Böke'den seçim çağrısı: Diktatörlük mü demokrasiye dönüşün bir başlangıcı mı?

CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke, "Sınıf temelli siyasete dönmek ve emekçi sınıfları yeniden tarif etmek gerekiyor," derken Türkiye'nin üç temel sorununu eşitsizlik, borçluluk ve kamusal yıkım olarak tarif ediyor.

Böke'den seçim çağrısı: Diktatörlük mü demokrasiye dönüşün bir başlangıcı mı?

CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke, "Sınıf temelli siyasete dönmek ve emekçi sınıfları yeniden tarif etmek gerekiyor," derken Türkiye'nin üç temel sorununu eşitsizlik, borçluluk ve kamusal yıkım olarak tarif ediyor.

14 Mayıs 2018 Pazartesi 11:24
Böke'den seçim çağrısı: Diktatörlük mü demokrasiye dönüşün bir başlangıcı mı?

CHP’nin seçim bildirgesi 24 Mayıs’ta, AKP’nin seçim bildirgesi de 25 Mayıs’ta açıklanacak. Seçime geri sayım sürerken iktidar partisi ekonomik kriz kıskacındaki seçmenleri rahatlatmaya dönük üst üste vaatler sıralıyor, adımlar atıyor. “Varlık barışı, vergi ve prim borçlarının yapılandırılması, emeklilere dini bayramlar öncesi ikramiye ödenmesi, imar barışı, üniversitelerden kaydı silinenlere af” gibi düzenlemeleri de içeren torba kanun çıktı ve bu adım muhalefet tarafından “seçim rüşveti” olarak nitelendirildi.

Hükümetin attığı adımların, CHP’nin 7 Haziran 2015’teki seçim bildirgesindeki vaatleri olduğunu söyleyen ana muhalefet partisi yetkilileri, siyasi iktidarı, kendi vaatlerini kötü biçimde taklit etmekle suçluyor. CHP’nin 7 Haziran 2015 Genel Seçimindeki ekonomi programını yazan isimlerden İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke Duvar'dan Özlem Akarsu Çelik ile konuştu. İşte sorular ve ekonomist milletvekili Selin Sayek Böke’nin cevapları…

“Cumhur İttifakı”nın cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, hafta başında AKP’nin İstanbul 6’ncı İl Kongresinde 24 Haziran’daki seçimler için manifestosunu açıkladı. Türkiye’nin “kuruluş ve diriliş dönemini” tamamladığını belirten Erdoğan, 24 Haziran’dan sonraki dönemi  “şahlanış ve yeniden yükseliş” olarak isimlendirdi. Nasıl buldunuz Erdoğan’ın manifestosunu ve Hükümetin “sizden çaldığını” söylediğiniz torba kanunu?

Siyasi iktidarın açıklamalarında ve vaatlerinde korku var, umutsuzluk var, panik var. Açıklamalar, iktidarın çöküşünün bir ifadesi. Yeni bir hikâye anlatabilme becerisini kaybetmiş, günü kurtarmak için politika yapan ve seçimi sandıktan ibaret gören bir anlayışın vaatleri, seçim rüşveti olarak çıktı karşımıza. Bu açıdan CHP’nin 2015 programından müthiş ayrışıyor. Bizim vaatlerimiz “Gelecek Türkiye” programının parçasıydı. Bu bir erken seçim değil baskın seçim. Kazanacaklarına güvenseler İttifak Yasası’nı çıkarmaya ihtiyaç duymazlardı. Aynı telaş ve panik seçim manifestosunda da görülüyor. 16 yıllık bir iktidarsınız ve 16 yılın sonunda vaadiniz enflasyonu düşüreceğim. Yani enflasyonu ben yükselttim diyorsunuz. Üzerinde konuşmaya değer bir seçim manifestosu değil. CHP’den çalmış olmaları, onu da yarım yamalak yapmış olmaları da özleriyle çelişmiyor çünkü dert bir şey yapıp Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak değil günü kurtarmak. Onu da yarım yamalak yaptıkları için Türkiye’ye vakit kaybettiriyorlar.

’24 HAZİRAN’DA ŞU TERCİHİ YAPACAĞIZ: DİKTATÖRLÜKLE Mİ YOLA DEVAM EDECEĞİZ YOKSA…’

AKP’nin vaatlerinin hangileri, CHP’nin 2015’teki vaatlerinin yarım yamalak yapılmış hali?

Biz 2015’de hazırladığımız seçim programında asgari ücretin artması gerektiğini söylemiş ardından bir virgül koyup demiştik ki, bugün Türkiye’de istihdamı yaratan aktörler temelde KOBİ’lerdir, eğer asgari ücreti arttırıp orada noktayı koyarsak KOBİ’ler ciddi bir mali yük altına girerler ve bu yükü taşıyamadıkları için iflaslar başlar, işsizlik artar. Yani asgari ücreti arttırıp emeği rahatlatalım derken işsizlik sorununa yol açma ihtimalimiz var. Onun için asgari ücreti arttırıyoruz ama diğer maliyetleri azaltacak unsurları da bu paketin bir parçası yapıyoruz. Bunu yaparken de doğru iş yapanı teşvik edeceğiz ve KOBİ’lere sıfır faizli kredi vereceğiz dedik. İnsanları güvenceli çalıştır seni destekleyeceğim, seni faiz yükünden kurtararak bugün finansal piyasaların iki dudağı arasına sıkıştırılmış olan bu düzende üretimden yana bir tavır alacağım dedik. Peki AKP ne yaptı? Asgari ücreti bizim baskımızla yarım yamalak arttırdı. Sonra oraya noktalı virgül koydu ve dedi ki, KOBİ’lere sıfır faizli kredi vereceğim ama bunu kurayla dağıtacağım. KOBİ rahatlamadığı için asgari ücret bir yüke dönüştü. Onun için bizim yapacaklarımızın kötü kopyası Türkiye’ye vakit kaybettiriyor 7 Haziran 2015’de CHP’nin seçim programında emeklilere çift maaş ikramiye verilmeli demiştik. Biz kaynağını yaratan reformlarla bunu planlamıştık. Oysa iktidarın vaadinde nefes darlığı çeken emeklilere tek seferlik bir nefes sunuluyor. Bunu -AKP’ninki gibi- kaynağını yaratan reformlarla yapmazsanız ileride enflasyona dönüşür, bütçe açıklarına dönüşür, vergi artışlarına dönüşür, bunlar zam anlamına gelir ve ciddi makro ekonomik istikrarsızlık olarak geri döner. AKP’nin programı tam da bu.

Türkiye’nin kaybedecek yılları yok. Bugünden itibaren artık ne yaptığını bilen, kaynağını yaratacak üretim reformunu da aynı gün başlatacak iradeye sahip, bu vizyonda bir iktidarı siyasetin temeline taşımamız gerekiyor. O da CHP’in 7 Haziran’da ortaya koyduğu seçim programını gerektiriyor. 24 Haziran’da şu tercihi yapacağız: diktatörlükle mi devam edeceğiz yoksa 24 Haziran’ı demokrasiye dönüşün bir başlangıcı mı yapacağız? İnsanları seçmen olarak gören bir anlayışla mı devam edeceğiz yoksa insanları ortak bir Türkiye geleceğinde ortaklaştıran bir siyaseti mi kuracağız? Toplumu tüketici bireyler olarak gören bir anlayışın devamını mı yaşayacağız yoksa vatandaşların ekonomik olarak özgürleştiği ve kaynağını yaratan, kaynağını doğru kullanan ülke ekonomisinde özgür yurttaşlar olarak mı yaşayacağız? AKP’nin seçim vaatleri hep birinciye işaret ediyor. İnsanları seçmen, tüketici bireyler olarak görüyor, insanları bir ortak gelecek hayalinde buluşturma derdi yok. Yani bir Türkiye derdi yok, bir demokrasi, yurttaşlık derdi yok. 24 Haziran’da bunu değiştirmeliyiz.

‘SINIF TEMELLİ SİYASETE DÖNMEK VE EMEKÇİ SINIFLARI YENİDEN TARİF ETMEK GEREKİYOR’

GazeteDuvar için kaleme aldığınız yazınızda “gerçek ötesi siyaset, emek karşıtı sağ popülist özüne rağmen emekçi sınıflardan yana pozisyon alırmış gibi bir algı ile gerçekliği dönüştürüyor” demiştiniz. Şu anki ekonomik krizde bile algı yönetimiyle durumu idare eden bir söyleme karşı ne yapılabilir?

Mesele sadece bir algı, PR meselesi değil. Mesele, yapısal unsurlarından kopartılarak siyasetin anlatılabildiği bir düzleme geçilmiş olması. Bizim siyaseti yeniden bu yapısal düzleme taşımamız gerekiyor. Zamanın ruhunun buna çok uygun olduğu kanaatindeyim. Bugün toplumun tamamı, var olan eşitsizliklerden, adaletsizliklerden kaygılı ve mutsuz. O zaman bizim yeniden topluma bütün bu sorunların AKP’nin kurduğu yapısal düzenden kaynaklandığını ve o yapının çok açık bir sınıf siyasetine dayandığını, AKP’nin sınıfsal tercihinin rantçı sermayeden yana olduğunu ve kurduğu o yapısal düzenin sonucunda emekçi sınıfların bu toplumda yok sayıldığını anlatmamız gerekiyor. Sınıf temelli siyasete dönmek ve emekçi sınıfları yeniden tarif etmek gerekiyor. Bu, evrensel sol değerlere dayanan bir siyaset tarifi. Bunu geçmişten gelen romantik bir duygu olarak değil bugünün ekonomik düzenini gerçeklikle okuyan bir yaklaşımla yapmamız gerekiyor.

‘SOSYAL DEMOKRAT BİR SİYASET KURMAK GEREKİYOR’

Emekçi sınıfları yeniden tarif etmekten, neoliberal ekonomik düzene karşı emekten yana olmaktan bahsediyorsunuz. Bu nasıl olacak?

Neoliberal düzen, açlık sınırının altında bir ücrete mahkûm olmaktır, bundan 20 yıl önce haftada 30 saat çalışırken bugün güvencesiz biçimde haftada 50 saat çalışmak zorunda kalmaktır. Bu tarifin içine tarlada kendi adına ve ailesi için çalışan Fatma Teyze de merdiven altı tekstil atölyelerinde kayıt dışı çalışan Ayşe de mavi yakalı emekçi Emine de giriyor, plazalarda kendisi de sermaye sınıfındanmış algısıyla çalışan oysa bir rantçı finans sermaye grubunun beyaz yakalı emekçisi olan Merve de giriyor. Emek sınıfını bugünün koşullarında yeniden tarif ettiğinizde şu gerçek somut biçimde karşımıza çıkıyor, toplumun yüzde 99’una karşı inşa edilmiş bir düzende o yüzde 99’u bir araya getiren en temel özellik hepsinin emek sınıfından olması. O zaman o beyaz yakalıyla mavi yakalıyı aynı dertten muzdarip olduklarına ikna edecek bir siyasetle ortaya çıkmamız gerekiyor. 24 Haziran bunun için bir fırsat.

Aslında Gezi sürecinde mavi yakalılarla beyaz yakalıların ve merdiven altında güvencesiz çalışanların bir arada isyan ettiğine tanık olduk.

Aynen öyle. Çünkü her ikisi de bugün kurulmuş ekonomik düzende aynı mağduriyeti yaşıyor. Türkiye’de asgari ücretle çalışan 6.5 milyon insan var ama geri kalan emek sınıfının çoğunun ücreti de asgari ücrete çok yakın. Asgari ücret, çalışanın, asgari olarak hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu ücrettir. Bu Türkiye’de genel bir ücrete dönüşmüşse o zaman mavi yakalı işçiyle beyaz yakalı plaza çalışanının kaygısı aynı kaygıya dönüşür. Bu kaygıda onları ortaklaştırmak için sizin siyaseten bu kaygıyı dillendirmeniz gerekiyor. Bu yapının bunu yarattığını ve buna çağrı olacak yeni siyasette ortaklaşılırsa yapının değişebileceğini anlatmak gerekiyor. Bunun için de çok açık ki sosyal demokrat bir siyaset kurmak gerekiyor.

Seçimin en kritik seçmen gruplarından biri diye tarif edilen ve 16 Nisan Referandumunda “Hayır” diyen kentli muhafazakârları sosyal demokrat bir siyasetle ikna etmek mümkün mü?

İnanç üzerinden bir muhafazakârlık tarif ediliyor Türkiye’de. Bu olabilir ama esasında muhafaza etmek diye tarif ediyorsanız bu insanlar da aslında bir değişim talebi içindeler. O değişim talebinde ortaklaştıracağımız şeyin ekonomik adaleti sağlayacak bir düzen olduğunu, talana, ranta karşı ve üretimden yana bir düzen olduğunu Gezi de Adalet Yürüyüşü de “Hayır” iradesi de bize gösterdi. İnsanlar ekonomi mücadelesinin demokrasiden ayrılmadığını siyasi partilerden çok iyi görüyorlar. Bütün mesele bu temelde bir anlatının ortaya konulması gerekliliği.

‘EŞİTLİK, ADALET, ÖZGÜRLÜK, LAİKLİK, BARIŞ’

Evrensel sol değerlere sahip çıkmaktan söz ediyorsunuz. Peki HDP’nin dışlandığı ve iki ittifakla girilecek seçimde sağın, yine sağ ile yarışacak olması? 

Türkiye’nin kendi özüyle barışık bir siyasete ihtiyacı var. Siyasi partilere düşen en temel görev topluma öncülük etmektir. Toplumun o günün koşullarında duymak istediklerini, onlara dayatılan bir dille söyleyen bir siyaset değil kendi özüyle barışık ve toplumun ihtiyaçlarına dönük, onlarla birlikte dönüşecek bir siyaseti ortaya koymak gerekir. Bu biraz cesaret ve özgüven gerektirir. Bana sorarsanız ittifakı bu siyasi değerler üzerinden değil de iktidarın dayatmış olduğu bir matematiksel teknik ihtiyacı gidermek olarak okumak gerekiyor. Bugün kurulmuş olan Millet İttifakını(CHP-İYİ Parti-SP-DP), Türkiye’nin asgari demokratik ihtiyaçlarını giderecek ama daha ziyade teknik matematiksel sonuç üzerinden kurulmuş olarak görüyorum ve bu açıdan önemli. Ama daha önemlisi bu ittifaklardan ziyade toplumun ortaklaşacağı değerleri siyasete taşıma iradesini göstermek gerekliliği. Şimdi bize düşen görev siyaseti, teknik ihtiyaçların ötesine taşıyarak kendi özüyle barışık ve Türkiye’nin ihtiyaçlarının sol evrensel değerlerden geçtiği gerçeğiyle kurmak. 24 Haziran sonrasında da siyasetin, Türkiye’nin ihtiyaçlarının evrensel sol değerlerden geçtiği gerçeğiyle büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Nedir evrensel sol değerler?

Bir toplumun birlikte yaşama kültürü için ihtiyaç duyduğu en temel insani değerler bütünüdür evrensel sol değerler. Eşitlik, adalet, özgürlük, laiklik, barış… Toplum, çocuklarına güvenli bir gelecek istiyor, bir ortak Türkiye hayalinde bir araya gelmek istiyor. Bunu yaparken karşısında hırçınlaşan ve toplumu bölen bir anlayış değil bunları ortak asgari bir zeminde buluşturacak bir siyasi özgüven istiyor. Bu da kendi dilinizi konuşmaktan korkmamaktan ve kendi siyasetinizi ortaya koymaktan çekinmemekten geçiyor.

‘TÜRKİYE’DE BİR PİYASA EKONOMİSİ YOK’

AKP’nin ekonominin motoru olarak gördüğü inşaat sektörü bir süredir krizde. Konut fazlası var. Bu nedenle kamu bankaları devreye sokuldu ve kredi faizleri düşürüldü. Bunun bankalara getireceği yük ne olacak?

Ekonomideki en temel sıkıntı bu betona gömülmüşlük hali. 24 Haziran seçim manifestosunda “mega projelere devam edeceğiz, Kanal İstanbul’u yapacağız, geçilmeyecek köprüler inşa edeceğiz” dediler. Bir kez daha rantçı sermayeden ve rantçı inşaattan yana olan tavrı somut biçimde ortaya koyuyorlar. AKP, özüyle çok barışık bir manifesto yayınladı. Betona gömülmüş Türkiye’yi üreten Türkiye’ye dönüştürmenin tek yolu, rantçı sermayeden yana tercih kullanan bu siyaseti değiştirmektir. Üretimden, üretici güçlerden yana bir sınıf siyasetini ortaya koymaktır.
Konutta bir başka risk de şu: ben artık piyasanın dahi piyasa gibi işlemeyeceği, bir kişinin keyfiyle fiyatların, faizlerin belirleneceği bir düzen kuruyorum diyor. Çok pervasız bir yaklaşım bu. Bu, Türkiye’nin çöküşü anlamına gelir ve ciddi bir krizin de emaresidir. Bir de Varlık Fonu özel bir şirket, eskiden bizim olan kamu bankaları zaten bir KHK ile özel bir şirket olarak kurulmuş olan Varlık Fonu’na devredildi ve o Fonun yönetimine de Saray getirildi. Saray istediği zaman diyecek ki, konut için faizleri indir, çiftçi için faizleri arttır. Ziraat Bankasının Genel Kurulu yine sandık sonrasına ertelendi. Bunu 16 Nisan Referandumunda da görmüştük. O zaman soru önergesi vermiştik. Bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Kamu kaynaklarının vatandaş için değil devlet eliyle rantçıdan yana kullanıldığını göreceğimiz için denetim raporları bizden kaçırılıyor. Bu piyasanın çöküşü anlamına gelir.

Türkiye’de bir piyasa ekonomisi yok. AKP eliyle Türkiye’de var olan piyasa ekonomisi yıkılmıştır, keyfi bir düzen kurulmuştur, AKP eliyle bir parti devleti kurulmuştur. 24 Haziran’da vatandaşlarımız demokrasi mi diktatörlük mü, ona karar verecek derken bunu söylüyoruz, kuralları işleyen bir düzen mi yoksa keyfi işleyen piyasa ekonomisinin dahi ortadan kalktığı bir Saray düzeni mi?

‘VARLIK FONUNU KAPATACAĞIZ, ŞEKER FABRİKALARINI ÇİFTÇİYE TESLİM EDECEĞİZ’

Siyasi iktidarın dilinden düşürmediği “millilik” kavramı ekonomide ne ifade ediyor?

Gerçek millilik ülkenin üretici güçlerini merkeze alan bir siyasetten geçer. Bu ülkenin üretici güçleri, milyonlarca emekçisi, on binlerce KOBİ’si, yüz binlerce esnafıdır. Bunların üretici güç olarak tarifini yapan ve rantçı sınıfa açıkça karşı koyan bir tavırdır millilik. AKP millilik anlatıyor ama rantçı sınıflarla iş yapıyor ve onları gözetiyor. Gerçek millilik üretici güçleri kuvvetlendiren bir ekonomiden geçer. Şeker fabrikalarının satışı da bunu somutlaştırdı. Milliyiz diyenler cumhuriyetin ve toprağı işleyen çiftçinin rantçı tekellere teslim edileceği bir satışın öncüsü oldular. Oysa gerçek millilik on binlerce şeker pancarı üreticisini koruyan anlayıştır. Sürdürülebilir bir makro ekonomik anlayışın gereğini biz 25 Haziran sabahı yapacağız; Varlık Fonu’nu kapatacağız, şeker fabrikalarını çiftçiye teslim edeceğiz.

‘ÜÇ TEMEL SORUN ALANI VAR’

CHP’nin merakla beklenen seçim programının ekonomi bölümünde sizin de katkınız olacak. Ne olacak programda?

Bir kere 2015 programının özüyle bunun örtüşmesi gerek. O dönemde öne çıkmış olan program parçaları, emeği yeniden güçlendirecek sosyal politika unsurlarıydı. Mesela asgari ücretin artması, gelir vergisinden muaf tutulması, taşeron işçiliğe son verilmesi, güvenceli çalışma takviminin oluşması, emeklilerin çift maaş ikramiyeyle rahata kavuşturulmasıydı. KOBİ’lerin yüklerini azaltarak üretimi yeniden canlandırmak da programın içindeydi. Bugün çizeceğimiz yol haritasının da aynı saiklerle hazırlanması gerekiyor.

Bugün Türkiye için üç temel sorun alanı tarif etmek mümkün.

1) Ciddi eşitsizlikler var. Bunu verilerle çok açık görüyoruz. 2002’de bu toplumun yüzde biri servetin yüzde 38’ine sahipken aynı yüzde bir bugün servetin yüzde 55’ine sahip. Yani yüzde 99’un elinden servetleri alınmış, çeşitli mekanizmalarla yüzde bire aktarılmış. Bu mekanizmaları biliyoruz: Kamu İhale Kanunu, mega projeler, kamu/Hazine garantili bugün hepimizin parasını ödediği dev şehir hastaneleri, geçmediğimiz köprüler, geçmediğimiz yollar… AKP’nin kurduğu rantçı düzenin sonucu oluşan ciddi eşitsizlikleri çözen bir dizi sosyal politikaya ve yeniden bölüşümü merkezine alan bir sosyal devletin kurulmasına ihtiyaç var.

2) Bugün Türkiye’de ciddi bir borçluluk sorunu var. 2002’de Türkiye’de tüketicilerin borcu 6 milyar lira iken bugün 560 milyar liraya ulaşmış durumda. Her birimiz borçluyuz. Türkiye’de bugün 30.1 milyon insan bankalara borçlu. Borçluluk sorununu makro ekonomik düzeyde de görüyoruz. Cari açık bunun yansıması, milli gelirimizin yüzde 50’sini aşan, 453 milyar dolar düzeyinde bir dış borcumuz var. Şirketlerimiz borçlu, bankalar borçlu, hane halkı borçlu. Sebebi, gelirsiz olduğumuz için belli bir yaşam düzeyini tutturabilmek için borçlanmak zorunda kalmamız. Bunun en somut göstergesi, 1.604 lira asgari ücret, 1.680 lira açlık sınırı… Ne yapacak bu insanlar? Aldığı ücret eğer sofrasına yemek koymaya yetmiyorsa otobüse binip işine gidebilmesi, çocuğunu okula gönderebilmesi yani en temel ihtiyaçları için borçlanması gerekecek. Bu borçluluk sorununu, gelir yaratacak bir üretim reformuyla gidermemiz gerekiyor. Kısa vadede yapılacak işler de belli. Bu borçların, borcunu zamanında ödeyenleri de yok saymayacak biçimde yeniden yapılandırılması gerekiyor. Borçluluk şu açıdan kritik. Her birimiz borçlu olduğumuz için sandığa giderken yurttaş bilinciyle ve demokrasi kaygısıyla değil tüketici bir birey kaygısıyla oy kullanıyoruz. Bu yük üzerimizden kalkarsa yurttaşlık bilinciyle, demokratik bir saikle oy kullanmamız mümkün olacak. Bunun için hem acil bir eylem planına hem de üretim reformuna ihtiyaç olduğu aşikâr.

3) Kurumsal yıkımın önüne geçecek bir sürdürülebilir perspektif, çözümün üçüncü ayağı. Gezi’de o ağaca sarılan insanlar, rantçı talan düzeni yerine üretken güçleriyle insanlara ve doğaya sahip çıkan bir anlayış istiyorum demişlerdi. Yani yarına sahip çıkan bir anlayışla iş yapılsın istiyorum demişlerdi. Sürdürülebilirlik gözetilsin istiyorum demişlerdi. Bunun içine makro ekonomik kurumsal yapıyı da ekliyorum. Ziraat Bankası, işsizlik parasını aldığımız hepimizin PTT’si artık bizim değil Varlık Fonu’nun olmuş. Kadınların emek emek topladığı çayların satılıp belli bir gelir düzeyinin sağlaması için kamu güvencesi verilen Çaykur, Varlık Fonu’na aktarılmış. Bu ciddi bir kuralsızlık ve ciddi bir kurumsal yıkıma işaret ediyor. Bu kurumsal yıkımın önüne geçmek gerekiyor.

‘KARA PARANIN ÖNÜ BİR KEZ DAHA AÇILIYOR’

Gelin vergi cennetlerine kaçmış olan rantçı sermayenin kazançlarından vergiyi toplayalım. O kadar kolay ki bunu yapmak. Tek yapmamız gereken Bakanlar Kurulunda vergi cennetleri listesi oluşacak. Buradan oluşacak kaynak, asgari ücretten vergi almamak için kullanılabilir. Ama Hükümet bakın nasıl bir tercih kullanıyor! Baskın seçim öncesi, yine bir telaşla bir kez daha “varlık barışı” düzenlemesi getiriyor. Yeni, daha bu hafta. Bu düzenleme bir kez daha vergi cennetlerindeki vergiden kaçırılmış paralarla belki de kara paranın, yurt içine denetimsiz, vergisiz, vergi incelemesi olmadan girmesine neden olacak. Yani kara paranın önü bir kez daha açılıyor.

Yapılması gereken bellidir. Bakanlar Kurulunda oluşturulacak vergi cennetleri listesinden gelecek kaynak, asgari ücretten vergi almamak için kullanılabilir. Bununla birlikte çok ciddi bir üretim reformu hemen aynı gün başlatılmalı. Kamu kaynaklarını verimli alanlara kaydırmakla başlanmalı. KOBİ’lerin çağın üretimiyle uyumlu hale gelmesini sağlayacak bir dönüşüme ihtiyaç var. Sanayi 4.0’daki dijitalleşmiş üretimi sağlamak için yapılacak bir reform ilk adım olabilir. Demek ki biz ulaştırma bütçemizin önemli bir kısmını geçilmeyecek köprülere, yollara değil de KOBİ’lerin üretimde kullanacağı dijital alt yapıya harcarsak Türkiye’de rantçı sermayeden üretici güçlere dönüşün önemli bir adımını atmış oluruz. Bütün Türkiye’yi fiber optik bir ağla örmek mümkün.

‘KREŞLER VE BAKIM EVLERİ İLE 2.5 KATI İSTİHDAM YARATABİLİYORSUNUZ’

İnsana yatırım yapan anlayışla sosyal bakım hizmetlerini temel bir kamu hizmeti olarak tarif ederek işe başlamalıyız. Her mahalleye kreş, her mahalleye gündüzlü geceli bakım evleri kurarsak bunun çok hızlı verimlilik artışlarını göreceğiz. Bu konuda çok ciddi çalışmalar var. Parayı rantçı inşaat yerine kreş, bakım evleri gibi verimlilik arttırıcı, insan odaklı inşaata ayırdığınızda 2.5 katı istihdam yaratabiliyorsunuz. Bir kreş inşa ettiğinizde o kreşe öğretmen, aşçı girmesi gerekiyor. O aşçının kullanacağı domatesi üreten çiftçiye ihtiyaç duyuyorsunuz. Çok ciddi bir iş alanı yaratıyorsunuz. Her mahalleye bir kreş çocukları verimli kılan, kadınları özgürleştiren yani Türkiye’nin aydınlık geleceği için en önemli kamu yatırımlarından biridir.

Bir üretim reformunda ihtiyaç duyulan şey bu çağın ekonomisini doğru okuyan bir anlayışla destekleri vermektir. Bugün yandaşa destek verecek bir teşvik sistemi kurulmuş durumda. Artık sektör de değil şirket seçiliyor. Biz diyoruz ki sektör seçilmeli. Hatta sektörler içinde de katma değer yaratan faaliyetler seçilmeli ve desteklenmeli. Büyük başarı hikâyelerini duymuyor muyuz? Bizim böyle girişimcileri teşvik eden bir reforma ihtiyacımız var. Bunları yaparsa Türkiye’nin önünde duracak bir güç olamaz.

‘BÜTÜN ADAYLARIN ÖZGÜR OLMASI GEREKİYOR’

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiği çağrısını yapan CHP’li milletvekilleri arasındasınız. Bu açıklamanıza tepki mi geldi destek mi?

Çok büyük destek geldi. Biz ilkelerimizle siyaset yapıyoruz. İttifak Yasası çıktığında “Gelecek İçin Biz” olarak hızla şunu söylemiştik, bir demokrasinin vazgeçilmezi adil ve güvenli seçimlerdir. İttifak Yasası güvenli seçimi tehdit eden bir yasaydı. Buna karşı bilinçli bir mücadele verilmesi gerektiği de açıktı. Aynı şekilde şimdi adil seçim koşullarını ortadan kaldıran, tüm devlet imkânlarını bir aday için kullanan, bir adayın hapishanede olduğu bir gerçek, adil seçimin olmadığına işaret ediyor. Bütün adayların her şeyden önce özgür olması gerekiyor.

MUHARREM İNCE BÜYÜK BİR HEYECAN YARATTI’

Partinizin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin performansını nasıl buluyorsunuz?

Sayın Muharrem İnce büyük bir heyecan yarattı. Biz de seçim boyunca cumhurbaşkanı adayımızla birlikte mücadele edeceğiz ve Türkiye’ye demokrasiyi getireceğiz. Siyaset umut ve heyecan gerektirir, o heyecanı ve umudu görüyoruz.

Seçmene bir çağrınız var mı?

Güvenli seçimi sağlanmak, sadece sandıkta oy veren birer yurttaş olmakla değil sandığı güvenli kılacak aktif katılımla mümkün. O yüzden herkesi bugünden sandık güvenliğini sağlamak için yola koyulmuş olan sivil oluşumlara veya siyasi partilere katılmaya çağırıyorum. Herkesi seçimde oy kullanmaya ve sandıkta kullandığı oya sahip çıkmaya davet ediyorum.

Son Güncelleme: 14.05.2018 12:51
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.