CHP lideri Özel, Karar TV yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. En düşük emekli maaşının 20 bin liraya çıkarılmasına ilişkin maddenin tekrar görüşülmesi için önerge vereceklerini bildiren Özel, "Biz '28 bin lira' dedik. Bizim önergemiz reddedildi. Devlet Bey büyüğümüz; bir büyüklük yapsın, tırnak içinde 'raconu kessin'. Desin ki: 'Bunun oluru 24.' Devlet Bey'in hatırı için 20 binin üzerindeki her rakama oy vereceğiz, onların önergesine. Tabii şu an bir önerge ihtimali yok gibi görünüyor. Meclis'te görüşmeler tamamlanmadan önce her zaman tekriri müzakere o madde için görüşmelerin yenilenmesi önergesi olabilir. Onu vereceğiz. Herkes oradayken bu maddeyi bir daha görüşelim diyeceğiz. Maddenin görüşülmesi çoğunluk oyuna bağlı. Biz bütünün oylamasında 20 bine hayır oyu vereceğiz. Geçen hafta biraz ümitliydik ama Devlet Bey'in bu yaklaşımıyla ümitlerimiz kırıldı." diye konuştu.
"SİYASET, TERCİH BELİRLEME VE ÖNCELİK BELİRLEME İŞİDİR"
Özel, sözlerine şöyle devam etti:
"Türkiye gibi bir ülkenin bütçesi, bütün ihtiyaçlara yeter de hepsine birden yetmez. Siyaset, tercih belirleme ve öncelik belirleme işidir. Şimdi bu sene bütçe kalemlerinin arasında 768 milyar lira vazgeçilecek kurumlar vergisi var. Vazgeçilecek kurumlar vergisi yani… Çalışacak, kazanacak ki; bunu hani böyle çok şey yapmak için istemiyorum, çok sloganlaştı… Beşli çete, 40-43 tane kamudan en çok ihale alan firmanın geçen sene ödemesi gereken dünya kadar vergi, hem de o kalemde karşılığı önceden hazırlanmış şekilde affedildi. Plan Bütçe Komisyonlarına verilen önergelerle.
Şimdi emekliye 650 milyar lira lazım, yok; ama vazgeçilecek kurumlar vergisine 768 milyar var. Emekliye 600 milyar yok. Faize 2,4 milyar lira var. Veya peşinen bütçe açığı… Ya bütçe açık verir; 'Bu, büyüyecek olmanın delaletidir' diyerek bütçe savunuyorlar. 2,7 trilyon açık var ama emekliyi de düşünelim: Açığı 3,3 trilyonla başlatıp buna göre büyüyelim hesabı yok. O açıdan bir kere şöyle: Büyük bir haksızlıkla karşı karşıyayız. AK Parti ilk geldiğinde en düşük emekli maaşı 1,5 asgari ücret alıyordu; bu SSK emeklisi açısından.
Hatta burada bir kez daha düzeltelim: Bunu yıllardır konuşuyoruz. Bunu Cumhurbaşkanı Yardımcısı bütçe sunumunda kabul ediyor; Plan Bütçe Komisyonu üyeleri kabul ediyor; AK Partili hatipler kabul ediyor. Bu o kadar herhalde yayıldı ve bir tepkiselliğe dönüştü ki dün Erdoğan, kendi ikna gücüyle bunun yanlış olduğunu, bunun yalan olduğunu; kendileri iktidara geldiğinde asgari ücretin 184 lira olduğunu -bu doğru- en düşük emekli maaşının 66 lira olduğunu söyledi. 'Üçte biriydi' dedi. Olacak şey değil."
"HEM EMEKLİLİK HEM DE DEVLET PERSONEL REJİMİ ÜZERİNE HASSASİYETLE ÇALIŞIYORUZ"
Devlet personel rejimi üzerine çalıştıklarını aktaran Özel, "Topyekün hem emeklilik hem de devlet personel rejimi üzerine hassasiyetle çalışıyoruz. Bugün devlet personel rejimi ve gelecekte özel sektördeki nitelikli yöneticileri kamuya nasıl istihdam edebiliriz üzerine Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi ile Genel Merkezin ortak toplantısına başkanlık ettim." dedi.
"55 YAŞ ÜSTÜNDE VE 18-25 YAŞ ARASINDA AÇIK ARA 1. PARTİYİZ"
CHP'nin oy oranına yönelik sorulan soruya Özel, şöyle yanıt verdi:
"Şu anda Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1. parti olmasını sağlayan en önemli dinamikler; belli bir yaş grubunda, özellikle emeklilerde (55 yaş üstünde) açık ara 1. parti olması, 18-25 yaş arasında açık ara 1. parti olması ve bunun yanında düşük eğitim seviyesinde -onlar zaten çok at başıdır- düşük gelir seviyelilerde ise ilk kez 1. parti olmasıdır. Burada açık ara değiliz ama ilk kez 1. partiyiz. Hep CHP eleştiriliyordu: 'Siz elitlerin partisiniz' falan. Tabii orada Meclis’e giderseniz Audilerin nasıl yer değiştirdiğini de görürsünüz. En mütevazı arabalar CHP’lilerde, en fiyakalı arabalar AK Partililerde artık. Ama bu süreçte düşük gelir seviyesinin, düşük eğitim seviyesinin, yüksek yaş grubunun, emeklilerin ve gençlerin 1. partisi olmak; 1. parti pozisyonumuzu en çok güçlendiren dört ana kolon. AK Parti geçen yılı -kararsızlar dağıtılmadan- 28,5'la tamamladı. CHP ise 32,7 ile tamamladı. Kararsızlar dağıtıldığında biz 36-38 arasına geldik. Önümüz açık, ileriye doğru gidiyoruz."
"CHP'DE BAŞÖRTÜLÜ OLMAK YA DA OLMAMAK, BİR DEZAVANTAJ YA DA AVANTAJ DEĞİL; OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ NORMAL BİR NOKTADAYIZ"
CHP Gençlik ve Spor Politika Kurulu Başkanı Sevgi Kılıç hakkında yapılan eleştirilere tepki gösteren Özel, CHP içerisinde başörtülü herkesin siyaset yapabileceğini söyledi. Özel, şu ifadeleri kullandı:
"Şöyle bir şey söyleyeyim; burada samimi kanaatimi dile getireceğim. Aslında bu 'açılım maçılım' meselesi lider için konforlu bir şey; liderlik algısını pekiştiren bir şey. Yani 'işte ben yaptım' falan… Ben bu açılım meselesini şöyle görüyorum: Açmamış bir çiçeği, olgunlaşmamış bir meyveyi ortaya çıkarmak için yaptığınız iş doğal değildir. Doğal olan, onun organik olarak orada açabiliyor olmasıdır. Benim Parti Meclisi üyem ve Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisindeki Gençlik ve Spor Bakanı; bundan önceki iki yılda da değişim kurultayı ile birlikte Sevgi Kılıç... Öyle 'efendim bize de bir tane başörtülü lazım, tesettürlü lazım' diye değil; Beykoz’un bir köyündendir Sevgi. Beykoz’un köyünden, CHP siyasetindeki mücadeleyle; belki de başörtüsünün yarattığı zorluklara rağmen, belli dönemlerde -bugün değil ama ilk başlarda- yükselerek İstanbul Gençlik Kolları'na kendini kabul ettirmiş. Değişim Kurultayı'nda irade koymuş, delege olmuş, bizimle birlikte hareket etmiş. Ve sonra da alnının teriyle, anasının ak sütü gibi helal bir emekle; CHP’nin ilk başörtülü genel başkan yardımcısı olmuş kişidir.
Veya Emine Uçak. Emine Hanım, yerel seçimler sürecinde birlikte çalıştığımız Reform Enstitüsü'nde çok doğru raporlamalar yapan bir arkadaşımız. Değişim hareketinin sahada, hem yerel seçim sürecinde hem devamında çok faydalandığı bir arkadaş olarak, hak ederek; benim kendisine teklifimle partimizde, Parti Meclisi’mizde yanılmıyorsam 6 Nisan’dan beri- yer aldı. 6 Nisan’da ilk aldık, şimdi 3. kez seçildi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin listelerinde gelecek dönem başörtülü milletvekilleri göreceksiniz. Ama 'bu bir açılım olsun' diye değil; zamanı geldi artık. Zamanı geldi… Yani artık bu anormal bir şey değil. Kimse Sevgi’ye bakınca 'Ha, bu da CHP’nin başörtüsü' demesin. Onlara da hakaret, partiye de hakaret; artık Türkiye’ye de hakaret.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde şu anda bir başörtülü arkadaşın varlığı, başörtülülere bir mesaj değil; organik olarak başını örtenle örtmeyen eşit şartlarda mücadele edebiliyorlar ve bu noktaya gelebiliyorlar. Bizim bundan sonra oradan davet etmemiz gereken seçmen 'başörtülü arkadaşlar var, bize oy verin' değil. Mesaj şu: Başörtülü bütün kadınlar; CHP’de başörtülüler, siyasi rekabette başörtüsüzlerle eşit şartlarda gelin, burada siyaset yapın. Eskiden başı örtülü birisi CHP’ye baktığında 'Ya orada beni kabul etmezler, ben zorlanırım' diyordu. Mesela Sevgi hakikaten zorlanılacak zamanlarda büyük bir mücadele vererek gelmiş. Cumhuriyet Halk Partisi’nde başörtülü olmak ya da olmamak, bir dezavantaj ya da avantaj değil; olması gerektiği gibi normal bir noktadayız. Bundan sonra artık bir mesele yok.
Biz Alevilerin de Sünnilerin de tüm dinlerin temsilcilerin de inançları açısından devletin yapacağı hizmet açısından doğrudan cumhurbaşkanına bağlı kurumlar üzerinden olması üzerine çalışıyoruz. Tarım, ekonomi ve eğitim de olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanlığının çalışmaları üzerinde de somut çalışmalar hazırlıyoruz.
"NE OLDU ŞİMDİ?"
Başta Twitter, sonra Twitter’la yarışır iktidar medyasının bazı köşe yazarları, hepsi demeyeyim ama içlerinde bir yüzde 30 var hakikaten Twitter’daki trollden daha berbat bir dil kullananlar var içlerinde. Düne kadar işte sessiz sedasız veya vardır işte bizimkilerin ‘Bir bildiği vardır’ diye takip ettikleri süreçte bir anda böyle bir Kürt düşmanlığı ve ‘Vay efendim gördünüz mü şöyle oldu.’ Bir kere benim temel itirazım şuna. Suriye’de 2 milyonun üzerinde Kürt yaşıyor, işte SDG’nin içindeki rakamı 100 bin. Bunun yüzde 55 - 60’ı Arap aşiretleri. işte 40 bin, 20 bin tane YPG’nin elemanı var. Bir kere yani Suriye’de sadece YPG’liler yaşıyor diye bir bakış açıları var. Ve Suriye’deki bütün Kürtleri de terörist olarak gören ve neredeyse ‘Atom bombası atalım, bunlardan kurtulalım’ bakış açısı var iktidarın bazı kalemlerinde ve o besleme sosyal medya trollerinde. Bir kere bu o kadar incitici bir şey ki. Ya bir kere tarihsel olarak işte sınırlar nasıl oluşturuldu, Lozan Anlaşması nasıl şartlarda oldu, Sevr ne diyordu, Lozan ne diyordu.? Yani sonuçta Orta Doğu’da o günün şartlarında sınırlar çizildi ve bir kardeş bu tarafta kaldı, bir kardeş bu tarafta kaldı. Bunu görmek lazım.
Cumhuriyet döneminde bir takım göçler oldu, yer değiştirmeler oldu. Gerçekten ben söylerken, oradakiler kardeşim, kendimi Türkiye’deki bir Türk olarak Suriye’deki Türkmenlerin de akrabası olarak görüyorum, Türkiye’deki Kürtlerin akrabasıyım, Türkiye’deki Kürtlerle akrabaysam Suriye’deki Kürtlerle de akrabayım. Çünkü tarih içinde sınırların nereden çizildiğinin, kardeşliğe engel olacak bir tarafı yok. Bayramlarda birbirine, normal zamanlarda gidip gelmelerden falan. Aslında bunu en çok söylemesi gerekenler, bir anda bir nefret söylemi, bir çirkin dile büründüler. Onu dedim. Herkes söylediği söze dikkat etsin. İkincisi, ya düne kadar hani biz Ortadoğu’yu doğru okuyorduk? Türklerle Kürtlerin birlikteliği çok önemliydi. Suriye’nin üniter devlet yapısını koruması, o yapının içinde Kürtlerin, Türkmenlerin, Araplar, Dürzilerin, Alevilerin anayasal haklarının olması. Anayasal güvence altında birlikte üniter bir devlet olarak bulunmaları. Bizim onlarla ilişki içerisinde olmamız ve bir anda Türkiye ve Suriye birlikte kazanacaktı. Ne oldu şimdi?
Ben Suriye demokratik güçleri içinde Kürtlerin 30 - 35 bin olduğunu biliyorum, bunlar 100 bin sanıyormuş. 35 bin olduğunu duyunca birden sevinip ‘O zaman tepeleyelim bunları.’ Son bir Kürt’ü de tepelemeyelim. Ve oradaki demokrasi arayışı, yerel yönetimleri üzerinden demokrasi arayışı ve genel Suriye yapısı içinde temsil edilme, eşit vatandaş olma talebini niye çok görelim? 2 milyon Kürt yaşıyor orada. Benim temel yaklaşımım bu. Ben bu açılım, çözüm meselesinde gerçekten terörün bitmesi, Türkiye’ye de Suriye’ye de demokrasinin gelmesi ve bunun bir de devamında da Suriye’nin de Türkiye’nin kalkınması. Sömürülen, birileri için savaş yaptırılan, bazı uyanıkların iki tarafa da silah sattığı bir süreçten birlikte kalkınan iki ülke olması umuduyla. Yani sonuçta Şam’ın, Halep’in, Suriye’deki o kadim kentlerin yakılmasının, yıkılmasının bana ne faydası var, sana ne faydası var? Orada bir medeniyet yeniden kalkınma noktasında ayağa kalkarsa, bunun hem insanlığa faydası var hem de en çok akrabasına. Yani ‘Komşuda pişer bize de düşer’ diye atasözümüz var. Bu iki taraf için de geçerli. Komşuda felaket olursa sana da felaket gelir. Komşuda güzel bir yemek pişerse Halep’te, neden bu yemek yenmesin Türkiye’de afiyetle. Benim meseleye baktığım bu. Ben Suriye’de de terör olsun istemiyorum, Türkiye’de de terör olsun istemiyorum. Suriye’de de Türkiye’de de terör bahanesiyle toplumların üzerinde baskı olsun istemiyorum. Her iki tarafta da demokrasi olsun istiyorum, kardeşlik olsun istiyorum. Bu ezbere laflara ve sürekli şiddet çağıran dile de itiraz ediyorum.
"ÖZEL YASA ÇIKARAYIM DERKEN DEMOKRATİKLEŞMEYİ İHMAL ETMEYELİM"
Rapor yazma aşamasındalar malum. Yaz boyunca biraz da süreç uzatılarak zamana yayılarak, dinleme süreçleri bitti. Şimdi bir rapor yazılacak. Komisyon ilk başta ‘Bir takım kanun teklifleri hazırlar mı?’ falan filan deniyordu. Onun yerine bir çerçeve rapor, bütün partilerin kendi pozisyonlarını tarif ettikleri tekil raporlar oldu. Şimdi bu raporlar ortaklaştırılıyor. (MHP’li Fethi Yıldız ‘Bütün partiler uzlaştı’ dedi.) Ben o kadar iyimser değilim, ama gayretkarız o konuda. Yani şimdi Fethi Bey biraz böyle şey. Şu ana kadar bütün partilerin bir uzlaşıyla bir rapor çıkarma iradesi var. Çünkü Türkiye bundan kazanır. Şöyle söyleyeyim, öbür türlü böyle şey gibi düşünün. Herkesin bir talep tarifi var, halka tarif ediyor. Biri diyor işte terörsüz Türkiye, öbürü diyor özel yasa, öbürü diyor demokratikleşme, öbürü diyor kayyıma karşı bilmem ne. ‘Önce benimki’ deyip onun sıralamasına karar verirsek burada bir peş peşelik olacak. Bir kandırılma, geride bırakılma, aldatılma kaygısı hep olur. Onun için ben bu halkaların böyle iç içe geçirilip, peş peşe değil iç içelikle ele alınıp, kendi halkasını çekmek isteyenin hepsini birden asılması gerektiğini savunuyorum. Bir yandan özel yasa çıkarayım derken demokratikleşmeyi ihmal etmeyelim.
O yüzden raporun peş peşe ilkesiyle değil, iç içelik ilkesiyle yazılmasını biz savunduk. Bunu da savunmaya devam ediyoruz. Genel olarak da burada bir mutabakat görünüyor, ben bundan memnunum. Böyle olmalıdır. Ayrıca da şöyle olmamalıdır. ‘Senin madden, benim maddem’ değil. Rapor birlikte sahiplenilirse o açıdan önemli olabilir. Sevabıyla günahıyla birlikte bu taşınır. Cumhuriyet Halk Partisi ve AK Parti açısından at başı giden ve gelecek için iktidar için yarışan iki parti açısından riskli alanlar vardır. O yüzden de belli temkinler, belirli yaklaşımlar anlayışla karşılanmalıdır. Ama büyük bir sorunu ortadan kaldırmak da biraz cesaret işidir.
Henüz rapor yazım aşamasında olduğumuz için böyle kırmızı çizgi tarif etmek, pozitif yasama anlayışına da bir işin oluruna da aykırıdır. Çünkü herkes kırmızı çizgilerini koyar, yürüyecek yer kalmaz. O yüzden. Ama hiç şüphe yok ki, biz kendi programımızla, kurucu parti olmamızla, seçmenimizin hassasiyetleri ile, bizim bu komisyona girmemiz noktasında endişe duyanlara, ‘Olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkun’ diye ortaya koyduğunuz taahhüdümüze de bağlıyız. Ama hani somut olarak ‘Şu benim kırmızı çizgim’ demem, müzakere mantığına aykırı.
"KANUNUN KENDİSİ ESER MİKTARDA VAR, GERİSİ YAMALARDAN OLUŞUYOR"
Şüphesiz var. Bizim İnfaz Kanunumuz, hatta Türk Ceza Kanunumuz ilk başta yapılırken iki partinin de katkı sağladığı, akademisyenlerin katkı sağladığı, önemli düzenlemelerin olduğu kanunlardı. Ama ona emek veren İzzet Özgenç hocaların, o dönemde çok sayıda akademisyenin şu anda ‘Bu bizim yaptığımız kanun değil. Her gün değişerek berbat bir noktaya geldi’ diyerek eleştirdikleri bir süreç var. Mutlaka Türkiye’nin hem Türk Ceza Kanunu’nu, hem İnfaz Kanunu’nu yeni baştan bir ele alması gerekiyor. Çünkü artık öyle hani ‘yamalı bohça’ derler ya. Yama dediğin iki tane olur, üç tane olur. Bizim Türk Ceza Kanunu, İnfaz Kanunu ve İhale Kanunu’nda yamaların arasında bohça görünüyor. 214 kere kere kanunda değişiklik yapmış. Böyle kanunun kendisi eser miktarda var, gerisi yamalardan oluşuyor.
"REJİM DÜŞMAN DEĞİŞTİRİYOR"
Bana bazen soruyorlar, ‘CHP’ye bu saldırılar ne manaya geliyor?’ diye. Ben diyorum ki ‘Rejim düşman değiştiriyor.’ Nasıl oluyor? Rejim eskiden Kürt siyaseti düşmanıydı. Şimdi onlarla barışıyor, CHP siyaseti düşmanı. Çünkü rejim düşmanlık üstüne kurgulamış kendisini. Muhabbet üzerine, dostluk üzerine, diyalog üzerine, hizmet üzerine bir kapasitesi kalmadığı için düşmanlık üzerine. O yüzden rejim ne yapsın? Eskiden kömürlü lokomotifler vardı, arkada kömür vagonu. E sen arkadan Kürt siyaset düşmanlık vagonunu bırakırsan başka bir düşmanlık vagonu lazım. Çünkü sürekli kömür atacak oraya. Düşmanlıktan, çatışmadan besleniyor.
"GERÇEKTEN BİR YOLSUZLUKLA MÜCADELE YAPSINLAR, VARSA İÇİMİZDE ÇÜRÜK ELMALAR, HEP BERABER AYIKLAYALIM"
Biz yargının siyasi amaçlarla operasyon yapmasına, gizli tanıklarla iftiralara… Savunulacak yerde kimseyi savunmasız bırakmayız. Savunulamayacak şeye de sahip çıkıp partiyi o durumda bırakmayız. Ayrıca bir şey daha söyleyeyim. Hep arkadaşlarıma söylediğim bir şey. Bu kadar iş içinde bir kurumda hiçbir şeyin kusursuz, yanlışsız yapılması mümkün mü? 90 bin kişinin çalıştığı İBB’de, işte 26 tane belediyede. Mutlaka yolsuz, hırsız, rüşvetçi vardır. Şu an en mutlu olan onlardır biliyor musunuz? Çünkü bir bütünün içinde kayboldular, gittiler. Kayboldu gitti. Onunla uğraşan bile yok. Gerçekten bir hırsız varsa aramızda, en rahatı o. Çünkü bütün dürüst, namuslu, çalışkan adamlara sen ‘hırsız’ dersen, gerçek hırsız ‘oh’ der, ‘Ben araya karıştım’ der. Gerçekten bir yolsuzlukla mücadele yapsınlar, varsa içimizde çürük elmalar, hep beraber ayıklayalım. Ama efendim mesela ben size bir şey söyleyeyim. Ben partinin Genel Başkanı’yım. Grup Başkanvekili’ydim. Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Iğdır Aralık’taki ilçe binasının kapısı gıcırdasa benim haberim olur. Neden? Meclis’te karşıma çıkacak, ‘Kapınız gıcırdıyor’ diye. Ben de diyeceğim ki ‘Arkadaşlar biraz önce yağladı.’ Genel merkezde, belediyelerimizde ve örgütlerimizde sivrisinek vızıltısından haberimiz olması gereken bir görevi dokuz yıl yaptım ben. Bu dokuz yılın sonunda Grup Başkanı oldum, altı ay. Üstüne 2,5 senedir de Genel Başkanım. Ben bu partide kimsenin ağzından ‘sistem’ diye bir şey duymadım.
"GENİŞ KİTLENİN DAHİL EDİLMESİNE YÖNELİK ÇALIŞMALAR ÜZERİNDEYİZ"
Bu şartlar altında ben sandığı istemek durumundayım. Benim yükümlülüğüm sandığı istemek. Onlar da şu ana kadar olduğu gibi sandıktan kaçıyorlar. Ama millet de kimin istediğini kimin istemediğini görüyor. Bunun da bir şeyi var yani. Şöyle düşünüyorum ben, hep arkadaşlarıma da söylüyorum. 19 Mart tarihinde işte seçim gününde yapılsaydı seçime yaklaşık bin gün vardı, bin 40 galiba. Şimdi seçime kaldı 740 gün. İlk 300 gün son 300 günden zor geçer. Son üç güne ne olacak? Paldır küldür bir seçim atmosferi. Hele hele oraya kadar kaçtılarsa bundan sonra Demirel Türkiye siyasi tarihinin en uzun seçim kampanyasını yapmıştı. 500 gündü herhalde. Onun da 300 günü direkt şeydeydi, ilk 500 gün diye ilan edildi. Biz şimdiye kadar 300 günlük seçim kampanyasını yaptık, kaldı 700 gün. Ne var bunda yani? Sonuna kadar devam edeceğiz. Önemli olan kampanyayı toplumsallaştırabilmek. Tüm CHP üyelerine, Ekrem İmamoğlu’na oy veren 15,5 milyona, imza veren 25,5 milyon kitleyi bu kampanyanın bir parçası yapabilmek. Ona yönelik çalışıyoruz. Dünya siyasi tarihinin en kalabalık, en uzun, en cesur, en katılımcı, en etkileşimli kampanyasını örgütlemeye çalışıyoruz. Bir yandan kampanyayı Genel Başkan ve parti yönetimleri, örgütler nezdinde sürdürüyoruz. Bir yandan da kampanyaya geniş kitlenin dahil edilmesine yönelik çalışmalar, projeler üzerinde, daha doğrusu artık kararını verdiğimiz projelerin hayata geçirilmesi evresindeyiz.
"CESARETİ VARSA ONUNLA YARIŞSIN"
Ya kardeşim adayınız kim diye bir şey yok, adayımız İmamoğlu. Sen ‘Ekrem İmamoğlu adayımız değil’ dediğin anda, o ihtimali çıkardığın anda artık Recep Tayyip Erdoğan’ın sırtından rakibini hapse atmış, rakibinden korkan, rakibini yenemeyeceği için ona iftira atan kişi olma sıfatını Erdoğan’dan arındırıyorsun, onu bundan kurtarıyorsun. Erdoğan’ın sırtındaki, rakibinden korkan ve o aday olmadığı için onunla yarışmaktan korktuğu için onu hapse atan kişi olma yükünden kurtarıyorsun. Diyorsun ki ‘Ekrem Bey olmazsa o olur.’ Hatta diyorlar ki bana ‘Sen olur musun?’ Ben niye olayım? Adayımız Ekrem İmamoğlu. Cesareti varsa onunla yarışsın. Aday gösterme gününe kadar adayımız Ekrem İmamoğlu. Önce bir Tayyip Bey karşısında Ekrem İmamoğlu’nu istememenin ve buna mani olmanın siyasi bedelini bir ödesin. Bu onun hanesine bir ciro edilsin. Ondan sonra Ekrem İmamoğlu aday olmazsa ne olacak meselesi o günün konusu. O güne kadar bizim adayımız Ekrem İmamoğlu. Ve Ekrem İmamoğlu’nun olmadığı seçimin meşruiyeti yoktur. Zira seçim partilerin gösterdiği adaylar arasında olur. Sırf ben değil, partim değil, 15,5 kişi oy verip aday göstermiş birisini.
Hatta şöyle; Ekrem Bey bu sözleri söylemeden önce daha da ileri bir söz söylemiştim. Benim, bırakın partinin yetkili organlarının, Ekrem Başkan’ın bile Ekrem İmamoğlu’nun adaylığından vazgeçme hakkı yok. 15,5 milyon kişi aday göstermiş onu. Yani Ekrem Başkan ’Ben aday değilim’ diyemez şu anda. Mesela şöyle bir şey diyemez. ‘Tutuksuz yargılandığım takdirde aday olmayacağım.’ Kendi özgürlüğüyle adaylığını pazarlığa sokamaz. Çünkü artık o adaylık kendi adaylığı değil ki. Haşa böyle bir şeyi ne düşündük, ne düşünürüz. 15,5 milyon kişinin bizzat oy verdiği, 25,5 milyon kişinin de ‘Adayımı bırak sandığı getir, adayımı yanımda sandığı önümde istiyorum’ diyerek Erdoğan’a ıslak imzalı, bu binada hemen aşağıda bazen onu kamyona koyup şehir şehir de gezdiriyorum. 25,5 milyon. Ve bağımsız tarafsız kişiler tarafından da tutanak altına alındı. 25,5 milyon ıslak imza var oturduğumuz salonun altında. Bir alt katta, eksi 2’de. Ve bu şartlar altında Ekrem İmamoğlu dahil kendi adaylığından vazgeçemez. Veya bana diyorlar işte ‘Hükümetle pazarlık ettin mi, Ekrem İmamoğlu’nu aday göstermeme karşılığında?’ Böyle bir şeyin ne pazarlığı ne bilmem nesi olamaz. Ekrem İmamoğlu adaydır, mani olan siyasi bedeline katlanır. Bu millet rakibini hapse atan birisine, o mührü bir daha vermez. Ekrem Bey’in tarif ettiği de budur."




