AKP iktidarının 'terörsüz Türkiye' adıyla başlattığı yeni süreç kapsamında Meclis'e getirilen 'çerçeve yasa' olarak da bilinen ''Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi'' bugün Meclis'te görüşülmeye başlandı.
Kanun teklifi, TBMM Başkanvekili Celal Adan tarafından başlatılan görüşmelerin ardından oylamaya sunulacak.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı, TBMM Genel Kurulu’nda CHP Grubu adına konuştu.
Salıcı, konuşmasında ‘Kürt sorunu’na ilişkin değerlendirmede bulunurken “Biz bugün, Kürt meselesini çözmüyoruz. Biz bugün, Kürt meselesinin silahlardan arındırılması yönünde tarihi bir adım atıyoruz. Silahın olduğu yerde, sözün bir anlamı kalır mı? Biz bugün, sözü başlatıyoruz” ifadelerine yer verdi.
“DEMOKRASİYİ ASKIYA ALANLARIN BAHANESİ KALMAYACAK”
Kanun Teklifi’nin Meclise gelmesinde SHP-CHP geleneğinin katkısı olduğunu savunan Salıcı, “İşte, artık silah olmayacak, artık konuşma zamanıdır. Terör gerekçesiyle demokrasimizi askıya alanların artık bahanesi kalmayacaktır” diye konuştu.
CHP Grubu adına konuşan Salıcı, Genel Kurul'da söz alarak şunları söyledi:
“Ben, Adıyamanlıyım. Sevgili hemşehrim Sırrı Süreyya Önder’in bugün aramızda olmasını çok isterdim. Bugünü görmek en çok onun hakkıydı. Mekânı cennet olsun.
Bizim oraya Şam ve Beyrut Ankara’dan daha yakın… Adıyaman’a Bağdat, İzmir’den; Tebriz, İstanbul’dan daha yakın… Buralar, Orta Doğu’nun kadim şehirleri. Coğrafya kaderdir derler ya, bizim kaderimiz birbirine bağlı…
Ben doğduğumda Suriye’yi Hafız Esad, daha iki sene öncesine kadar da oğlu yönetiyordu. 3 yaşımdayken Lübnan’da iç savaş başladı. 7 yaşımdayken İran’da devrim oldu. İran ile Irak 8 yıl savaştı. Hayatımın 23 yılında Irak’ı Saddam Hüseyin yönetti. 9 yaşımdayken; Mısır’da, İsrail’le barışan Enver Sedat öldürüldü; İsrail, Golan Tepeleri’ni hukuksuzca ilhak etti. PKK terörü başladığında 12 yaşımdaydım. Üniversite için İstanbul’a gittiğim yıllarda, Kuveyt’te Amerika ile Irak savaşıyor; Oslo’da İshak Rabin ile Yasser Arafat barışıyordu.
Bugün bunların hiçbirisi yok… Savaşlar oldu, yeni düzenler kuruldu. Kurulan düzenler bozuldu, aktörler değişti. Yeni savaşlar, yeni barışlar oluştu.
Bugün kızım 10, oğlum 6 yaşında. En büyük dileğim; evlatlarımızın terörün, şiddetin, savaşın uğramadığı bir Türkiye’de büyümeleridir. Sorunlarını konuşarak çözebilmeleridir. Bugün, omuzlarımda bu sorumluluğu taşıyorum.
Olağanüstü bir bölgesel kırılma döneminden geçiyoruz. İran’ın direniş ekseni kırıldı… Suriye’de Baas rejimi çöktü… İhvan siyaseti iflas etti… Irak yeni dengeler arıyor… İsrail’in sınırları belirsizleşti… Filistin’de 70 binden fazla insan katledildi… Orta Doğu’da ekonomik ve siyasi güç ilişkileri değişiyor. Dahası, Orta Doğu’da sınırlar değişiyor.
100 yıl önce de sınırlar değişmişti. Bundan tam 104 yıl önce, 6 Mart 1922’de, Sakarya Muharebesi’nden sonra, Büyük Taarruz’dan önce, Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu Meclisin kürsüsüne çıktı ve şunları söyledi:
“Türkiye’yi yok etmeye çalışanlar ile Türkiye’nin yok olmasında çıkar görenler zamanla birleşmiş; ittifak kurmuşlardır. Yüzyıllar boyunca bu anlayış bir gelenek hâline gelmiş ve sonunda çeşitli bahanelerle Türkiye’nin iç işlerine, yönetimine ve hayatına müdahale etmeye kadar varmıştır.”
İşte bu müdahaleleri püskürtmenin yolu toplumsal barıştır. Milletin birbirine şüphe dolu gözlerle bakmamasıdır. Meclisin, milletin ortak iradesini güçlü biçimde taşımasıdır. Çünkü askeri cephede, savaşta yenilebilirsiniz. Günü gelir yeniden taarruz edersiniz. Ama milletin ortak iradesi çökerse, asıl tehlike orada başlar. Birlik ise, milletin iradesinin zemini olan Mecliste kurulur. Halkımızın isteği; bağımsız ve kardeşçe yaşamaktır. Meclis’in görevi de bunu başarmaktır.
Biz bugün, Kürt meselesini çözmüyoruz. Biz bugün, Kürt meselesinin silahlardan arındırılması yönünde tarihi bir adım atıyoruz. Silahın olduğu yerde, sözün bir anlamı kalır mı? Biz bugün, sözü başlatıyoruz.
Değerli arkadaşlar, Bakın, Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin 1989’daki raporudur bu. Herkes korkarken, biz cesurduk. Herkes korkarken, biz konuştuk. Demokratik çözümün adresini ilk biz gösterdik. Siyasi rakiplerimiz ne yaptı? “Terörle işbirliği yapıyorsunuz” diye bize iftiralar attı. Hatta, mitinglerde montaj videolar bile yayınlandı. Atı alan Üsküdar’i geçti. Kara propaganda kazandı. İktdar sıralarında oturan değerli arkadaşlar; Madem barışın kapısını açıyoruz, sizce de Türkiye’ye bir özür borcunuz yok mu?
Bu işin bugüne gelmesini en tutarlı şekilde, SHP-CHP geleneği savundu. “Çözümün adresi Meclis’tir” dediğimizde bize müstehzi gülenler olmuştu. İşte şimdi Meclis’te çözüyoruz.
Değerli arkadaşlar, Sayın Sırrı Sakık o günlerin tanığıdır. Sayın Ayşegül Doğan burada. Rahmetli Orhan Doğan’ın kızı. Babasının gözaltına alındığı Mecliste bugün birlikte çalışıyoruz. O günleri hayırla hatırlayan kimse kalmadı. Ama maalesef, bu Meclisten milletvekili alıp götürmeyi marifet zanneden bir anlayış hâlâ yaşıyor. Varsa fezlekesi, milletvekilliği bittikten sonra yargılanır. Ama önemli olan, Meclisin itibarını korumaktır.
“ARTIK SİLAH OLMAYACAK, KONUŞMA ZAMANI”
Türkiye, uzun yıllar boyunca bazı meselelerini güvenlik ekseninin dışına çıkarak konuşmayı başaramadı. Hatta siyaset neredeyse öyle bir noktaya geldi ki… Depreme milli güvenlik sorunu demezsen, sağlam konut yapılmaz; rman yangınlarına milli güvenlik sorunu demezsen, itfaiye çalışmaz; yolsuzluğa milli güvenlik sorunu demezsen, üstüne gidilmez hale gelde. Her meseleye “güvenlik” gözlüğüyle bakıldı. Sorunlar öyle ele alındı. Belki kavramın içi boşaltıldı. Bugün kelimenin tam anlamıyla milli güvenliğimizi yakından ilgilendiren bir noktaya gelindi. Şunu bilelim; Türkiye’nin asıl ihtiyacı, sorunlarını çözebilmek için, onları önce birer güvenlik tehdidine dönüştürmek zorunda kalmadığı bir siyaset düzenidir. İşte bu mantıkla; sürecin gerçek başarısı silahların kaç adet teslim edildiğiyle değil, siyasetin ne kadar genişlediğiyle ölçülmelidir. Demokratik siyasetin alanı genişledikçe, şiddetin alanı daralacaktır.
Sürecin itici gücü bölgesel güvenlik denklemi olmakla birlikte, Türkiye’nin geleceğini, yalnızca dış gelişmelerin belirlediği bir güvenlik refleksi üzerine kurmak doğru değildir. Çünkü jeopolitik gelişmeler, değişken ve dalgalıdır. Demokratik siyaset ise kalıcıdır. Bugün, dış gelişmeler nedeniyle başlayan bu süreç, yarın koşullar değiştiğinde ortadan kalkmamalıdır. Sürecin devlet politikasına dönüşmüş olması bu açıdan kıymetlidir, anlamlıdır ve kalıcılığını pekiştirmektedir. Meselelerimizi konuşarak aşma iradesinden asla geri adım atılmamalıdır. İster anadili, ister yerel yönetim temelli talepler olsun; terör hiçbir zaman meşru bir yöntem olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.
İşte, artık silah olmayacak, artık konuşma zamanıdır. Terör gerekçesiyle demokrasimizi askıya alanların artık bahanesi kalmayacaktır. Artık, demokratikleşme zamanıdır. Bizi, Komisyonumuzun Raporu’na
“Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi kararlarına uyulmalıdır” diye yazdırmak zorunda bırakan zihniyeti değiştirme zamanıdır. Kayyum uygulamalarına veda etme zamanıdır. Herkes için bireysel özgürlükleri garanti altına alma zamanıdır. Artık komedyenler için, gazeteciler için, sanatçılar için ifade özgürlüğü zamanıdır. Hukukta “masumiyet karinesi” diye temel bir ilke olduğunu hatırlamanın zamanıdır.
Demokratikleşmeden kastımız da dar çerçevede ele alınmamalıdır. Demokrasi, yalnızca seçim veya kuvvetler ayrılığı değildir. Bunlar gereklidir. Ama yeterli değildir. İşte tam da burada konuşmamız gereken kavram, yurttaşlıktır. Bizim hedefimiz; her yurttaşın kökeni, kimliği, inancı, yaşam tarzı, ana dili, oy verdiği parti ne olursa olsun, devlet tarafından eşit saygıya layık görülmesidir.
“TERÖRÜN BESLENDİĞİ SİYASAL ZEMİNİ GERİDE BIRAKALIM”
Güçlü devlet, yurttaşını yalnızca yönetmez. Yurttaşını tanır. Dinler. Muhatap alır. Onurunu korur.
Hukuk metinlerine, “Herkes kanun önünde eşittir” diye yazmak yetmez. Eşitlik, kamusal saygınlığın eşit paylaşılmasıdır. Hiçbir yurttaş; yolda çevirmeden geçerken, mülakata girerken, sadece kimliğindeki doğum yerinden veya isminden dolayı endişe hissetmemelidir. Bir yurttaş kendisini devlet karşısında sürekli açıklamak zorunda hissediyorsa, demokrasi henüz tamamlanmamıştır. Bir yurttaş, kendi kimliği nedeniyle eksik muamele gördüğünü düşünüyorsa, Cumhuriyet henüz tamamlanmamıştır. İşte yapmamız gereken tam da budur: Cumhuriyetimizi, demokrasiyle taçlandırmaktır.
Hani bir laf ediliyor: “Türk, Kürt, Arap kardeştir.” Doğrudur. Kardeştir. Boşnak, Çerkes, Gürcü, Arnavut, Laz ve diğer herkes de kardeştir. Ama unutmayın; sadece savaşırken veya savunurken değil, biz, ölürken de yaşarken de kardeşiz. İşsizlikte de, yoksullukta da, adaletsizlikte de kardeşiz. Kredi kartının asgarisini yatırırken de kardeşiz. Ortak düşmandan önce; ortak bir yaşamımız, ortak bir vatanımız var bizim…
Evet, biz güçlü devlet istiyoruz. Ama yurttaşlarının korktuğu değil, yurttaşına güven veren güçlü bir devlet istiyoruz. Biz büyük bir devlet istiyoruz. Ama yurttaşına büyüklenen değil, yurttaşını büyüten bir devlet istiyoruz.
Silahların susması önemlidir. Ama bundan daha önemlisi, “Ben sorunlarımı siyaset dışı yöntemlerle çözebilirim” duygusunu altüst edebilmektir. Gelin; hep beraber, güvenliği demokrasiyle, devleti yurttaşla, cumhuriyeti özgürlüklerle güçlendirelim. İşte o zaman yalnızca terörü değil, terörün beslendiği siyasal zemini de geride bırakmış olacağız.”




