Ertuğrul Kürkçü ile A’dan Z’ye gündem! ‘’2015 öncesi ile bugünün İzmir’i farklı!’’

Eski İzmir HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü gazetemize yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin salgınla mücadelede en kötüler liginde olduğunu belirtti. İzmir’de camilerden müzik çalınması hakkında da çarpıcı açıklamalarda bulunan Kürkçü, Kürt sorunun çözümü için ise ’Saray çevresindeki iktidar blokunun son bulması şart’ sözlerini kullandı.

POLİTİKA 01.06.2020, 11:02
Ertuğrul Kürkçü ile A’dan Z’ye gündem! ‘’2015 öncesi ile bugünün İzmir’i farklı!’’

EFE CAN TAN / İZGAZETE - Eski İzmir HDP Milletvekili ve HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ile haklı olarak gündemimizin çoğunu kaplayan Covid-19 salgını, HDP’ye yönelen kayyımları, 7 yıl sonra Gezi’yi, İzmir’de camilerden çalınan Çav Bella’yı ve Kürt sorununda çözümün neresinde olduğumuza dair bir çok konuda konuştuk.

'Hep birlikte İzmir’i değiştirdik!'

25. ve 26. Dönemlerde HDP İzmir Milletvekili olarak Meclis’te bulunan Kürkçü 2015 öncesi İzmir ile bugünkü İzmir’in farklı olduğunu söylüyor.

‘’İzmir’in vekili olmak iyiydi. Hep birlikte İzmir’i değiştirdik. İzmir de bizi değiştirdi. 2015 öncesi İzmir ile bugünün İzmir’i arasındaki en önemli farklardan biri HDP’nin ve onun temsil ettiği çalışkan, dinamik, cesur ve yaratıcı emekçi Kürtlerle, sosyalist ve devrimci aydınların ve toplumsal muhalefetin kentin politik ve kültürel hayatındaki görünürlüğü oldu. İzmir’in bu çoğulcu ve özgürlükçü iklimini koruması ve derinleştirmesini; Yeni Yaşam’ın Türkiye’nin ufkundaki silueti olmaya devam etmesini diliyorum.

COVİD-19 ile başa çıkmada en kötüler ligindeyiz!

Son dönemde azalan yeni vaka sayıları ile esen virüsten kurtuluyoruz rüzgarına karşın Ertuğrul Kürkçü Türkiye’yi virüsle mücadelede ‘en kötüler ligindeyiz’ diye tanımlıyor.

Kürkçü; ‘’Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, en son ‘başarı’ nitelemesini 25 Mayıs’ta Twitter hesabından yapmış. Diyor ki, “İyileşen toplam hasta sayısı 120 bini geçti. Yoğun bakım desteğine ihtiyaç azalmaya devam ediyor. Elde edilen başarı 83 milyonun gösterdiği uyumun sonucu.” diyor. Hiç bir karşılaştırmaya dayanmayan bu sayılar ne bir “başarı”yı ne de başka bir şeyi anlatıyor. Sadece laf.

Türkiye’de durum Çin ve Hindistan’dan 20 kat kötü!

Oysa, 29 Mayıs’ta teyit edilmiş son verilere göre gerçekler şunlar: Türkiye dünyada COVID-19’dan hayatını kaybedenlerin nüfustaki payı sıralamasında her bir milyon kişi içinde 54.19 ile 145 ülke arasında sondan 26. Türkiye’den daha iyi durumda 119 ülke var! Türkiye, COVID-19’dan hayatını kaybedenlerin mutlak sayısı sıralamasında da 4 bin 461 ile en çok kayıp veren 16. ülke. Özetle, COVID-19’la başa çıkmada dünyanın en kötüleri ligindeyiz. İşler henüz ABD’deki gibi bir bozgun halini almadıysa bunun nedeni krizin iyi yönetilmesi değil, sağlığın ticarileştirildiği neo-liberal dönemde çok bozulmakla birlikte Türkiye’nin genel tıp ve halk sağlığı alanında yaygın bir organizasyon ve kadro birikimini hala koruyor olmasında. Erdoğan’ın propagandacıları kayıpların çokluğunu “nüfusumuz çok, o bakımdan” diye görünmezleştirmeye çabalıyorlar ama bu da bir safsata. Nüfusu 1 milyar 353 milyon olan Hindistan’da 1 milyon kişi başına ölüm sayısı 3,48, 1 milyar 393 milyon nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’ndeyse 3,33. Yani, Türkiye’deki durum Çin ve Hindistan’dan neredeyse 20 kat kötü.

Üstelik salgın başladığında Türkiye iki büyük avantaja da sahipti. Birincisi, o tarihte Türkiye’de bir “pandemik influenza ulusal hazırlık planı” yürürlükteydi. Yani Türkiye bir grip salgını bekliyordu. 12 Nisan 2019’da DSÖ’nün çağrılarına uygun olarak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla yayınlanmış olan planda bir tek virüsün adı hariç neredeyse her şey simüle edilmişti. O kadar ki, muhtemelen nüfusun yüzde 15’inin hastanelere başvurması, salgının dinene kadar bin 200 ile 200 bin arasında ölüme yol açması olasılığı öngörülmüş ona göre hazırlıklar yapılmıştı. İkinci büyük avantaj da Erdoğan sülalesi ve Sağlık Bakanı Koca’nın kendisi başta olmak üzere özel sağlık kurumlarına yapılan yatırımlarla Türkiye’nin dünyanın başlıca sağlık turizmi destinasyonlarından biri haline gelmiş olmasıydı. Böylelikle, kast edilmiş olmasa bile sonuçta özel hastanelerde kamunun bir kriz anında el koyabileceği, neredeyse devlet hastanelerindekine eşit sayıda yoğun bakım yatağı ve yapay solunum aygıtı kapasitesi yaratılmıştı.

20 bin hacı karantinasız buyur edildi!

Ne var ki, Türkiye daha pandemi aşamasına gelmeden İran ve Avrupa kapılarını kapatmış olmasına karşın, COVID19 ile enfekte 20 bin hacıyı karantinasız buyur ederek virüsün bir anda bomba gibi Türkiye’nin orta yerinde patlamasına yol açtı. Bu Diyanetin hacılara, ailelerine ve Türkiye’ye ettiği en büyük kötülüktür. Bakanlık da buna boyun eğdi. Ardından salgın dolu dizgin yayılırken iktidar sırf sermayenin “çarkları dönsün” diye salgını bastırmaktan ve kapanmaktan kaçındı; en önemli önlem olan testlere ve vaka takibine çok geç başladı, özetle başlangıçtaki hazırlık “saldım çayıra mevlam kayıra” uygulaması içinde buhar oldu. Türkiye pandemiye yanıt vermede en başarılı örnekler olan Çin, Güney Kore ve Singapur’un yaptığı şekilde “bastırma” stratejisi izlemedi. “Hafifletme” stratejisine yöneldi. Hastalığı kökten yok etmeyi değil, ölüm sayılarını düşürmeyi hedefledi; en genç ve en yaşlı nüfusu, neredeyse nüfusun yüzde otuzunu belirli bir süre için değil daimi olarak eve hapsederek dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir “apartheid” uygulamasına girdi: En kötüler liginin ortalarında bir yer edinmeyi kendisine yeterli gördü. Şimdi de “açılıyoruz” ve DSÖ’den gelen en son rakamlara göre Türkiye önceki iki hafta içinde Avrupa’da toplam vaka sayısında en fazla artış yaşanan beş ülkeden biriydi. “Başarı” bir yana kalsın durum hala çok riskli olmaya devam ediyor. Camilerin ve okulların açılmasıyla birlikte ikinci bir dalga tehdidi de kapıda bekliyor.

Pandemi krizi yerkürenin işçi sınıfının omuzlarında durduğunu ortaya çıkardı!

Salgın günlerinde toplumun bir kesimi evinden çalışma şansı elde ederken günlük işlerde çalışan, işini kaybeden ve fabrikalara gitmek zorunda kalan işçi sınıfının rolünü yorumlayan Kürkçü; “Covid 19 pandemi krizi sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada da yerkürenin işçi sınıfının omuzlarında durduğunu net olarak ortaya çıkarttı.” diyor.

Kürkçü; ‘Üretim, “kapandık” iddialarına rağmen aslında hiçbir yerde durmadı, toplumun ve devletin temel ihtiyaçları için üretim devam etti. İşçiler bunu hayatları pahasına yaptılar! Kapitalizmin küresel işleyişinin ürünü olan ve her ülkedeki ihmal ve eşitsizlikler ile vahimleşen bu virüs saldırısına göğüs gerdiler. Salgının asli mağduru dünyanın her yerinde işçi sınıfı, özellikle sağlık, lojistik ve hizmet emekçileri oldu.

Bu salgının tamamen geçmeyebileceğini ve insanlık bununla baş etmeye uğraşırken yenilerinin sökün edebileceğini düşünüyorum. Ekolojik çöküntü bu açıdan çok vahim ihtimallere işaret ediyor. Ancak salgın geçse de geçmese de dünyanın bütün sermaye başkentlerinde karar vericiler arasında beliren eğilim her ne pahasına olursa olsun kâr eksenli üretimin sürdürülmesidir. Kapitalizm kendini sürdürmenin, her şeye rağmen bireysel özel mülkiyeti, şirket çıkarlarını koruma çareleri peşindedir. İlk akıllarına gelen toplumu sürekli kontrol altında tutarak, enfekte olanları derhal sürüden ayıklayacak mekanizmalar geliştirmek, bunun yanı sıra maddi ve manevi üretimi mümkün mertebe büyük işçi kitlelerinin buluştuğu üretim merkezilerinden uzaklaştırmak ve evden ve uzaktan çalışma, uzaktan alış-veriş, uzaktan eğitim-öğretim kapısını sonuna kadar açmak, virüsle egemen sınıf arasında dijital duvarlar kurmak. İşçi sınıfı daha önceden tanımadığı kontrol ve ayıklama mekanizmalarıyla yüz yüze gelmek üzere, hatta geldi bile. Bu, bildiğimiz haliyle toplumun sonu demek.

Hayat insanları kapitalizmden çıkmaya çağırıyor!

Ancak, insanlığın çok geniş kesimlerinde bu pandeminin ve gelecekte karşılaşacaklarımızın kaynağının bizzat kapitalist üretimin kendisi olduğuna ilişkin yaygın bir bilinç de oluşuyor. Kapitalizm, doğanın bütün döngülerini zıvanasından çıkartarak insanlık ile doğa arasındaki uyumu yıkarken kapitalist üretim tarzını sadece işçi hareketinin değil bütün insanlığın gelişmesi önündeki bir engel haline getiriyor. Yeni koşullarda işçilerin sınıf mücadelesi, dolaysız bir insanlık davasının motoru halini alıyor. Bu işçi sınıfı ve sosyalist hareket için bütün bu eğilim ve dinamikleri içeren yeni bir dil ve yeni bir programatik yaklaşım ihtiyacı doğuruyor. Krize yönelik sermaye önlemleri, toplumu toplum olmaktan çıkartırken toplumun bütün üyeleri de toplum olarak varolmaya devam edebilmek için her şeyden önce sermaye dayatmaları ve tedbirleri karşısında konumlanmak ve yeni bir üretim tarzı talep etmekle yüz yüze kalıyorlar. İşçi için sorun olan, bakkal için de, sanatçı için de, müslüman için de tanrı tanımaz için de sorun. Hayat, insanlığı kapitalizmden çıkmaya çağırıyor. Bu yürüyüşün başını maddi ve manevi üretimdeki rolleri ve COVID 19 krizinin başlıca mağduru olmaları dolayısıyla her yerde işçi sınıfları çekebilirler. Ancak sınıfın da tarihsel rolünü bu bağlamda yeniden tanımlaması gerekiyor. İşçi hareketinin, özellikle ekolojik kriz bağlamında kapitalizmle bağdaşmaz bir çelişki içine düşen ve nesnel olarak devrimci bir role sürüklenen diğer kesimleri de kucaklayacak bir çoklu özne yaklaşımı geliştirmesi, mücadele alanını iktisadi taleplerle sınırlamaksızın toplumun orta yerine taşıması şart.

İşçi sınıfı için en önemli mesele kapitalizmin bu yıkıcı işleyişine karşı toplumsal muhalefetin, özellikle ekolojik muhalefet dinamiğinin başını çekme kapasitesiyle ilgilidir. Bu çerçevede, ve işçi sınıfını büyük bir kuvvetle etkileyen salgın riski karşısında özellikle sağlık ve lojistik sektörlerinin öncü bir rol oynayabileceğini öngörmek gerekir. Ama bu açıdan şimdi işçi sınıfının çeşitli sektörlerinin kendi konumlarından hareketle söz almaları ve yerel ve uluslarası işçi örgütleriyle düşünürlerinin toplumu ve siyaseti aydınlatmaları da vazgeçilmez bir ihtiyaç.

‘Çöktürme Harekatı Planı’

Salgın gündeminden biraz uzaklaşıp HDP’ye yönelen kayyımları soruyoruz Ertuğrul Kürkçü’ye. 2015’ten itibaren uygulanan bir ‘Çöktürme Harekatı Planı’ olduğunu vurgulayan Kürkçü, bu durumun sadece HDP ile sınırlı olmadığını CHP belediyelerine de farklı yöntemlerle kayyım atamalarının başladığını vurguluyor.

Kürkçü; “2015’ten beri süregiden bir devlet tavrından söz ediyoruz.” diyor. HDP’ye karşı 2013-14’te hazırlanıp 2015’ten itibaren uygulanmaya başlamış olan bir “Çöktürme Harekat Planı” olduğunu TBMM’de gündeme getirmiş ve ayrıntılarıyla teşhir etmiştik. AKP’nin HDP’ye yönelik müzmin darbesine bu plan yol gösteriyor. Bu plan o tarihten beri uygulamada ve DBP -ve HDP- Belediyelerine yönelik kayyum operasyonlarına ilişkin olarak şunları açık bir direktif olarak ifade ediyor: “[…] malum partinin kadroları ve ellerinde bulunan belediyelerin kademeli olarak tasfiyesine öncelik verilmesine azami önem verilmesi gerekmektedir. İç İşleri Bakanlığı yetkisinde olan belediyeler terör örgütünün yardakçısı sözde partiden alınıp devletimizin denetimine verilmelidir.”

Belgenin yazıldığı tarih 2014. Uygulamaya ilk sokulduğu tarih 2015-2016. İç Güvenlik yasasıyla başlayan uygulamalar OHAL ile sürmüş ve OHAL kaldırıldığında kayyum atanmamış, planda öngörüldüğü şekilde “devletin denetimine verilmemiş” bir tek DBP belediyesi kalmamıştı.

31 Mart 2019 seçimlerinde Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin “kayyım atadık gene atarız” tehditlerine karşın Kürt halkı bir kere daha iradesini gösterdi. Her türlü baskıya rağmen yeniden 73 belediyeyi kayyumlardan geri aldı. Ama bunlardan 8’i seçilme yeterlilikleri olduğu halde Başkanlar KHK ile görevden alınmış kamu görevlileri oldukları için Başkanlıkları YSK kararıyla düşürüldü. 65 belediyemizden 45’ine de kayyum getirildi.

“Çöktürme Harekat Planı” bir sürekli darbe şablonu olarak diktatörlüğe yol gösteriyor. Yeni kayyum atamaları bu diktatörlüğün halklarımıza karşı bir savaş örgütü ve stratejik yol göstericisinin de “çöktürme harekat planı” olduğunu bir kere daha doğruluyor.

CHP’li belediyeler de iş yapmaktan alıkonuluyor!

Ancak bu artık sadece HDP ile sınırlı bir durum değil, CHP belediyelerine de kayyım atamalarının başladığı, HDP seçmen desteğiyle AKP’den CHP’ye geçmiş olan Ankara, İstanbul, Adana, Mersin, Antalya belediyelerinin AKP çoğunluklu Belediye meclisleri ve içişleri bakanlığı engellemeleri, Saray’ın köstek ve tehditleriyle iş yapmaktan alı konduğu da ortada.

Bekçi kıyafeti giydirilmiş milis teşkilatı AKP’ye oy vermeyen mahallelerde kol geziyor!

Diktatörlük sadece HDP’yi, sadece Kürtleri hedef almıyor. “Çöktürme Planı” diktatörlüğe boyun eğmeyen bütün kesimleri hedef alıyor. İşçi sınıfını, kadınları, Alevileri, büyük kentler halkını ve genel olarak CHP seçmeniyle, AKP’den yüz çevirmeye başlamış bütün kesimleri hedef alıyor. Bir lümpenler ordusuna “bekçi” kıyafeti giydirilerek oluşturulmuş olan milis teşkilatı AKP’ye oy vermeyen mahallelerde kol geziyor. Kadınlara, gençlere, AKP merkezli hayat dışında kalan bütün yaşam alanlarına saldırıyor, onları baskı altına alıyor. Bunları HDP ile sınırlı konular olarak görmek kadar ağır bir yanılgı olamayacağını özellikle CHP’nin önde gelen kadın ve genç yöneticilerine yönelik kovuşturma, gözaltı ve tutuklamalar göstermiyorsa hiç bir şey gösteremez.

Kürt sorununda çözüm için Saray çevresindeki iktidar blokunun son bulması şart!

Türkiye gündeminde adı anılmayan bir başka konu ise Kürt sorununda çözüm. Uzun zaman önce çözüm konusunda Türkiye başka bir rota izlemeye başladı. Kürkçü’ye ‘Kürt sorununda çözüme ne kadar uzağız’ sorusuna sorduk.

Kürkçü, ‘’HDP’nin ortaya çıkışı çözüm ve müzakere sürecinin bir ürünüydü. TBMM’de kurulan komisyonlarda görüş belirten bütün “çatışma çözme" uzmanları Türkiye’de Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün dışa vurumunun “terörizm” değil, “halk ayaklanması” olduğunu ve çözümün şu ya da bu şekilde güç paylaşımında yattığını açıkça ifade ettiler. Türk egemen sınıflarının “çözüm” anlayışını bu süreçte deneyimleme fırsatı bulduk. Egemenlik sahipleri mevcut rejimin kurucu dinamiklerini tartışmaya açmanın ve egemenlik paylaşımının muhtemel sonuçlarıyla yüzleştiler ve bu sonuçları kaldıramayacaklarına karar verdiler. Kürt halkına ve bütün topluma çözüm olarak iktidarı yerel yönetimler ve topluluklarla paylaşma yerine Kürtlerin Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığında “İslam kardeşliği” temelinde AKP’ye iltihakını dayattılar. 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP ve Kürt halkı, Türkiye’nin bütün demokratik muhalefet güçleriyle birlikte demokratik ve özgürlükçü bir Yeni Yaşam’dan yana tutum alınca çözüm masadan kalktı. Egemen güçler, barışın savaştan daha pahalı olduğunu, merkezi iktidarın halkın temsil organlarıyla paylaşılmasının esasen Türklük ve Türkçülük üzerine kurulmuş olan Türk devletçiliğinin sonu demek olduğuna kanaat getirdiler. Sonuçta bir savaş aygıtı olarak bu yeni rejimde birleştiler.

Kürt sorunu bir demokrasi meselesidir!

Kürt sorununun çözümü hangi biçimde gerçekleşirse gerçekleşsin bir “demokrasi” meselesidir. Kürt Sorunu’nun demokratik olmayan bir çözümü olamaz. Bu meselenin egemen ulusun ezilen ulus ile, erkeğin kadınla, sermayenin işçi sınıfıyla, devlet Sünniliğinin öteki mezhepler ve dinlerle, kapitalizmin doğa ile savaşı için kurulmuş bir hakimiyet düzeni altında çözülemeyeceği apaçık.

HDP ve Kürt halkı barışçı bir çözüm için ırkçı partiler dışındaki güçlerin oluşturacağı geniş bir demokratik zemin inşasının zorunluluğunun bilincinde. Böyle bir çözüm için Saray çevresindeki iktidar blokunun son bulması ve yerel özerklikler üzerinde yükselen özgürlükçü ve demokratik bir parlamenter düzene geçiş şart ya da tersinden söylersek barışçı bir çözüm için mücadele peşi sıra yerel özerklikler üzerinde yükselen özgürlükçü ve demokratik bir parlamenter düzeni getirecek. Her yerde nasıl çözülmüşse benzer sorunlar öyle çözülecek Kürt sorunu da, veya Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmadıkça çözülmüş olmayacak. Şimdilik bunun yakınında değiliz. Ama çok mesafe kat edildi, binlerce hayat pahasına. Asıl büyük soru şu: Muhalefet Kürt Sorunu’nun demokratik çözümüne talip olarak bir iktidar yürüyüşüne başlamaya yakın mı? Bu sorunun olumlu yanıtı ne kadar çabuk şekillenirse barışçı çözüme o kadar yaklaşacağız.

HDP güç kazanmaya devam ediyor!

Gezi olaylarının 7 yıl önce başladığı günlerden geçiyoruz. Toplumsal muhalefetin o günden beri gerilediğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Bugünden geriye baktığınızda neler görüyorsunuz, gelecek için öngörünüz ne? Ve toplumsal muhalefetle birlikte HDP’nin güçsüzleştiğini düşünüyor musunuz?

Kürkçü; “HDP’nin güçsüzleştiği”ni düşünmüyorum. HDP’nin maruz kaldığı şiddetin büyüklüğü ile varolan toplumsal desteği arasındaki ilişkiye baktığımızda esasen nesnel olarak HDP’nin güç toplamaya devam ettiği sonucuna varmak gerekir. HDP 7 Haziran öncesi koşulların nisbi elverişliliği içinde elde ettiği toplumsal desteği, medyadan dışlandığı ve bir medya linci altında kaldığı; iki kez “kayyım darbesi”ne uğradığı; 10 binden fazla üye ve yöneticisinin göz altına alınıp tutuklandığı; milletvekillerinin, eş başkanlarının, hapiste veya sürgünde olduğu; seçmenlerinin kurşuna dizildiği koşullarda hala sürdürüyorsa, göreli olarak güç kazanmaya devam ediyor demektir. Nisan ayı kamuoyu yoklamalarını yorumlayan AKAM Başkanı Kemal Özkiraz önemli bir belirlemede bulunuyor: “CHP’nin oy oranı totalde yüzde 25 ise gençlerin yüzde 40 kadarı CHP’ye oy veriyor ama HDP’nin oyu yüzde 10-11 olduğu halde, muhalefete oy veren gençlerin yüzde 30- 35’i HDP’ye oy veriyor […] Gençler, HDP’yi solun daha da solunda görüyor ve bu yüzden oy veriyor. Birçok genç aktiviste göre, CHP ise sosyal-demokrat merkezde kalıyor. Bu yüzden Kürt olmamalarına rağmen CHP’ye oy vermiyorlar.”

Çok canlı bir muhalefet arzusu var!

Bu açıdan, “HDP’nin siyasal etkinlik alanları daraltılıyor” derseniz, evet öyledir. Ama bu bütün muhalefet için de böyledir. Salt HDP’ye özgü sorunlarla karşı karşıya değiliz. Ancak ben toplumda büyük şiddet altında ve yüzeyde görünen durgunluğa mukabil çok canlı bir muhalefet arzusu ve ısrarı olduğunu görüyorum ve buna çok güveniyorum. Halk iktidar blokunun gün be gün güç kaybetmesini dikkatle ve büyük bir fikri takiple izliyor. O an geldiğinde tutumunu ortaya koyacaktır. Bunun ne zaman hangi vadede olduğunu kestirmek ise zor.

Gezi başkaldırısını, başkaldıranların kendileri de, politikacılar da, istihbarat uzmanları da öngörmemişlerdi. Evet dünyada bir meydan işgalleri kasırgası kol geziyordu ama, bu kasırganın Türkiye’ye uğrayacağına dair bir tahmin ileri sürülmüş değildi. Taksim Gezi’sindeki ekoloji gönüllülerinin çadırlarını 27-28 Mayıs gecesi ateşe verenler de bir tarihsel patlamanın fitilini tutuşturduklarını bilseler bunu hiç yapmazlardı. Ama bu yangınla birlikte İstanbul’da ve Türkiye’de birikmiş bütün küçük isyanlar tutuştu, bu meydana aktı ve birkaç gün içinde “bu Türkiye’de bir şey olmaz abi” diyenler de kendilerini isyanın içinde buldular. Hiçbir isyan sonsuza kadar sürmez. İktidara yönelmeyen hiç bir isyan uzun ömürlü olamaz. Gezinin böyle bir iddiası yoktu. Gezi bir öncü isyan, bir keşif isyanıydı. Yeni bir muhalefet tarzı ve dilini sınayarak ve toplumsal ve politik gündeme yepyeni maddeler taşıyarak kendi rolünü oynadı.

Gezi sönüp gitti diye direniş durmadı!

Ama, Gezi sönüp gitti diye isyan ve direniş durmadı. Bugün de Türkiye halkları, özellikle kadınlar, Kürtler, işçiler, aydınlar ve gençler her türlü baskı ve şiddete hayranlık verici bir uzayan direnişle karşı koyuyorlar. Ne zaman fikirleri sorulsa “hayır” diyerek seçim manyağı bir iktidar için özgür ve hilesiz seçimi bir kabusa çeviriyorlar. Ne zaman, nerede ve ne biçimde olacağını bilemeyebiliriz ama birikmiş bunca çelişkinin, bunca acının, bunca dışlanma, eziyet ve hakaretin bir onur ve özgürlük isyanına eninde sonunda yol açacağından, bir fizik yasasının kesinliğinden emin olduğumuz kadar emin olabiliriz.

Pandemi sürecinde en çok itibar kaybeden kurum Diyanet İşleri!

Geçtiğimiz günlerde İzmir’deki camilerden Çav Bella çalınmasına ait görüntüleri yayınlaması nedeniyle tutuklanan eski CHP İzmir İl Başkan Yardımcısı Banu Özdemir tahliye edildi. Fakat bundan önce görüntüler her yerde yayılmaya başladıktan sonra iktidar cephesinden CHP’yi suçlayıcı bir çok açıklama geldi.  Eski bir İzmir vekili olarak Kürkçü’nün fikrini sorduk.

Kürkçü; ‘’Pandemi sürecinde en çok itibar kaybeden kurumun Diyanet İşleri Başkanlığı, en çok gözden düşen ideolojinin devlet dini olduğunu söylesek başımız ağrımaz. İster bir "hacker”ın marifeti olsun, ister bir hükümet tertibi, rejimin, minareden “Ciao Bella” ezgilerinin yükselmesini diyanetin yerlerde sürünen itibarını yerden kaldırmak için bir fırsat bileceği apaçık. Buna şaşmak gerekmez. Bu olay İzmir’de değil, Konya’da olsaydı da bir şey fark etmezdi bence. Doğrusu siyasi İslamcılara bilerek ve isteyerek bu fırsatı verenler eğer hükümet görevlileri değillerse, yaptıkları yasada karşılığı olan bir suç olmasa bile en hafif tabiriyle öngörüsüzlükten başka bir şey sayılmaz. Gerçi, Siyasi İslamcıların kuran kurslarında “Ciao Bella”nın müziğine “cihat” çağrılarıyla “cover” yaparak çocuklara cihadî eğitim verdikleri de cümlenin malumu ancak bunu minareden yapanlar daha çok “Sol” ile “dindarlar” arasında bir gerilim yaratarak Saray ve Diyanete muhalefete söverek günahlarını unutturmak için vesile yaratmayı hedefleyen acemice bir tertibe girişmişe benziyorlar.

‘Burada kocaman bir ama var…’

Ama -burada kocaman bir ama var- minareden “Ciao Bella” dinleterek mütedeyyinlerin rahatsızlık duymasına neden olanlar “ayıp” ediyorsa, onlar rahatsız oldu diye “yapanı yakalarsam cami dibinde ona ezan dinleteceğim” diyen İçişleri Bakanı ne etmiş oluyor? Asıl, din ehlinin ezanı işkence aracı olarak kullanacağını ilan edene “dinde işkencenin yeri yoktur” demesi gerekmez mi? Minarede “Bella Ciao” çalınmasından rahatsız olanın rahatsızlığını ifade etmesi kadar; bundan rahatsız olmayanın da bunu söylemeye, ya da bunu yorumlamaya hakkı olduğunu teslim etmek gerekmez mi? Eski İzmir CHP İl Başkanı’nın bu eğilimini sosyal medyada yansıttı diye ortada işlediği bir suç yokken yasayı, hukuku çiğneyecek bir yargıç bulup hapse atılmasına, olan bitenin AKP’nin siyasi rakibine fatura edilmesine diyecek bir şeyi olan yok mu? Cami hutbesinde “anti-terör” propagandası yapmanın, durup dururken gece yarıları sözüm ona milli birlik beraberlik selaları okutmanın dinde yeri var mı peki? Velhasıl iki yanlıştan bir doğru çıkmıyor. Bir de, hükümetin bu olayı istismar etmesi karşısında “daha müslüman” bir söyleme müracaat ederek savunmaya geçmenin bir işe yaramayacağı, böylece dinin siyasete alet edilmesine ortak olmaktan başka bir sonuca varılamayacağı da bir yana kaydedilmeli.

İktidarın ister 2020’de ister 2021’de erken seçimden galip çıkması için mantıklı bir neden yok!

Erken seçim tartışmaları üst perdeden olmasa da ülke gündemini sürekli işgal etmeye devam ediyor. Kürkçü’ye olası bir erken seçim için ne düşündüğünü sorduk.

Kürkçü; ''Anadolu Ajansı’nın Erdoğan’ın Bayram boyunca AKP teşkilatıyla yaptığı görüşmelerden sızdırdığı haberlere bakınca AKP Cumhurbaşkanı “erken seçim” kapısını kapatmış görünüyor. Önce “yeni bir gönül seferberliği” başlatacak, millete gidip kendilerini anlatacaklarmış. 2023 seçimlerine kadar hem programlarını uygulayacak hem de milletleriyle “gönül bağlarını güçlendirecekler”miş.

Gerçi “erken seçim” lafını gündeme muhalefet düşürmedi, aranış iktidar blokundan gelmişti. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu sonbaharda gidilemeyecek bir “erken seçim”in aslında geç olacağını onlar da gördüler ve bundan vazgeçtiler. 2020’nin ikinci yarısı ve 2021’de ekonomide çok büyük bir daralma, işsizlikte devasa bir artışla genç işsizliğinin yüzde 40’lara varması ve yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaşması öngörülüyor. Bu tablonun çabucak iyileşmesi için hiçbir neden yok. Mevcut onay tablosu kötüleşmeye devam edecek. Bu koşullar altında iktidar blokunun ister 2020’de ister 2021’de yapılsın bir “erken seçim”den galip çıkması için mantıklı bir neden yok. Muhalefet güç kazanmaya ve yerel yönetimler alternatif güç odağı olarak öne çıkmaya devam ederken rejimin siyasal şiddetin eşlik etmediği hiçbir “seçim” ile onay sağlayamayacağını Devlet Bahçeli de gördü. Herhangi bir seçimden önce Siyasi Partiler, Seçim Kanunu ve TBMM İç Tüzüğü’nde, milletvekili dokunulmazlıklarının ele alınma sürecinde; kamu yararına meslek örgütlerinin kuruluş yasalarında köklü değişiklikler istedi. Cumhurbaşkanlığı seçimi koşullarının değiştirilmesi de söz konusu olacaksa bu ayrıca Anayasa değişikliği için referandum gerektirecek.

Erdoğan için en önemlisi AKP tabanındaki çalkantı!

Ancak Erdoğan için bunlardan da önemlisi AKP tabanında süre giden çalkantı. Bir “seçim”den önce Davutoğlu ve Babacan’ın kurdukları yeni partilerin ve Abdullah Gül’ün AKP tabanı ve seçmeni arasında yol açtığı kafa karışıklığını nasıl gidereceği konusunda henüz kararsız. AKP içi muhalefetin derinlik ve yaygınlığını ve siyasal İslam cephesindeki yankılarını henüz tam olarak ölçemiyor. AKP tabanını yeterince korkutup korkutmadığından da emin değil. Tabanda bir tesviye yapmaya ihtiyacı var. “Gönül seferberliği” dediği bu. Bütün bu nedenlerle hükümet için zaferi çantada keklik kılmayacak olan bir erken seçim hiç değilse 2022 öncesinde muhtemel görünmüyor. Ama bizim için olsa da olmasa da fark etmez, demokratik siyasetin tek zemini seçim değil. Seçim olduğunda da üçüncü büyük güç biziz. Her seçim bunu kurulu düzene bir kere daha öğretecek. HDP’siz bir hayat Türkiye’nin bir insanlık çölüne dönüşmesi demek olur.

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner178
32°
az bulutlu
Anket Tümü
'Yeni normal'e geçişi erken buluyor musunuz?