Batı Türklüğü, Cihan harbindeki karar vericilerin hatalı tutumu sebebiyle medeniyet alemiyle kavgalı idi. Medeniyetin uzantısı bir ihtiraslı güç, Yunanlılar, Osmanlı devletinin parçalanmakta olan vücudundan pay kapmak ihtirasıyla ağızlarına büyük bir lokma almışlardı. Önceki yıllarda kolaylıkla kazanılan yerlere 1918 sonrasında yenilerini de katmak istediler. Oysa durum değişmişti, Türklük bu yeni ve azgın istilacılara (Batıda Yunanlılar, Doğuda Ermeniler) kendini çiğnetmeyecekti. Böylece Harbi Umumi bitimindeki barış görüşmelerinde, kendilerine vaat edilen yerlere hemen konmak isteyenlere o toprakların halkı öncelikle karşı koymaya başlamıştı. Ve sonra güçlü bir asker ve siyasi önder bu direnişleri derleyip toplamış, top yekûn bir büyük mücadele, Millî Mücadele başlatmıştı.

1914 yazında başlayan Cihan Harbi, Rus İmparatorluğunu da etkilemişti. Önce İngiltere ve Fransa gibi medeniyet safında başlamış, iç-kargaşalık kendi kaderini bambaşka yöne çekmişti. Birçok kendilerine doğrudan Türk demeseler de Türkçe konuşan, aynı adet ve ananelere sahip topluluklar bu arada kendilerini bu ortamda en iyi şekilde yararlanmak kavgasında idiler. Çarlığı eski haşmetiyle diriltmek isteyenlerle mücadele ederlerken uzaklarda, adını duydukları İstanbul’daki idarecilerle ilişkileri de azalmış olsa da bir şeyler duyuyorlardı.



DERGİNİN TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ



Artık Türk olduklarının da şuurunda olan bazı Türkistanlılar, daha çok Kazaklar Türk kardeşlerinin kavgasına ilgi duyuyorlardı. Bunlardan biri Mağcan Cumabay olup (1893-1938) “Uzaktaki kardeşime” adlı uzun şiirinde çok kimsenin hislerine tercüman olmuştu. İlk iki ve son üç dörtlüğü şöyledir:

Uzakta ağır azap çeken kardeşim

Solmuş lâleler gibi kuruyan kardeşim

Etrafını sarmış düşman ortasında

Göl gibi gözyaşı döken kardeşim

Önünü ağır kaygı örtmüş kardeşim

Ömrünce yaddan cefa görmüş kardeşim

Hor bakan, yüreği taş, kötü düşman

Diri diri derini soymuş kardeşim

(8 kıta)

Ey Pirim! Ayrıldık mı ulu bütünden?

Dağılıp yılmayan yağan oklardan

Türk’ün pars gibi yüreği varken

Korkak kul mu olduk düşmandan sinen

Kudretli olmak isteyen Türk’ün canı

Gerçekten hasta mı, bitti mi hali?

Yürekteki ateş söndü mü kurudu mu?

Damarında kanayan atalar kanı?

Kardeşim! Sen o yanda, ben bu yanda

Kaygıdan kan yutuyoruz, bizim adımıza

Lâyık mı kul olup durmak? gel gidelim

Altay’a atadan miras Altın tahta

**

Türkistan’da bir kısım Türkler de Mustafa Kemal Paşa’nın buralara gönderdiği İ. Suphi Soysallıoğlu (1884-1967) vasıtasıyla Türk-Yunan mücadelesine katkıda bulunmak istemişlerdi. Birçok nakdi yardımdan söz edildiği gibi, İzmir’e girecek Türk kumandanına verilmek üzere bir de tarihi bir kılıç yollamışlardı.

Abdülkadir İnan (1889-1976) bu yıllarda, Türkistan’da kendilerini askeri ve siyasi bakımdan ispat etmek isteyen Türk asıllı idarelerle birlikte idi. Aynı günlerde Türk Halifesinin damadı ve komutanları da gelmişlerdi. Bunlardan birisi Cemal Paşa (1878-1922), sık sık şöyle yapın böyle yapın diyerek mahalli yöneticilere müdahale etmek istermiş. Bizimkilerin canı sıkılmış. “Siz burada ne yapıyorsunuz, gidin memleketinize Yunan İzmir’e çıkmış, Ankara üzerine yürümekte imiş. Bizim işimize karışmaktansa gidin kendi ülkenize yararınız olsun.”

Abdülkadir İnan’ın, Atatürk ün bir akşam yemeğinde anlattığına göre Cemal Paşa bu söylenenlere şöyle cevap vermiş: “Bizim gitmemize gerek yok, orada kudretini yakından bildiğimiz Mustafa Kemal Paşa var ve O bu işi mükemmel başarır, hem gidersek biz ona ayak bağı olabiliriz.”