Edebiyat öğretmenim Şengül Kıran’a

Olmayan ülkenin çocuklarıdır okurlar. Hiç büyümezler!

Ama unuturlar.

O büyümeyen yanlarını büyüklüklerinin içine gömerler. Büyüdüklerini sanırlar ve hatta çoğu zaman büyüklük taslarlar. Aslında mayalarında vardır düşler, Peter Pan’lar, Pippi Uzunçoraplar… Belki de gizlenirler, belki utanırlar, belki de korkarlar. Üstelik belli bir haklılık payları vardır. Hayat çocuklara göre bir yer değil. Palyoçalar bile korkunç!

Ben büyüyenlerden biri değilim ama onlarla yaşıyorum, onlarla her gün karşılaşıyorum. Onlar her yerdeler, onlar zombiler gibi beni yemeye, hayallerimi, şakalarımı, şımarıklıklarımı tüketmeye çalışıyorlar. Bağırışlarımı susturmaya, sesimi kısmaya ant içmiş gibiler!

Onları görüyorum, onları biliyorum ve onlara çoğu zaman hiçbir şey söylemiyorum, onları çoğu zaman görmezden geliyorum.

Böylece çocuk kitapları yazabiliyorum! Hallaluya! Ama tabii ki çocuklara yazmak yetmiyor çünkü maalesef çocuklar, Hansel ve Gratel gibi ebeveynlerinin yani kötü cadının esiri! ☺ Onları nasıl kurtaracağım?

İşte tam da burada Turan hocam al sana bir sayfa dedi, yaz yazabildiğin kadar! Vampir dişlerim kamaştı. Şimdi izninizle kanınızı emeceğim. Bu sayfada bazen sizi eleştireceğim, bazen haddime mi bilmeden tavsiye vereceğim, bazen de sevdiğim kitapları önereceğim!

Çocuk okuru olmayan bir ülkenin yetişkin okuru olmaz, demiş Muzaffer İzgü. Peki nasıl çocuk okuru olur bir ülkenin, nasıl okur olur bir ülkede çocuklar? Nasıl yetişir çocuk okurlar? Nasıl analardan, nasıl babalardan, nasıl öğretmenlerden çıkar bu çocuklar?

Aslında cevap, koskoca varlığıyla, ağırlığıyla duruyor tepemizde demir bir ökçe gibi, sivri bir giyotin gibi başımızı alacak hatta!

Muzaffer İzgü çok güzel söylemiş ama söylediği bu coğrafyaya hatta belki de hiçbir coğrafyaya oturmuyor. Muhtemelen kendisi de bunun farkındaydı ve belli bir beklentiyle, umutla söyledi söylediğini… Çünkü bu bir girdap, çünkü bu bir türlü durduramadığımız teker, dönüp durmakta olan!

Peki ne yapacağız? Kendi dilinde okuduğunu anlayamayan, ben değil araştırmalar söylüyor, bir ülkenin matematiğini, bilimini, ilmini geliştirmesini nasıl bekleyeceğiz? Hatta ekonomistlere de bulaşayım, nasıl kapanacak o cari açık?

Cevap yine demir bir ökçe, sivri bir giyotin!

Başımız gidecek biz başımızı kitaplara, kelimelere, imgelere vermedikçe! Hiç kimse, hiç kimse, hiç kimse, hayal kuramayan hiç kimse sayıların gerçekliğini kavrayamaz! Sayılardan hiç anlamayan bir insan olarak meydan okuyorum. Kimse 0’ları ve 1’leri hayal kuramayan birine anlatamaz, onlarla yapılanları anlatamaz! İddia ediyorum.

Kelimelerle, kitaplarla, edebiyatla tanışmayan bir çocuktan bir şey olmaz, kötü kelimelerle, kötü kitaplarla, kötü edebiyatla tanışan bir çocuktan hiçbir şey olmaz!

Ezcümle neden kitap okumalıyız, dahası neden çocuk kitapları okumalıyız? Yani yetişkinler olarak da çocuk kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Küçük Prens’i yalnızca çocukken okuyan birine üzülürüm. Bana sunulan bu köşede zaman içinde bunu kanıtlamaya çalışacağım ve ilk tavsiyem şu olacak, okumadığınız bir çocuk kitabını çocuğunuza okutmayın.

Önerilerimi okursanız ne ala okumazsanız üzülürüm ama yine de siz bilirisiniz. Küçük Prens’i okumadan karşıma çıkmayın bana yeter!

Edip Cansever, “Neredeyse hayalsiz yaşıyoruz Ahmet Abi” demişti, bilirsiniz. Hayalsiz yaşamaya tahammülü yok bu memleketin artık.

Okumayan anne babaların, benimki de hiç sevmiyor okumayı, serzenişleriyle geçiyor hayatım. Size bir sır vereyim mi? Sevmeyen insanlardan sevmeyi bilmeyen çocuklar çıkar, öpüşmeyen insanların çocukları öpmeyi bilmez, hayvan sevmeyenin çocuğu kediye tekme atar, küfredenin küfürbazdır çocuğu, şiddetle büyüyen şiddette bulur çözümü. Okumayan bir toplumdan okuyan bir nesil bekleyemeyiz. Ve hiçbir şey bekleyemeyiz! Merhamet bile!

Okuyan ana babalar, çocuk sahibi olduğunda, çocuklarına okurlar. Ve genelde çocuklarını yatırmadan, uyutmak için. Lisede bir matematik öğretmenim olmuştu, “Uyumak için değil, uyanmak için okurum ben!” demişti. Asla unutamam. Çocuklarımıza onları uyutmak için değil, uyandırmak için okumalıyız. O yüzden belki de kitap okuma seanslarımızın saatini esnetmeliyiz. Gece yatmadan önce değil de yalnızca sabah kahvaltılarında da belki. Belki kahvaltıda bir şiir okuruz, Masa da masaymış ha, deriz ya da sofra duası yerine bir hikâyeyle kutsarız boğazımızdan geçenleri!

Son bir lafım bu yazı için, çocuklarımız okuma yazmayı öğrendiği zaman lütfen onlara, artık okumayı öğrendin, kendin okuyabilirsin demeyelim. Okumayı yeni öğrenmiş bir çocuk için okumak uzaya gitmek gibi, o kadar zor. Bu uzay yolculuğunda onları yalnız bırakmayalım. Çocuklarımız bizim çocuklarımız. Onlar yuvadan uçana kadar onlara kitap okumak, onların yolculuğuna eşlik etmek bizim görevimiz. Keşfedecek çok yıldız var. Beraber hayal kurmak çok güzel…

Doğuruyorsun da kaderini yazamıyorsun, lafını duymuşsunuzdur. Ben de diyorum ki doğuruyoruz da neden onlarla okuyamıyoruz?

Ursula Le Guin, ki öldüğünde çok ağladım, şöyle diyor, “İki yaşlarındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bugündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, anadillerini bildikleri inancını taşırlar, ancak bildikleri konuşma dilidir, az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır.”

Nokta.

Nergis Seli

KİTAP SAYFASINI GÖRÜNTÜLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ 

***

Hikâyelerin büyüsü

Giden gidiyor. Böylece geceler, sabahlar, sokaklar bitiyor. Yattığı yerde şişiyor yalnızlık. Onu yok saymaya çalışırsan daha çok yer kaplıyor. Zamanında eskiyip yıpranmasınlar diye sakındığın kırlentler başının altında soluyor. Balkona bir sürü çiçek koyuyorsun. Kelebekler, arılar bile beton ormanına gelmeye tenezzül ediyor da sevgilin bir türlü gelmiyor. 

                                                                             Aslı Ilgın KOPUZ

                                                                          Zaman Zaman Güneşli

                                                                                Can Yayınları

***

Yazarın büyüsü

Yönetmen Andrey Tarkovski Agora’dan çıkan Şiirsel Sinema adlı kitaptaki bir söyleşisinde, “Hayatımız metafor, başından sonuna kadar. Etrafımızdaki her şey metafor” diyor. Kendimizi var olan dünyaya karşı, şiirsel bir biçimde ya da tümüyle betimleyici bir tavırla ifade edebileceğimizi söylüyor. Ben de tam olarak böyle düşünüyorum. Herhangi bir şeyi olduğu gibi anlatmak pekâlâ mümkün, kimi durumlarda belki en doğru yöntem. Ama ben genel olarak baktığım ya da düşündüğüm şeyleri, çağırdıklarıyla, peşine takılanlarla, büründükleriyle aktarmayı seviyorum. Elbette bu yazdığınız metnin sizden ne talep ettiğiyle bağlantılı. Zaman Zaman Güneşli’yi başka türlü yazamazdım diye düşünüyorum.  

                                                                                                                          Aslı Ilgın KOPUZ

***

Uykudan önce

Bu sayıda tanıtacağım kitap, ‘Saçımdaki Kuşlar’. Monika Filipina’nın yazdığı bu kitap arkadaşlığın gücü hakkında.

Sofia, zamanının büyük çoğunluğunu tek başına geçirir. Piyano çalar, onu dinlemeye gelen kuşları seyreder. Fakat bir sabah kuş cıvıltılarıyla uyandığında şaşkına döner. Kulaklarını sağır edercesine cıvıldayan bu kuşlar yüzünden hiçbir şey duyamaz, kendi düşüncelerini bile…

Sofia, saçlarına konan bu kuşlardan nasıl kurtulacaktır?

                                                                                                                        SAÇIMDAKİ KUŞLAR

                                                                                                                        Monika Filipina

                                                                                                                        NotaBene