Alex Proyas’ın unutulmaz gotik korku filmi The Crow’da, intikam için mezarından geri dönen Eric Draven, dinmeyen yağmurdan şikâyet eden küçük bir kıza; “Nasıl olsa dinecek...” diye seslenir. Yağmurlu havalar yerini ılık bahar rüzgarlarına bırakmadan önce mutlaka izlenmesi gereken filmleri İz Gazete okurları için derledik.
The Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli (1994)
Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi filmleri arasında her zaman üst sıralarda kendine yer bulan Frank Darabount klasiği, haksız yere hapis yatan finans uzmanı Andy Dufresne’nin kaçmayı başardığı sekansta yağan sağanak yağmurla seyirciye eşsiz bir katharsis yaşatır. Andy’nin bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında ellerini gökyüzüne uzatıp dakikalarca beklediği sahne, karakterin tertemiz ve yeni bir başlangıç yapacağının, karanlık geçmişi geride bıraktığının ve kurtuluşun yakında olduğunun bir sembolü gibidir.

The Crow - Kuzgun (1994)
James O'Barr'ın 1990'ların başında epey popüler olan gotik çizgi romanından Alex Proyas’ın perdeye uyarladığı The Crow nişanlısıyla birlikte bir sokak çetesinin saldırı sonucu hayatını kaybeden müzisyen Eric Draven’in intikam öyküsünü anlatıyor. Proyas, ölüm ve yas temalarına yaslanan kült hikayesi boyunca yağmuru başrol oyuncularından birine dönüştürür. Filmde sağanak yağmur, karanlık temalara uygun bir doğa olayı olarak kullanılsa da Draven’ın “Nasıl olsa dinecek...” repliği, öykünün ilerleyişi bağlamında bir kehanet işlevi de üstlenir. Yağmur dinecek ve adalet sağlanacaktır.

Seven - Yedi (1995)
David Fincher’ın 7 ölümcül günahı işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki polis dedektifin çabalarını konu alan bir gerilim başyapıtında yağmur, ünlü final sekansı haricinde hiç dinmez. Fincher; ıslak ve çamurlu sokaklar, şemsiyelerin altında yüzü seçilemeyen kalabalık insan yığınları, oradan oraya koşuşturanlar eşliğinde bir kaosa yuvarlanan öyküsü boyunca, izleyiciye sıkıntılı zamanların hiç bitmeyeceği ve güneşin bir daha doğmayacağı mesajını verir gibidir. Nitekim yalnız sinema tarihine geçen final sekansında, Dedektif Mills’in henüz başka alternatiflere sahip olduğu o gerilim yüklü anda güneşi görürüz. Ancak Mills, ünlü ‘Kutuda ne var!’ sahnesinde tercihini yaptıktan sonra polis arabasına bindirilirken hava yine kurşuni bir renge bürünür.

Matrix (1999)
Sinema tarihinin en önemli kırılma anlarından birini simgeleyen Lana Wachowski - Lilly Wachowski başyapıtının, belli bir bağlamda yalnız tercihler üzerine düşündüğü söylenebilir. Seri boyunca yağmurlu sahneler, Neo’nun bir tercih yapması gereken yahut tercihini netleştirdiği anlarda şiddetlenir. Unutulmaz ilk filmde ise yağmur rüyanın bir metaforuna dönüşür. Sık ve dik bir açıyla yeryüzüne inen damlaların bilgisayar kodlarını anımsatan görüntüsü de hiç kuşkusuz öykünün temel savlarıyla uyum içindedir. Morpheus’un Neo’ya Matrix’i anlatmaya çalıştığı sahnede ise oldukça belirgin bir gök gürültüsü duyarız. Başka bir deyişle yağmur hem tercih, hem kandırmaca hem de aydınlanma kavramlarının fon müziğidir.

Delisin (1975)
Arzu Film ekolünün en kendine has sanatçılarından yönetmen Ergin Orbey’in filmi, babasından kalan mirası devralmak için kasabaya gelen Ferit’in, hırslı amcalarıyla mücadelesini anlatır. Dönemin şarkılı komedilerinden çok daha fazlasını sunan Delisin; taşrada yaygın olan batıl itikatların ve boş inançların da bir eleştirisine soyunur. Yağmur filmde herkesi etkisi altına alan gerçek dışı inanç alışkanlıklarını, şemsiye ise bunların karşısında konumlanan aydınlanma fikrini temsil eder.




