Birdal:'İnsan Hakları Yüzleşme Komisyonu kurulmalı’

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan edilişinin 71. yıldönümünde Türkiye’nin tüm dünyada insan hakları konusunda hala sabıkasının kabarık olduğunu söyleyen Birdal, 10 Aralık’ın bellek oluşturmak için önemli olduğunu kaydetti

POLİTİKA 10.12.2019, 12:35 10.12.2019, 13:08
Birdal:'İnsan Hakları Yüzleşme Komisyonu kurulmalı’

TUGAY CAN/İZ GAZETE - Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Türkiye’de ise 6 Nisan 1949 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek Resmi Gazete’de yayınlandı.İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul edilişinin yıldönümü olan 10 Aralık, İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor. Ancak Türkiye’nin İnsan Hakları konusunda sicili özellikle son yıllarda kabarık durumda.İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan edilişinin 71. yıldönümünde Türkiye’de hak savunuculuğunun önemli isimlerinden olan İnsan Hakları Derneği’nin eski Başkanı Akın Birdal, İz Gazete’ye Türkiye ve dünyada İnsan Hakları ve mücadelesi hakkında değerlendirmelerde bulundu.Birdal, gazetemize yaptığı değerlendirmelerde özellikle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nün bir bellek oluşturmak ve İnsan Hakları ihlalleri ile yüzleşmek için önemli günler olduğunun üstünde durdu.

‘GÜNCEL SORUNLAR’

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan ilk dokuz maddenin Türkiye’nin güncel sorunları ile örtüştüğünü kaydeden Birdal, Türkiye’nin insan hakları noktasında sabıkalı olduğuna dikkat çekti.

97 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 69 yılının darbeler ve Olağanüstü Haller ile geçtiğini kaydeden Birdal “Türkiye’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 1949 yılında kabul edilip duyurulunca İnsan Hakları bilincinin oluşturulması konusunda önemli kararlar alınıyor ancak bu gerçekleşemiyor. Türkiye olağandışı rejimler ile yönetilmesi insan hakları ihlallerinin, özgürlüklerin kısıtlanmasının nedenleridir” diye konuştu.

AVRUPALILAR SESSİZ

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, bildirgeyi kabul eden ülkelere herhangi bir yaptırımı bulunmadığına dikkat çeken Akın Birdal, “Bu durum ülkelerin iç hukukuna ve etiğine bırakılmış durumda. Ama bildirgeden sonra kabul edilen uluslarası ve bölgesel düzeyde anlaşmalar var. Türkiye bu anlaşmaların birçoğunu kabul etmiştir. Anayasa’nın 90. Maddesi gereği kabul edilen uluslarası sözleşmeler iç hukuk niteliği taşır. Bunu kabul eden ülkeler sözleşmelere uymadığı takdirde askeri, siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulanır. Ancak Türkiye’de özellikle son 15 yıl içerisinde bu sözleşmelerin gereklerine uyulmamasına karşın ne Birleşmiş Milletler ne de Avrupa Birliği’nde bir yaptırım gündeme gelmiyor. Birleşmiş Milletler’in, AGİT’in ya da Avrupa Parlamentosu’nun dediği şey şu; ‘Türkiye’de ki insan hakları ihlallerinden endişe duyuyoruz’. Ancak haklarını vermek lazım. Bazen ‘Türkiye’de insan hakları ihlallerinden ‘büyük’ rahatsızlık duyuyoruz’ diyorlar” şeklinde konuştu.

Geçmişte ülkeler arasındaki ilişkilerde demokrasi,insan hakları ve hukuk gibi normların dikkate alındığını ve etkili olduğunu hatırlatan Akın Birdal, “Ülkeler arası ilişkilerde artık bu normlar terkedildi. Bunun yerine askeri ve ticari ilişkiler yer alıyor” diye konuştu.

Birleşmiş Milletler tarafından 1925 ve 1998 yıllarında olmak üzere iki defa İnsan Hakları Konferansı gerçekleştirildiğini hatırlatan Akın Birdal, “Viyana’da gerçekleşen İnsan Hakları Konferansı’na Türkiye İnsan Hakları Derneği de katıldı. Buradaki federasyonun Birleşmiş Milletler’de gözlemci olmak gibi bir misyonu söz konusu. Viyana bildirisinin çok önemli bir noktası var. O da ilk kez demokrasi ile insan hakları ilişkilendirilmiştir. Bu ilk kez burada hükme bağlanmıştır. Demokrasinin gelişmesinin ekonominin gelişmesine bağlandığı kabul edilmiştir. Bu açıdan da çok önemlidir” ifadelerini kullandı.

SİSTEMATİK İHLALLER

Türkiye’de insan hakları konusunda sistematik ihlallerin içerisinde olduğunu kaydeden Akın Birdal, “Kadın cinayetleri, iş cinayetleri ve cezaevlerindeki insanların peş peşe hayatını yitiriyor oluşu bir devletin yaşam hakkına saygı göstermiyor oluşunun en somut örneği. Sadece Kasım ayında 39 kadın öldürüldü. Son olarak Ceren Özdemir olayını yaşadık” dedi.

Mevcut durumda Türkiye’nin yarı açık cezaevi durumunda olduğunu kaydeden “Şu anda 475’i ağır olmak üzere 1334 hasta mahpus var. Biz insan hakları savunucuları olarak her fırsatta durumu ağır olan mahpuslara ilişkin raporları Adalet Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlara iletmemize karşılık ne yazık ki karşılık alamıyoruz. Cezaevlerinde 285 bin kişi var. İnsanlar vardiya usulü ile koğuşlarda kalıyorlar. İnsanlar siyanür ile toplu intiharlara giriştiler. Bunlar politik cinayetlerdir. Cezevinde yaşamlarını yitirenlerin ölümleri politik cinayetlerdir”

‘BASINÇ OLUŞTURMALIYIZ’

Bugüne kadar İnsan Hakları ihalallerine ilişkin verilen mücadelede yeni bir yöntemlerin de izlenilmesi gerektiğine vurguda bulunan insan hakları savunucusu Akın Birdal, “Elbirliği ve mücadele birliği içerisinde olmamız gerekiyor.Demokratik, laik ve çoğulcu toplumun inşası için dayanışma ve eylem birliği şart. Ne yapmak gerektiğinin yol haritasını, halklarımız 31 Mart ve 23 Haziran’da sunmuştur. Halk, 25 yıllık yerel iktidarları yendi, olmazı olmaz, yenilmezi yenilmez kıldılar. O nedenle bu çok önemli” dedi.

Bu noktada sivil itaatsizliğin de önemli olduğunu kaydeden Akın Birdal, en iyi örneklerinden bir tanesi 1992 yılından bu yana düzenli olarak eylem yapan Cumartesi annelerine işaret etti.

Birdal, “İnsan Hakları konusunda Türkiye sabıkalı, Koçgiri’den başlayın, 1925 Şeyh Sait İsyanı’nın kanlı bastırımı, 1937-38 Dersim, 1955’te 6-7 Eylül, 1977’de 1 Mayıs, ondan sonra Maraş, Çorum ve Sivas Katliamları... Katliam geleneği günümüze kadar geldi. Roboski katliamı, Diyarbakır, Ankara Güvenpark, Suruç ve 10 Ekim Ankara... 10 Aralık tarihi yüzleşme fırsatı veriyor. Aslında meclis 10 Aralık’ta İnsan Hakları Kürsüsü kurmalı ve önce özür dileyerek başlamalı. Meclis’te İnsan Hakları Yüzleşme Komisyonu kurulmalı. Bunlar tabi bir dilek. Olmayacak ama biz olması gerektiğini söylemek ve bu konuda sürekli bir basınç oluşturmak zorundayız” diye konuştu.

ERDOĞAN ÖRNEĞİ

İnsan Hakları konusunda çifte standartın olamayacağını ifade eden Birdal şöyle konuştu: “Bugün Cumhrubaşkanı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken şiir okumuş, ifade özgürlüğü kısıtlanmış ve cezaevine atılmıştır. Biz İnsan Hakları Derneği (İHD) olarak düşünce ve ifade özgürlüğü broşürlerimizde Erdoğan’ın hakkını savunmuşuzdur. Gün gelmiştir askerler, kamu görevlileri derneğimize başvurmuştur. Bizim İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşundan sonra İnsan Hakları’na bakarken birtakım önceliklerimiz olmuştur. Ezilenlerden, emekçilerden ve ötekileştirilenlerden yana olduk. Gün gelmiştir kendimizi Kürtlerin yerine, gün gelmiştir Ermenilerin yerine, gün gelmiştir Alevilerin yerine koymuşuzdur. Empati yapmışızdır. O nedenle gerçeği biz böyle bulduk. Bizim için referans Uluslarası İnsan Hakları mücadele tarihi ve kazanımlarıdır.”

‘İNSAN HAKLARININ GÜVENCESİ DEMOKRASİDİR’

Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu tarafından geçtiğimiz ay Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’na gönderilen İnsan Hakları konusunda ortaklaşa iş yapmak gibi bir çalışma yapacak olmasına tepkisi dile getiren Akın Birdal, “İnsan hak ve özgürlükleri güvencesi hukuk ve demokrasidir. Ancak bizim demokrasimiz demokrasi olmaktan çıkarıldı. Bir kayyum ve siyanür demokrasisi insan haklarının güvencesi olmaktan çıkmıştır” dedi.

DİRENME HAKKI

İnsan Hakları konusundaki tüm bildirilerin başlangıç bölümlerinde ‘direnme hakkı’ bulunduğunu ifade eden Akın Birdal, “Bir hukuk rejimiyle insan haklarının korunmasının dışına çıkılması halinde, yani totoliter, baskıcı ya da faşist rejimlerde halkların direnme hakkı da insan hakları kapsamında” dedi.

‘SİLAHLANMA ARTIYOR’

Akın Birdal sözlerini şöyle sürdürdü: “Soğuk Savaş sonrası insan hakları korumasız bırakıldı. Daha önce bir denge söz konusuydu. Şimdi kapitalist ve emperyalist bir dünya insan hakları ihlallerine sebep olan çatışma, ayrıştırma ve nefret dilini ele almış durumda. Bu dünyanın her bir yerinde bu şekilde. Soğuk Savaş döneminde dünyada silahlanmaya ayrılan bütçe yaklaşık 700 milyar dolarken sadece 2008 yılında bu rakam 1 trilyon 800 milyar dolar. Türkiye’de silahlanma yarışında 14. sırada yer alıyor. 2020 yılı bütçesinde savunma ve güvenlik harcamaları yüzde 27 artırılarak 141 milyar Türk lirasına yükseltilmiştir. Devletin bu silahlanma yarışını doğal olarak insanlar da izliyor. Son beş yıl içerisinde 689 bin 436 ruhsatlı silah alınmıştır. Ruhsatsız silah sayısına dair ise bir veri söz konusu değil. Bu savaş başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin ihlali anlamına gelmektedir.”

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner177
25°
açık
Anket Tümü
'Yeni normal'e geçişi erken buluyor musunuz?