Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği tarafından 2006 yılından beri her yıl toplanan Karaburun Bilim Kongresi 20. çağrı metnini yayımlandı.
Temasının "Emek ve Emekçiler" olarak belirlendiği Kongre'nin kapsamı; küresel ve yerel ölçekte sınıf mücadelesi, kadın emeğinin çifte sömürüsü, çocukların işçileştirilmesi, kapitalizmin dönüşümü, sendikal mücadele otoriterleşme, ekolojik kriz, sosyalist siyaset, dijitalleşme ve yapay zeka gibi alt başlıklarla genişletilecek.
3-5 Eylül 2026'da gerçekleştirilecek olan Kongreye başvurular için son günün 25 Mayıs olduğu bildirilirken, 8 Haziran'da kabul edilen bildirilerin duyurulacağı, 13 Temmuz'da da geçici programın ilan edileceği belirtildi. Başvuru ayrıntıları da Kongre'nin web sitesinden duyurulurdu.
Çağrı metninde, "Kongre sizleri dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bu tarihsel eşiği- emek, emekçiler küresel/yerel sınıf mücadelelerinin bugünkü somut koşullarını- geleceğini birlikte düşünmeye ve tartışmaya çağırıyor. Hepimiz biliyoruz ki bütün bu çelişkilerin içinden yine tek bir gerçek güç görünür: Dünyayı fiilen üreten, onun maddi temelini kuran ve onu değiştirme kudretini içinde taşıyan emekçiler... Bu düşünceyle yeniden diyoruz ki: Gelin dostlar, bir olalım…" denildi.

KONGRE'YE ÇAĞRI METNİ YAYIMLANDI
Karaburun Bilim Kongresi Düzenleme Kurulu adına duyurulan çağrı metninin tamamı şöyle:
"Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bertolt Brecht, Okumuş Bir İşçi Soruyor
Brecht’in sorusu aslında tarihin bütün görkemli yapılarına yönelir: Babil Kulesi’ni kim yaptı? Kim taşı yerinden söktü? Kim harcı karıp güneşin altında kuruyan duvarları yükseltti? Ya Roma’nın anıtlarını dikenler kimdi? Peki ya zafer aşını pişiren kimdi?
Tüm uygarlıkların kurucu gücü, adları anılmayan somut insanların emeğidir. Marx’ın vurguladığı gibi tarih, insanların kendi maddi varoluş koşullarını emekleriyle üretme süreçlerinin tarihidir; fakat emekçiler egemenlerin tarih yazımında yer almazlar. Oysa kentler, yollar, tarım düzenleri, düşünce dünyaları ve ekonomik yapılar nihayetinde insan emeğinin nesnelleşmiş biçimleridir. Sadece bu yapıtlar mı? İnsanlar ihtiyaç nesnelerini üretirken, kendilerini de üretirler. “İnsanlığın şafağından bu yana,” der Marx ile Engels, tüm üretim süreçlerine eşlik eden bu emek etkinliğidir: İnsanın üretimi ve yeniden üretimi.
İnsan emeği hiçbir zaman yalnızca doğaya yönelmiş bireysel bir etkinlik değildir; tarih boyunca toplumsal ilişkiler içinde kurulan, başkalarıyla birlikte gerçekleşen bir süreç olarak uygarlığın maddi dokusunu var etmiştir.
Emek, insanın doğayla kurduğu en yaratıcı, en dönüştürücü ilişkidir; Marx’ın ifadesiyle insan, emek sürecinde doğa ile arasındaki maddi metabolizmayı kurup düzenlerken, kendi özünü de üretir. Ancak bu ilişki hiçbir zaman yalın ya da doğal değildir: İnsan, doğayla ilişkisini her zaman başka insanlarla kurduğu toplumsal ilişkiler aracılığıyla gerçekleştirir. Bu nedenle emek, aynı anda hem doğayla hem de toplumla kurulan bir bağdır. Sınıflı toplumlarda, özellikle kapitalist üretim ilişkileri içinde bu metabolik bağ emekçinin denetiminden çıkar; yaratıcı etkinlik, insanın kendini gerçekleştirme gücü olmaktan uzaklaşarak yabancılaşmanın maddi zeminine dönüşür.
Tarihsel olarak ücretli emekçi hâline gelme, insanın kendi yaşam etkinliğinin bir geçim aracına dönüşmesiyle başlayan tarihsel bir kopuştur; emek gücü, salt yaratıcı bir etkinlik olmaktan çıkarak mübadele için alınıp satılan bir metaya dönüşmüştür. Bununla birlikte kapitalist üretim tarzında, emek gücü metalaşırken fiilen toplumsallaşır da: Üretim artık tekil emeklerin toplamı değil; birbirine bağımlı, bütünlüklü ve kolektif bir toplumsal emek ağının ürünüdür. Marx’ın işaret ettiği toplumsallaşmış kolektif emek ile bu emeğin ürünlerine el koyan özel mülkiyet arasındaki çelişki tam da bu yarılmada ortaya çıkar. Kapitalist sistemin bu ikili doğası, bir yandan yoksullaşmayı derinleştirirken, diğer yandan emekçilerin kendi ortak güçlerini fark edebilecekleri maddi koşulları olgunlaştırır.
Bugünün dünyasında yaşananlar, bu tarihsel öykünün yeni ve en güçlü evresidir: Üretim hiç olmadığı kadar küresel, kolektif ve fiilen toplumsal hâle gelirken, küresel zenginlik aynı ölçüde dar bir sınıfın (Milyarderler Kulübü’nün) elinde yoğunlaşmaktadır. Marx ve Engels’in Kapital’de “anlatılan senin hikâyen” diyerek vurguladığı karşıtlık, tüm berraklığıyla dünyalaşmıştır: Üretim dünya ölçeğinde toplumsallaşmış, üretkenlik artmış; ancak yoksulluk küresel ölçekte yaygınlaşmıştır. Başka bir deyişle, nesnel olarak sınıf çelişkisi küresel ölçekte derinleşmiştir. Hiç kuşkusuz emekçi sınıfların “kendisi için sınıfa” dönüşmesi de bu tarihselliğin içinden şekillenmekte ve olgunlaşmaktadır.
Bu tarihsel çelişki, günümüz kapitalizminin teknolojik dönüşümleriyle daha da görünür hâle gelmiştir. Marx’ın, kapitalist üretim tarzının üretici güçleri geliştirirken kendi çelişkilerini de derinleştirdiği saptaması, otomasyonun, yapay zekânın ve platform ekonomisinin yükseldiği çağımız için özellikle açıklayıcıdır. Teknoloji insanlığın kolektif zekâsını büyütürken, kapitalistler bu gelişmeyi emek süreçlerini parçalamak, emek denetimini yoğunlaştırmak ve yedek işgücünü genişletmek için kullanmaktadır.
Dünya ölçeğinde üretici güçler görülmemiş ölçüde büyümüş; ancak bu büyüme aynı anda derin bir toplumsal krizin de maddi zeminini yaratmıştır. Kapitalizm, kendi ilerleyişi içinde hem toplumsal dokuyu hem de gezegenin yaşam koşullarını aşındıran bir uygarlık krizine dönüşmüştür.
Küresel kapitalizmin bu derinleşen çelişkileri, son yıllarda dünya genelinde yükselen otoriterleşme eğilimleriyle daha da ağırlaşmış durumdadır. Sermayenin hareket serbestîsini güvence altına almak için siyasal alan daraltılırken, emek üzerindeki ağır denetim ve kontrol görünür biçimde yoğunlaşmaktadır: Sendikasızlaştırma, grev yasakları, iş güvencesizliği, ücretlerin temel yaşam maliyetlerinin oldukça gerisine düşmesi ve geniş kitlelerin işsizliği beraberinde geleceklerinin belirsizliği artık küresel emek rejiminin en temel özellikleri hâline gelmiştir.
Türkiye’de ise bu tablo özellikle AKP ile birlikte büyük bir ivme kazanmıştır. Grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle sistematik biçimde yasaklanması işçilerin, emekçilerin hakkını, eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdüren muhalif sendikalar üzerinde giderek artan baskılar, son zamanlarda mesleki eğitim merkezlerinde çocuk işçi ölümleriyle tekrar gündeme gelen çocuk işçilerin varlığı, milyonlarca göçmenin yoksulluk sınırı altında yaşamasına bile olanak tanımayan ücretleri, asgari ücretin ve emekli maaşlarının açlık sınırına dayanması, emekçilerin denetimsiz ve farklı rejimlerle bir tür kölelik düzenine tâbi tutulması, yaşamlarının her boyutunu tehdit eden sağlıksız ve güvensiz çalışma ortamı ve koşulları, öte yandan “ailenin kutsallığı” safsatasıyla kadınların ev içi emek yoğunluğunun giderek artması hem kapitalizmin neoliberal ekonomi politikalarının hem de AKP hükümetinin görünür yüzünden sadece bazılarıdır.
Bu yıl yirmincisi düzenlenecek Karaburun Bilim Kongresi, sizleri dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bu tarihsel eşiği- emek, emekçiler küresel/yerel sınıf mücadelelerinin bugünkü somut koşullarını- geleceğini birlikte düşünmeye ve tartışmaya çağırıyor. Hepimiz biliyoruz ki bütün bu çelişkilerin içinden yine tek bir gerçek güç görünür: Dünyayı fiilen üreten, onun maddi temelini kuran ve onu değiştirme kudretini içinde taşıyan emekçiler
Bu düşünceyle yeniden diyoruz ki: Gelin dostlar, bir olalım…




