Üniversiteye başladığım yıl bir gazetenin sadece yol ve yemek parasına yarı zamanlı çalışacak eleman aradığını öğrendik.

Üç kız arkadaş.

Yer; Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi bahçesi.

Elimizde daha tutmayı yeni öğrendiğimiz fotoğraf makineleri.

İki üç fotoğrafçılık dersine girmişiz, kendimizi bi' bok zannediyoruz.

Kadraj falan yeni öğrenmişiz zannediyoruz ki girdiğimiz iş yerinde vay bunlar nasıl cevher diyecekler ve bizi hemen kadroya alacaklar.

Abi, bir gittik bize ilk verdikleri iş ortaokul hentbol, voleybol maçları!

Gazetede ya yer bulacak ya bulmayacak.

Sonrasını kendi adıma anlatayım.

Bir iki maça gittim. Otobüsle... Daha önce hiç gitmediğim semtler.

Limontepe, Yamanlar... Okulların spor salonları.

Gidip geliyorum tel maşa fotoğraflar çekiyorum falan... Bir şey olduğu yok.

Bir gün İzmir'in çok bilinen bir kolejiyle ta yükseklerde, öğrencilerinin İzmir'de yaşayıp denizi bile görmediği bir semtte kızlar voleybol maçı.

Kolejli kızlar aynı formayı giymiş.

Diğer takım ne bulduysa.

Maç çok acayipti, kolejli kızlar yenildi.

Üzüldüler tabii...

Ama diğer takım sevinmedi.

Sevinemedi.

Ben galip takımdan bir fotoğraf istedim ki biliyorum gazetede yer bile almayacak. Ama olsun.

Kızlar bana poz verirken öylece durdular.

Dedim ki kızlar bir şeyler yapın haydi, zıplayın bağırın çağırın...

Çıt yok.

Ve antrenörleri yani beden eğitimi öğretmenleri yanıma gelip hiç unutmayacağım o cümleyi söyledi: Benim çocuklarımın hayatları öyle zor ki sevinmeyi bile bilemiyorlar!

Çok ağır geldi. Başladım şebeklik yapmaya : "Haydi kızlar dişleri görelim, saçma sapan gülelim zıplayalım haydi be haydi!"

Öğretmenleri de katıldı, şahane fotoğraflar oldu.

Çömez cesaretiyle gazeteye gelip hikayeyi yazı işlerine ‘sattım!.’

E fotoğraflar da güzel.

Dediler ki bize anlattığın gibi haberi yaz.

Yazdım.

Üstü başka altı başka formaları...

Ve zafer kazanınca sevinmeyi bilememelerini...

İzmir'de doğup hala denizi görmemelerini...

İlk kez bir haberim fotoğraflı ve imzalı girdi.

Ama benim zaferim bu değildi.

O okula, o kızçelere yardım elleri birbiri ardına geldi.

Takım üniformaları oldu.

Körfezi gördüler. Denizi...

Anneleriyle birlikte.

Onlar sonra ne düşündü bilmiyorum ama ben şartlar ne olursa olsun, rakip kim olursa olsun umurum olmadan kendime inanmayı öğrendim.

Sınırların olmadığını, o sınırları bana başkalarının dayattığını, duvarlara eyvallah etmemeyi, yeteri kadar iyi ve inançlı olursam fileye zıplayıp bloğa rağmen smaçla maç kazanmayı...

O zaman öğrendim.

Sonra başka bir gazetede üstelik artık gerçek bir maaş karşılığı çalışmaya başladığımda katıldığım ilk gerçek haber toplantısında haber müdürü şöyle dedi: "Bir işe yarayın, bir işi başarmak için beyaz atlı prensi beklemeyin, burası o romantizmi kaldırmaz. O sizsiniz. Hadi şimdi sahaya!"

Ben zaten bunu öğrenmiştim. Hala o sahadayım.

Tek başıma neyi değiştirebilirim, bir tweet atmakla neye karşı durabilirim, karşımdaki haksız ama güçlü, onunla nasıl savaşabilirim diyenlere çok şaşırıyorum.

İnsanlığın lüzumu yok!

Senin kanatların, pençelerin, haksızlık karşısında düşmanını titreten kükreyişin, ne olursa olsun hayatta kalma iç güdün var.

Uç, savun özgürlüğünü, kükre!

Karşında bir avuç çapsız soytarı.

Hadi son düzlükte sarılalım birbirimize.