünür olan bir sağ yükseliş var. Ancak siyasetin ve toplumsal yaşamın temel diyalektiklerinden biri tez-antitez ilişkisidir. Bir yerde sağ dalgalanma yaşanıyorsa buna karşı bir sol direnç de gelişecektir.
Sizin verdiğiniz örneklerdeki liselilerin eylemlerinden konut krizine kadar birçok gelişme, bir bakıma sol dalganın habercisi olarak görülebilir.
Dünyanın ortak sorunları var. Bunun yanında her ülkenin kendine özgü sorunları da bulunuyor.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik, bütün dünyanın ortak sorunlarından biri. Artık dolar trilyoneri kavramı ortaya çıktı. Bir insanın serveti, bir ülkenin gayrisafi millî hasılasıyla yarışır hâle geldi.
Bu durum, kaos ile çözüm arasındaki bir aralığa da karşılık geliyor. Kaotik bir durum, bir çatışma yaşanır. Ardından gök gürültüsü ve sağanak yağış gelir. Sonra bir bakarsınız güneş açmış, gökkuşağı oluşmuş.
Ben durumu biraz böyle değerlendiriyorum. Gökkuşağının ve güneşin orada olduğunu bilen biri olarak umudumu asla kaybetmiyorum.
İyilerle kötülerin mücadelesi, isterseniz dinler tarihinden bugüne kadar götürün, isterseniz Spartaküslerden günümüze siyasi mücadeleler tarihi içinde değerlendirin, hep var oldu ve var olmaya devam edecek.
Kesinlikle karamsarlığa kapılmayalım. Bunun karşılığı iyimser olmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Önemli olan mücadele azmimizi kaybetmemek.
Örgütlü duruşun bütün bu zorluklar karşısında yegâne zırhımız, barınağımız ve surumuz olduğuna inanmalıyız.
Çözüm bizdedir. Kendimize ve insanlara güvenelim. Umudu ve sevgiyi kaybetmeyelim.




