Muzaffer İzgü’nün son röportajı: ‘Düşünün, okuyun, güçsüzden yana olun’

FOTOĞRAFLAR-RÖPORTAJ: Kadir İncesu Muzaffer İzgü, edebiyatımızın üretken ve çok okunan isimlerinden birisidir. Hem çocuklar hem de yetişkinlerin severek okuduğ pek çok kitaba imza atmıştır. 80’li yıllarda, tek kanallı televizyonumuzda...

29 Ağustos 2017, 10:22 Kadir İncesu
Muzaffer İzgü’nün son röportajı: ‘Düşünün, okuyun, güçsüzden yana olun’

FOTOĞRAFLAR-RÖPORTAJ: Kadir İncesu

Muzaffer İzgü, edebiyatımızın üretken ve çok okunan isimlerinden birisidir. Hem çocuklar hem de yetişkinlerin severek okuduğ pek çok kitaba imza atmıştır.

80’li yıllarda, tek kanallı televizyonumuzda “Halo Dayı ve İki Öküz” adlı diziyi seyrettiğimi hatırlıyorum, yapıtın Muzaffer İzgü’ye ait olduğu bilmeden... Sonraki yıllarda “Zıkkımın Kökü”nün filmi çıktı karşıma... Önce filmi izledim ve hemen kitabını edindim. O günden beri de “Keşke Zıkkımın Kökü'nün devamını yazsa!..” dedim durdum.

Okuduğum her kitabı Muzaffer İzgü'ye olan sevgimi daha da artırdı. 2016'daki İstanbul Kitap Fuarında uzun bir söyleşi yapmak istediğimi söylediğimde “Kadirciğim, sana hayır demem mümkün değil... Ama bu fuar yoğunluğunda olmasın.” dedi.

Kendisinin de kabul etmesiyle İzmir'de yaşayan sevgili arkadaşlarım Aslı Kurt Can ve Çağdaş Can aracılığıyla yaptık bu söyleşiyi. Onca yorgunluğuna karşın sorularımı ayrıntılı olarak yanıtlayan Muzaffer ağabeye ve sevgili arkadaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum.

Şöyle başlayalım mı Muzaffer abi... Gecekonduda geçen bir çocukluk… Arkadaşlarınız, eviniz, oynadığınız oyunlar… Anlatacağınız neler var o günlerden?

Gözümü açtığımda, babam bir ev yapmış bize... Tahta parçalarıyla, portakal sandıklarıyla... Adana’ya ilk gecekonduyu yapan insan. Duvarları -Adana’da ona “berdi” derler- kargılar örülerek yapılır. Babam onları çakmış, içten dıştan sıvamış. Üstü için de ikinci el/ çıkıntı oluklu çinko satın almış. Çinkolar yer yer delik. Sonbaharda dama çıkar o delikleri balmumuyla tek tek tıkardı. Ama Adana’nın yakıcı güneşi eritirdi balmumunu.

Ev dediğin zaten bir odaydı; yatak odası, yemek odası, konuk odası, mutfak, hatta banyo... Sonraları babam küçük bir banyo yaptı.

Yer yatağında yatardık, evde zaten ne masa ne sandalye... İnanın üç kişiye bir yorgan ancak düşerdi. Yok. Para yok, bir şey yok.

Babam bulduğu işlerde çalışırdı. Emeklilik yoksa, SSK yoksa babamın suçu ne bunda? Hastalandı mıydı hepimiz açız. Garsonluk yapar, sokakta ıspanak satar. Yani böyle bir ev.

Bu evden mi çıktı Muzaffer İzgü? Neyin sayesinde? Şubat ayı geldi mi bizim evde odun kömür de biterdi. Biz kardeşler yere uzanır kitabı öne koyardık, onun altına defteri... Ödevi oradan bakar yapardık. Üşüdük mü kaş göz ederdik birbirimize... Bir ayağa fırlardık. Hooohoooohoooo bu tarafa... Hooohoooohoooo o tarafa... Amerikalı Kızılderililerin dansını bilir misiniz? Aynısı! On Hooohoooohoooo bu tarafa, on Hooohoooohoooo o tarafa... Annem de akşama zehir gibi mercimek çorbasını içirirdi bize. Üç kişiye bir yorgan; o çeker, o çeker, sabahı ederdik. Gider okulda ısınır, kurulanırdık.

Okuldan eve dönerken üstüm başım ıslanırdı. Ceketim bile yoktu. Elbisem yok, paltom yok. Ceket, babamın ceketi; uzun, omuzları düşük, kolları sarkık. Bununla gider gelirdim okula, o da ıslanırdı. Kim kurutacak bunu? Durumu iyi olan bir arkadaşım götürürdü beni evlerine... O günlerden birinde, “Bugün seni eve götüremeyeceğim, ablamın nişanı var. Bir yer söyleyeceğim oraya git.” dedi. Adana Halkevi Kütüphanesi...

“Orada soba var mı?” dedim.

“Var.”

“Kızarlar mı bana ısındım diye?”

“Hayır.”

O gün Adana’da nasıl yağmur yağıyor, sicim gibi! Koşa koşa arkadaşımın sözünü ettiği binaya gittim. Binayı bulunca öyle bir sevinç ki çenem tıkır tıkır ediyor, burnumun ucundan, kulaklarımdan yağmur suları damlıyor. Sıcağa kavuşmanın sevinci... Çikolata, elma istemeyen, yalnızca ısınmak isteyen bir çocuk... İkinci kata çıktım bir tabela: Kütüphane. O gün orada yaşadıklarımı “Zıkkımın Kökü”nde yazdım.

O günden sonra orası benim ikinci yuvam, evim oldu. Öyle sevdim Adana Halkevi Kütüphanesini... Bir boşluk buldum mu hemen oradaydım. Cumartesi öğleden sonraları ve pazarları kütüphanedeydim. Annem beni aradı mıydı orada bulurdu. Orada, o dört yıl içersinde herhalde 250-300 kitap okudum. Anladım mı? Çocuk kitabı yok ki nesini anlayacağız. Klasikler de 1942’de başladı çevrilmeye, Hasan Âli Yücel zamanında... O klasikleri sonradan okumaya başladım. Bu durum bende büyük bir okuma alışkanlığı yarattı. Şu anda da -iki elim kanda olsa- her gün en az 150 sayfa kitap okurum. Şuna inanıyorum ki sevgili Atatürkümüz 3997 kitap okumuş. Ben ya daha az ya daha çok... Bilmiyorum sayısını ama... Her gün okuyan insanım. Bırakmam. Bugün işim var, okumasam demem.

Atatürk’ü gördüğünüz o ana ilişkin neler var anlatmaya değer gördüğünüz?

Annem de babam da öyle Atatürkçü insanlar ki...

Bir gün babam eve geldi, “Yarın Atatürk Adana'ya geliyormuş! Sizi götüreceğim.” dedi.

Aman aman bir servindik, bir sevindik. Sevinçten ne yapacağımı bilmiyorum.

Devrisi gün babamın elinde bir testi... O zaman böyle poşet filan yok, annemin elinde bir kara torba... Kara torbada zeytin-ekmek varmış. Atatürk Parkının ilerisine, İstasyon Meydanına gittik. Yürü, yürü sonunda bulduk. Atatürk'ün çıkacağı kürsüye 20-25 metre uzaklıktayız. Kalabalık. Olduğumuz yere oturduk, zeytin ekmeğimizi yedik. Bir ses, “Atatürk geldi!” dedi. Herkes ayağa fırladı. Beş yaşında, ufacık çocuğum. Babamın pantolon, gömleğini çekiyorum, “Atatürk, Atatürk!” diyerek. Millet alkışlıyor. Babam heyecanla beni aldığı gibi omzuna oturttu. Bir gördüm Atatürk’ü!.. Aman Allahım, o ne heyecan! Havalardayım, alkışladım, alkışladım. Arkaüstü düşüyordum, babam zor yakaladı.

O gün (23 Mayıs 1938) orada Atatürk’ün bir sözü var kürsüden söylediği, yaş betona çiviyle kazınmış gibi beynimde...

“Çok çalışacağız arkadaşlar!” dedi, sağ elinin işaretparmağını kaldırarak. Belki de yazdığım 154 kitabın, 24 tiyatro oyununun arkasında Atatürk'ün o gün söylediği “Çok çalışacağız arkadaşlar” sözü var. Ben bunu yerine getirdim.

Atatürk gittikten sonra babam “Hasta hasta geldi Adana’ya!” dedi. Babamın bu sözünü hiç unutmuyorum.

“Baba,” dedim, “niye hasta hasta geldi?”

“Oğlum,” dedi, “seni görmek için!”

Ben bir sevindim, bir hoşuma gitti. Atatürk beni görmeye gelmiş! Canım babacığım...

Üç insana çok ağladım ölünce; karıma, karım ölünce ben de öldüm. Üç insan şunlardı: Bir, Atatürk... İki, Bilgi Yayınevinin sahibi, can dostum, arkadaşım Ahmet Tevfik Küflü... Yayınevinin yazarı değildim, Ahmet Bey candan arkadaşımdı, kardeşimdi. Bir de benden bir yaş büyük Sefa ağabeyim öldüğünde... Onunla her şeyimizi paylaşmıştık.

Ya Atatürk’ün ölümü?

Bir gün eve geldim, elektrik direğinin dibinde çocuklar ağlıyor.

“Niye ağlıyorsunuz?” dedim.

Atatürk ölmüş!” dediler.

O dünyamda Atatürk'ün öldüğüne hiç inanır mıyım? Doğaüstü bir varlık o... Koştum eve,  baktım annemin de gözleri yaşlı... Annem, Nedim, Atilla, Timuçin... ağlıyorlar.

Atatürk öldü, diyorlar?” dedim. Annem başını salladı. Bir çığlık benden, bir çığlık...

Arkadaşlarımın yanına gittim. O sahneyi de unutmuyorum. Arkadaşlarımla omuz omuza nasıl ağlıyoruz. O güzel insanı yitirmek de büyük üzüntülerimden biriydi.

Hangi yazarları okuyordunuz o günlerde?

O zamanlar çocuk kitabı yazarı yoktu. “Oliver Twist”ler filan vardı. Konu bizden değil. Dikkat edin; kişi adları bizden değil, yer bizden değil... O kitaplar bana yabancı gelirdi. Çocuk kitapları yoktu. Bundan 20-25 yıl önce çocuk yazını, çocuk edebiyatı yok dediler. Yahu nasıl olmaz? Çocuğun doktoru ayrı olur, giysisi ayrı... Hatta yemeği ayrı... Nasıl çocuk edebiyatı olmaz? Orhan Kemal'in “Suçlu”sunu büyük de okuyabilirmiş, çocuk da... Onu belki okuyabilir. Ama “Sefiller”i nasıl okuyacak? Bunun kavgasını çok verdim.

Yayınevime de dedim; çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru asla olmaz, asla! Çocuk yaşta yetişecek ki insan, ileride de kitap okusun.

“Siz, yayınevi olarak, neden kitap yayımlıyorsunuz?”

“İnsanlar okusun diye.”

“Eeee, okur yok! Okuru da biz hazırlayacağız.”

“Nasıl olacak?” dedi Ahmet Bey?

“Çocuk kitapları yayımlayacağız.”

Bilgi Yayınevi, benim ve diğer yazarların çocuk kitaplarını yayımlamaya başladı. Düşünün, Bilgi Yayınevi Türkiye'nin büyük yayınevlerinden birisidir, yayımladığı çocuk kitabı sayısı on altı (rakamla 16) idi. Şimdi sayısını bilmiyorum. Bundan 25-30 yıl önce Anakara Üniversitesinin “Muzaffer İzgü ve Çocuk Edebiyatı” sempozyumu yapacağını söyleseler güler geçerdim. Ve o sempozyumla ilgili de muhteşem bir kitap yayımladılar.

Çocuk yazını vardır ve çocuklara mutlaka o kitaplar verilmelidir. Mutlaka çocuk okur yetiştireceğiz. Benim 154 kitabım var, bunların 98 tanesi çocuklar için. Demek ki ben çocuklar için daha fazla yazmışım.

Yine o günlerde kurduğunuz düşlerinizde neler vardı?

Zengin olacağım, şöyle olacağım gibi şeyler yoktu. Çocukluktan beri kurduğum düşlerde hep şu vardı: Muzaffer ne annene söz ver ne babana ne de öğretmenine! Yaşamda kendine söz ver, kendine! Başarıya ulaşmanın tek yolu budur. Hep böyle düşündüm. Öğrencilerimle konuşurken de bunu söylüyorum.

Yazmaya yönelik ilk denemeleriniz nasıl başladı?

İlk yazım aklımda... Evimizin bitişiğinde Münevver teyze otururdu. Ne zaman postacı geçse penceresini açardı. Çıngıl mıngıl ses çıkaran bir pencereydi.

“Postacı evladım bana mektup var mı?” derdi. Postacı “Uuuıımmmhhh!” eder giderdi.

“Anne, ne diyor?” derdim.

Annem de “Yok, diyor homurdanıyor oğlum.” derdi.

“Neden homurdanıyor postacı?” dediğimde, “Her gün sorduğu için.” dedi.

Birinci sınıftayım. Okuma yazmayı biliyorum. Yazım da inci gibi, öğretmenim de çok beğeniyor yazımı. Öğretmenime, böyle böyle bir mektup yazacağım, dedim. Öptü iki yanağımdan öğretmenim...

Bugün gibi aklımdadır o mektubum da.

O yaştaki bir çocuğun o insana yaşama sevinci vermesi... Öğretmenim de bunu sormuştu, nerden aklına geldi diye.

Aklımın kıyısından bile geçmezdi o mektubun “ilk” yazım olacağı ve beynime kazınacağı.

İkinci yazım da... Dördüncü sınıfta bir öğretmen geldi, ışıklar içinde yatsın, Yusuf Gülen adlı bir öğretmen. Öğretmenimiz bize yirmi dakika düş kurdurur, yirmi dakikada da bu düşümüzü yazdırırdı. Ne güzel bir öğretmenmiş!

Bir gün geldi, “Bugün konu serbest, herkes istediğini yazsın.” dedi. Zaman kırk dakika. Ben kıvranıyorum, ne yazsam diye. Baktım pencereden bir yaprak düşüyor. Galiba bir dut yaprağıydı. Yaprak çok üzülüyor, gövde anne, dal kardeşleri, yaprak komşuları... Ben ne yapacağım, diyor. Aşağıya bir bakıyor, suya düşüyor. Suya düşeceğim, duydum ki bu su dereye gidermiş. Dere de ırmağa, ırmak da denize... Öyleyse ben özgürlüğe gidiyorum diyor. Irmakta da denizde de balıklarla dans ederim, dalgalarla yarışırım, neler neler görürüm.

Öyle sevmiş ki öğretmenim “Yaprak” öykümü...

“130 Muzaffer İzgü, gel bakayım gel. Çok güzel yazmışsın, oku arkadaşlarına.” dedi.

Alkışladı arkadaşlarım. Öğretmenim, “Bu yazıyı temize çek, yarın okulun duvar gazetesine koyalım.” dedi.

Öğretmenim yazımı duvar gazetesine asarken yanında bekledim. Duvarın dibinde bir o yana bir bu yana gidiyorum. Okuyan yok, ne biçim şey bu! Gururlu ve sevinçliyim. Dosdoğru müdürün odasına çıktım.

“Başöğretmenim, yazım çıktı duvar gazetesinde, okur musunuz?” dedim.

Benimle geldi, yazımı okudu, “Afferim be, afferim, güzel yazmışsın!” dedi. Sevindim. Sonra öğretmenler odasına gittim. Bir 4B'nin öğretmeni inmedi. Görsem şimdi de konuşmam. O çocuk dünyamda dert oldu. Sokağa çıktım. Simitçi, boyacı, çırak kimi bulursam duvar gazetesinin önüne getirdim. Koştum eve, babam o gün ıspanak satmış, parçalar arabanın üstünde, yerde. Ayağını çamur duvara uzatmış. Babama bağırdım:

“Babacığım, benim gazetede yazım çıkt!”

“Hangi gazetede oğlum?” dedi babam.

“Duvarda baba!” deyince bu kez de “Hangi duvarda oğlum?” dedi.

“Okul duvarı baba, duvar gazetesi!” dedim.

Hızla yerinden kalkan babam, “Hanım, şimdi okulu kapatırlar, koşalım oğlum!” diyerek koşmaya başladı. İnanın koştu, benimle geldi. Duvarın dibinde eğildi, yazımı okudu. Böyle nasıl duygulanmış. Döndü bana, sanki gözleri uzamış gibi, iki bileğimi tutarak, “Sen yazar mı olacaksın Muzaffer?” dedi.

“Evet, baba!” dedim. Orada kendime söz verdim. ‘Sen yazar olacaksın Muzaffer!’ dedim. İşte o günden bugüne dünyanın yazısını yazdım. Bunlar da benim ilk yazılarımdır.

İlk yazma süreci içerisinde hangi yazarlardan etkilendiniz?

Okuduklarım etkiledi beni. Beni şu yazar çok etkiledi diyemem. Öyle bir şey yok zaten. Yazar, bence özgün olmalıdır. Kendi yazmalıdır. Onun etkisinde kal, bunun etkisinde kal... Hayır. Yazar kendine özgü düşünebilmeli.

Meslek seçiminizde hangi düşünceler etkili oldu?

Köy enstitülerine dördüncü sınıfta öğrenci alıyorlarmış. Ama köy çocuğu olmanız gerekiyormuş. Adana’da Düziçi Köy Enstitüsü vardı, bize yakın. Küçük Kilise köyü muhtarına ağlaya ağlaya yalvardım. Babam beni okutamaz, biliyorum. O durumda ben de babam gibi garson filan olurum. İçimde bir şeyler var: Okuyan insan, düşünen insan... Bir mesleğim olsun istiyorum. Muhtar ağlamama dayanamayarak köyümüzün çocuklarındandır diye bir kâğıt verdi.

“Baba baba, kurtuldum!” diye bağırarak babamın yanına gittim. Babam, “Ne kurtulması oğlum?” dedi. Kâğıdı uzattım, aldı, okudu, okudu. “Sen nasıl bir köy çocuğunun hakkını yersin!” diyerek yırtıp attı.

Ortaokul bitti. Öğretmen okuluna gidecek öğrencileri öğretmenler kurulu seçerdi. Müdürümüz Mustafa Bey’e, beni öğretmen okuluna göndermeleri için yalvardım. Öğretmenim de, “Muzaffer bütün derslerin 10, seni seçmeyeceğiz de kimi seçeceğiz fakat oku, tıp oku.” dedi. “Yok, babam beni okutamaz.” dedim. O sayede gittim Diyarbakır’a.

Sevgili Günsel’imle orada tanıştık. O, bir yıl sonra geldi, yatılı değildi.

Okulu birincillikle bitirince Diyarbakır Ziya Gökalp İlkokuluna atandım. Sonraki yıl eşim, canım karıcığım da birincilikle mezun oldu. Birlikte Silvan'a atandık. Orada dört yıl kaldık, sonra Aydın'a geldik. Öğretmenliği seçim sürecim de bu.

Öğretmenliğinizin yazarlığınıza katkıları için neler söylersiniz?

Öğretmenlik gereği sürekli çocuklarla beraberim. O zaman her çocuk edebiyatı yazarının öğretmen olması gerekir. Ben öğretmen olduğum için bunları yazdım dersem... Hayır. Ama çocuklarla birlikte olmak, çocukların dünyasını daha çok gözlemlememe izin veriyor.

Peki, nasıl yazıyorsunuz? Ve bugün de daktilo kullanıyorsunuz. Bunun özel bir nedeni mi var?

Önce yazacağım şeyin planını yaparım. Bir disiplin sorunudur yazmak işi. Konuyu saptarım, yürürken düşünürüm. Sabah yürüyüşleri yaparım; o gün ne varsa planlar, yazarım. Bir kahraman benim isteğim dışında başını alıp gidemez. Öyküdeki, romandaki kahraman benim buyruğumdadır. Planı yanıma, daktiloyu da önüme alırım. Evet, hâlâ daktiloda yazarım. Daktiloda yazmamın sebebi şu: Bilgisayara, hiçbir yeniliğe karşı değilim. Kant, “El beynin dışarıya uzanmış şeklidir.” diyor. Gerçekten çok doğru. Beyin emir veriyor, parmaklarınız yapıyor. Daktiloda noter kâtibi gibi yazıyorum. Bilgisayarda yazamıyorum. Beyin emir veriyor, parmak oynamıyor. Onun için bilgisayarı kızıma verdim.

Yazar olarak, tiyatro oyunlarımda olsun, öykü ve romanlarımda olsun birbirine benzeyen bir tane şey bulsunlar yazarlığı bırakırım. Hepsi özgün. Çünkü ben zaman harcıyorum yazdıklarım için. Bir çocuk kitabı en azından beş-altı ay zamanımı alır. Bir oyunu bir yıldan, bir romanı bir buçuk-iki yıldan önce yazamam. Boyacı küpü değil bu. Hayır, öyle değildir yazarlık. Büyük bir emek sarf edeceksin. O emeğin sonucudur yazarlık.

Bir gün bir mektup aldım:

“Öğrendim ki en önemli çocuk kitabı yazarı sizmişsiniz. Ben emekli oldum, çocuk kitabı yazmaya başlayacağım. Çocuk kitabı nasıl yazılır, bana madde madde yazar mısınız?”

Adama, “Şu emekliliğin keyfini çıkar, işine bak yahu!” dedim. Ama aynı adamın kitabını da üç yıl sonra gördüm. Düşün, böyle yazarlar da var!

Yetişkinler için mi, çocuklar için mi yazmak daha zor?

Bence ikisi de zor. Benim büyüklere yazdığım gülmece öyle önemli ki! İnsan okuduğu bir gülmece öyküsünden sonra niye güldüm, kime güldüm, niçin güldüm diye düşünemiyorsa bu gülmece görevini yapmıyor demektir.

Bir, gülmece güldürmeli ama daha çok da düşündürmeli. İki, halkın gülmecesi olmalı. Ben bilmediğim bir konuyu yazamam. Bana sosyeteyi yaz deseler dünyada yazamam. Ama bir öğretmeni yaz deseler... Yaşadığımız şeyleri yazarım. Gülmecede de başarılı olmak için çok çalıştım. Ki o dönemde Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve ben Akbaba'nın en çok okunan yazarlarıydık. Can arkadaşlarım gitti, ben kaldım o günün gülmecesinden.

Mizahın görevi düşündürmektir, edebiyat tadı vermektir. Ben kitaplarımda sırtımı hep edebiyata yasladım. Edebiyatsız bir şey yapamam. Ne olacak şimdi? Güneş doğdu... Böyle yazmam. Ne derim: Güneş dağın arkasından ateşten bir top gibi çıktı. Bakın birincisini herkes söyler, yazar. Ama ikincisinde bir görüntü, bir duygu hatta bir katılım var. Sanki bir beyaz güvercin bana doğru geliyor güneşin doğduğu yerden... Sırtını edebiyata yaslamak dediğim bu

Çocuk kitaplarımda da sırtımı hep edebiyata yasladım. Kitaplarım bu yıl elli dolayında civarında yeni baskı yapmış.

Kitaplarınızın ilk yayımlanma sürecini anlatır mısınız?

Kitaplarımı daha önce Remzi Kitabevi yayımlıyordu. Ben de Attilâ İlhan'ın genel yayın yönetmeni olduğu Demokrat İzmir gazetesinde köşe yazısı ve gülmece öyküsü yazıyordum. Attilâ İlhan o sıralarda Bilgi Yayınevinin başına geçmişti. Aziz Nesin, yayınevinden ayrılınca Ahmet Bey, Attilâ İlhan'a, “Bize bir gülmece yazarı lazım.” demiş. Attilâ İlhan beni önerince de Ahmet Bey kitaplarımın Remzi Kitabevi tarafından yayımlandığını ifade etmiş. A. İlhan da, o beni kırmaz, diye yanıtlamış.

Gerçekten de kıramadım. Kitaplarımı Bilgi Yayınevine verdim. Ondan sonra bütün kitaplarım Bilgi Yayınevinden çıkmaya başladı. Memnunum, mutluyum. Çocuklarıma da “Ben öldükten sonra kitaplarımı asla Bilgi Yayınevinden almayacaksınız! Hep o yayınevi yayımlayacak.” dedim.

Çocuk kitaplarının işlevi olmalı mıdır?

Kesinlikle... Bir çocuk kitabı çocuklara düş kurduramıyorsa işlevsiz bir kitaptır. Okuyunca düş kuran çocuk soru sorar. Yani beyin çalışıyor demektir. Düş kurduruyorsan beyin çalışmaya başlamıştır. Çalışan beyin soru sorar. Soru soran çocuk artık birey olmuş demektir. Kitabın görevi insanı birey yapmak olmalı. Ben hep bunu dikkate alırım. Çocuk kitaplarımda da bu ilkeler geçerlidir; düşündürüp soru sordurmak...

İlk yazdığınız günlerden bugüne, yazdıklarınız içerik açısından nasıl bir değişim gösterdi?

Günün sorunlarını izlemeseniz o yazdığınız gülmece düş ürünü olur. Gündemi izlerim. Benim şimdi en çok okunan çocuk kitaplarım arasında “Anneanne” dizisi vardır, yirmi kitap... O dizi bütün Türkiye'de en çok satılan kitaplardandır. Amacım anneanne, anne ve çocuk ile bir yaşama kültürü aşılamak. Ben kısırı yazdım, günümüz çocukları cips yiyorlar. Üç kuşak ötenin kültürü... Kısırı da yazarım, ev gezmelerini de... Kültürümüzde ne varsa onları yazıyorum. Hatta bir anneden mektup aldım. “İyi ki yazmışsınız, kızım sık sık kısır yapmamı istiyor.” demiş. Görevimi yapmışım.

Gülmecenin sınıfsal olması gerektiği şeklindeki düşüncenizi açıklar mısınız?

Tabi tabi, varsılın gülmecesi olamaz zaten. Gülmece yoksulundur. Çarpıklıkları, terslikleri, zorlukları, geçim sıkıntısını çeken yoksul insanlardır. Zenginlerde onlar yok ki! Mutlaka sınıfsal açıdan olaya bakmalı gülmece yazarı. Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve ben bu gözle bakmışızdır.

İnsanları güldürmek mi ağlatmak mı daha zor?

Ağlatmak çok kolaydır. Adını vermek istemem, öyle bir yazarımız da vardı. İşte çocuğun annesi ölüyor, halasına sığınıyor, eniştesi istemiyor, çocuk köprüaltına sığınıyor.

Yahu çocuğa yaşamın mutluluklarını neden anlatmıyorsunuz da acıları anlatıyorsunuz? Çocuk daha ilk satırda hüngür hüngür ağlamaya başlar.

Ortaokul öğretmeniyken bir öğrencim, kız arkadaşına, al bu kitabı oku, diyor. Önce ben okudum. Az önce sözünü ettiğim konu. Felaket şeyler.

Çocukları ağlatmak çok kolaydır, güldürmek zordur. O zaman da gülmeceyi yazına çok iyi serpiştireceksin. Eğer serpiştirmezsen çocuk o zaman, “Bu yazar amma komik biriymiş!” der. Sen kendin komik olursun. Onun için sırıtan gülme olayını çocuk hemen fark eder. Gülmeceyi de vereceksin konunun içinde, çocuk ayırdına varmayacak onun.

Hangi gülmece yazarlarını kendinize yakın buluyorsunuz?

Ülkemin sorunlarını yazan gülmece yazarlarını her zaman sevmişimdir. Rıfat Ilgaz’lar, Aziz Nesin’ler... Bunların dışında da pek gülmece yazarı yetişmedi. Hâlâ yok. Bu konuda yoksuluz biz. Oysa Nasrettin Hoca'nın, İncili Çavuş'un torunlarıyız. Yüklü bir gülmece geçmişimiz var bizim. Ne yazık ki yetişen yok. Nasrettin Hoca’nın gülmecesi bugünlere kadar kalmış. Halk tarafından da eklenmiş birçok olay. Ben de ekledim bir tane haddim olmayarak. Hatta Ataol Behramoğlu adımı da belirterek bir yerde kullandı, ne güzel bir anlatı diye...

Onu anlatır mısınız?

Anlatayım. Nasrettin Hoca'nın karısı ölüyor. O da benim gibi çok severmiş karısını. Hoca dağa çıkmış. Köyün ağası demiş ki “Bu adamı alın gelin!”

Hoca, “Ağaya söyleyin, gelmem!” demiş.

Arkasından evi yanmış Hoca’nın. Hoca daha da yükseğe çıkmış.

Ağa, “Söyleyin ona, yeni ev yapacağım, eş bulacağım.” demiş.

Bu kez de eşeği ölmüş. Hoca daha da yukarılara çıkmış. Ağanın isteğiyle zorla getirmişler. Ağa anlatmış... Ne isterse verecek. Ağa ne derse Hoca, istemem diyor. Sonunda aklına düşmüş Hoca’nın, “Niye bu kadar üsteliyorsun, senin maksadın ne? Bu yapacaklarının karşılığında ne istiyorsun benden?” demiş.

Ağa, “Ne olur bundan böyle şu eşeğe sen de herkes gibi doğru düzgün bin.” demiş.

Nasrettin Hoca yanıt vermiş: “Ben dönek değilim.”

Günümüze uygun, eklemek istedim. Nasrettin Hoca beni affetsin. Çünkü aynı zamanda Nasrettin Hoca'nın kentinin fahri hemşerisiyim ve Nasrettin Hoca Altın Ödülünü aldım.

Gülmeceyi “sağlıklı güldürme” olarak adlandırmanızın nedeni nedir?

Gıdıkladığın herkes güler değil mi? Sağlıklı bir gülme mi bu? Sağlıklı gülme kime, neye, niçin güldüğünün ayırdına vardıran bir gülmecedir. Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve ben bunu yaptık. Şimdi yok.

Öykülerinizde mizah her zaman ön planda… Romanlarınızda ise daha çok toplumsal konulara yer vermenizin nedeni nedir?

Onlarda da gülmece vardır. Gecekondu'da da, Zıkkımın Kökü'nde de gülmece vardır. Gülmece benim has damarımdır, ondan vazgeçemem. Ama oraya öyle yerleştirilmiştir ki onun içinde kaynamış gitmiştir. İnsanlar Zıkkımın Kökü'nü gülerek okur ama bir yerde durur, düşünmeye başlar. İşte gülmecenin görevi budur!..

Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırma sürecinde anne babalara, öğretmenlere ve yazarlara düşen sorumluluklar nelerdir?

Kitap fuarlarına gelen anne babalar bana çocuklarının kitap okumadığını söylerler. Siz okuyor musunuz, diye sorarım hemen. Baba futbol hastasıdır. Şunu söyleyeyim futbol hastalarının üniversiteyi kazanma oranları yüzde dört! Kafa top gibi çalışmıyor çünkü. Bana, bir kişi olsun, üniversite mezunu futbolcu gösteremezsiniz. Çocuğa da aşılanıyor bu, sen yılda milyonlar alacaksın... Baba öyle sanıyor, çocuk da... Maçı izliyoruz. Maçtan sonra üç adam çıkıyor; top buradan gitse şöyle olurdu, şuradan gelse böyle olurdu diyor. Onu da oturup izliyor. Akşam tekrarı veriliyor maçın, onu da izliyor. Nasıl zamanını harcıyorsun sen buna yahu? Anne babalar bari siz “sahtekâr” olun diyorum. Şöyle bir duralıyorlar. “Okuyor görünün” diyorum. On beş gün okuyun, on beş gün sonra siz bırakın, çocuk bırakmaz. Ama anne açmış diziyi izliyor, baba açmış futbol izliyor. O diziler, nedir o diziler? Hepsi kavga, hepsi kavga. Bir benim gözümle görün... Sevgi yok, duygu yok. Hepsi duygudan yoksun.

Öğretmenlerin de okumaları gerek. Ben hep şunu söylerdim eskiden: Ne olur günde en az yarım saatinizi okumaya ayırın. Öğretmenler de okusun, çocuklar da okusun. Bazı okullar yavaş yavaş buna başlamıştı. Bazen günde bir ders okuyorlar. Sevindirici bir durum. Öğretmeni okumazsa, annesi okumazsa, babası okumazsa çocuğa kitap oku demek tuhaf bir durum oluyor. Çok tuhaf... Önce anne babanın örnek olması gerekiyor.

Kırk yıl önce yayımlanan kitaplarınız bugün de aynı ilgiyle, heyecanla okunuyor. Kitaplarınızın aradan geçen onca zamana karşı güncelliğini yitirmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kırk yıl önceden bugünü görmek çok önemli. Ben hep ülkemin geleceğini gören insanım. Politika ve hemen hemen her konuda... Açın kitaplarımı okuyun; kırk yıl önce yazılmış olayları bugün yaşanmış gibi değerlendirebiliyorsunuz. Bu, yazarın uzak görüşü. Yazarlık bu zaten. Kurslarla bir insanın yazar olacağına inanmıyorum. Resimde belki öğretirler yeteneğin varsa... Bir müzik aletini çalmayı öğrenebilirsin belki... Gel seni yazar yapayım. Olmaz! Kursla filan bir şey olmaz, olacak şey değil. Bu, doğuştan gelen bir yetenektir. Doğuştan bir yeteneğin yoksa istediğin kadar çabala, yazar olamazsın. Benim doğuştan gelen bir yeteneğim var. O yeteneğimi tepe tepe kullanıyorum. Doğa bana bu gücü vermiş, neden yazmayayım? Hele hele çocuklara neden yazmayayım?

Çocukluğunuzdan beri okuduğunuz yazarlar içinde sizi en çok hangisi etkiledi?

Beni en çok etkileyen, şairlerden Nâzım Hikmet olmuştur. Ahmed Arif olmuştur beni en çok etkileyenlerden biri de. Ben çocukken zaten çocuk yazarı filan yoktu. Günümüzde gayet iyi çocuk yazarları da var. Büyüklerden de ozanlar, yazarlar yetişiyor. Yazsınlar. Ülkelerine yararlı olsunlar.

Yazmanın Muzaffer İzgü için anlamı nedir?

Yazmak benim için bir kurtuluş değildir. İzlemem de gerekiyor. Ben bunları yazdım ama şu şu şunlar düzeldi mi? Bu bu ne oldu? Sen yazdın Muzaffer bunu. Onu da izlerim. Yapımdır o benim. Evime çok gazete gelir, okurum. Ayda 22 dergi gelir, izlerim. Günde en az 150 sayfa kitap okurum. Haberlere bakarım, zorunluyum haberlere bakmaya. Ülkemizde neler oluyor, neler yapılıyor? Bunlara göre ne yazacağıma karar vermem gerekiyor. Bunları yazıyorum. İleriki yıllarda da yazdıklarımın bir bölümü yerine getirildi mi getirilmedi mi onu da izliyorum. Getirilmeyenler var mı? Dolu!.. Sen istediğin denli yaz diyorlar, biz bildiğimizden şaşmayız. Bunlar hep gelip geçici şeyler. Hiçbir zaman umutsuz olmadım. Bir gün umutsuz olmadım.

Bunca üretkenliğinizin temelinde ne var?

Her gün okumak, her gün düşünmek...

Yazarlıkta üç şey önemlidir.

Bir, okumayan insan asla yazamaz, isterse dünyanın en yeteneklisi olsun. İki, düş kurmayan insan yazamaz. Üç, gözlem yapmayan insan yazamaz.

(Eliyle pencereyi gösteriyor.)

Şurada dikilirim; bir insan nasıl yürüyor, çocuğunun elini nasıl tutuyor, çocuk arabasını süren kadın mutlu mu, mutsuz mu, bir sorunu mu var, eşiyle mi kavga etti... Yüzüne bakıp onun üstüne öykü kurabilirim. Bu pencereden bakınca... Dışarı çıkınca daha çok. Onun için ben hep kaldırımda yürürüm. Yolda yürürsem gelip arabanın biri çarpar, dalıyorum çünkü... Yürüyorum bütün insanları düşüne düşüne. Gözlem yapmayı çok severim; bir hamalın yükünü sırtına kaldırması, alması, taşıması... Bunlar öyle önemli ki yazacağınız zaman da bunu kullanacaksınız. Yeni yazmaya başlayanlara, çok iyi gözlemci olun, diyorum.

Yazarken, yapıtınızı oluştururken en çok nelere dikkat ediyorsunuz?

Çocuk yapıtlarımda genellikle paylaşmayı, üretmeyi, Atatürk ilkelerine sahip çıkmayı, güçsüzden yana olmayı... Çocuk yapıtlarımda mutlaka bunlardan birine yer veririm ve işlerim. Eğer böyle olmazsa o yapıtı amacına ulaşmış saymam.

Benim anlattıklarım emek veren insanlardır, emekçilerdir. En basitini söyleyeyim, annemiz onca yaprağı tek tek sarar, buğusu üstünde o güzelim sarmayı sofraya getirir. Yemeği yedikten sonra annemize o yemek için teşekkür etmek gerekiyor. Anneye her emeği için teşekkür etmek gerekir. Bunlara dikkat ederim yazdıklarımda...

Çocuk edebiyatında son 70 yıldaki değişimi/ gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benin çocukluğumda hatta yakın zamana kadar çocuk edebiyatı diye bir şey yoktu. Biraz da çocukları okurdan saymadıkları için... Okusa ne olacak, okumasa ne olacak... “Okudun da ne oldu!” diye bile söylenmiştir. Çocuklar bir sanat öğrensin, bir şeyler yapsın diye düşünülürdü, yetmiş yıl önce. Düşünün; o zaman ben on dört yaşındayım. Babam belki öyle düşünmezdi ama o yaştaki herhangi bir çocuğun babası terziye, berbere çırak verip bir an önce çalışmasını isteyebilirdi çocuğunun. Okudu mu eve masraf olurdu. Hele hele bir de üniversite dedin mi, her kentte de üniversite yok... İstanbul'a gelecek. Yemesi, içmesi, okul masrafları, barınması...

Bu süreçte yazar da kendisini gerektiği kadar yenileyebildi mi?

Evet, yazarlarımızın birçoğu kendini yeniledi. Zaten öbür yazarlar da orada kaldılar. Daha önce sözünü ettiğim ağlatan yazar orada kaldı. Bugün bir tek çocuğun o yazarın kitaplarını okuduğunu düşünemem, hiçbir çocuk okumaz.

O yıllarda ne radyo ne televizyon vardı. Önce radyo girdi hayatımıza, sonra televizyon. Sonra internet… Sonra her an farklı teknolojik sistemler… Siz bu süreçte kitaba olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar/ bu saydıkların önce komşuluğu bitirdi. Komşular birbirlerine gider gelirlerdi. “Bir maniniz yoksa bu akşam annemler...” denirdi. Önce misafir şekeri verilirdi gelenlere... Adı bile “misafir şekeri”ydi. Çay içilir, sohbet edilirdi. Şimdi o tür şeylerin hemen hepsi bitti.  Konukluk, komşu ilişkileri, rahatça diyebilirim ki yok. Yok artık. Söylesen, işten güçten başımızı kaldıramıyoruz, diyecekler. O zaman da o insanların işi gücü vardı.

Bu durum, kitap okuma alışkanlığını yok ediyor. Bir romanın dizisi olsun televizyonda izler, sonra da o romanı okuduğunu sanır. Hayır. Televizyonu izlediğiniz zaman düş kurmazsınız. Çünkü görüyorsunuz. Ben yazıyorum, kız konuşuyor, bir yere yetişmeye çalışıyor, saçlarından yağmur suları damlıyor... Ama kızın bir işi var ki koşuyordu, arada soluklanıp tekrar koşuyordu. Bunu okuyunca beyin o kızı karşısında görür. Televizyonda görüyorsunuz zaten. Fark bu işte; birinde görürsünüz, diğeri beyninizi çalıştırır, hayal kurdurur, soru sordurur.

Her an teknolojiyle iç içe olan çocuklar ve kitap okuyan çocukları kıyasladığınızda ortaya nasıl bir sonuç çıkıyor?

Sakın yanlış anlaşılmasın, hiçbir zaman teknolojinin karşısında değilim. Ama bunlara da eşit bir zaman ayırmak gerekiyor. Elinde bir bilgisayarla akşama kadar uğraşan bir çocuğun beyninin fazla çalışacağına, düş kuracağına, soru soracağına inanmıyorum. Tutukturlar, soru sormaz o çocuklar.

Anne babalara, kitap seçimi konusunda neler söylemek istersiniz?

Anne baba ve öğretmenler dördüncü sınıfa kadar çocuklar için kitap seçebilir. Hep şunu söylerim, dördüncü sınıftan sonra çocuğu özgür bırakacaksınız. Çocuklar kendi kitaplarını kendileri seçecekler, okuyacaklar. Bazı anne babalar kendileri seçer. Kocaman olmuş çocuğu baskı altında tutuyor demektir. “Bu kitabı oku.” diyor çocuğa, bundan o anlam çıkar. Çocuk kendi istediği kitabı okuyacak. Onun için de dördüncü sınıftan sonra serbest bırakın diyorum. Öncesinde seçelim, çok titiz olalım. Kendimiz bilmiyorsak okuyan birine, öğretmenine soralım, çocuğa vereceğimiz kitap belli olsun.

Bir anne özel bir okuldaki kitap fuarı sırasında şunları söylemişti: “Bütün kitaplarda anlatılan her şey çok olumlu. İnsanlar çok iyi... İyiler kazanıyor. Her şey dört dörtlük. Ama gerçek hayat öyle değil. Okuduklarını hayatta bulacağını sanan çocuklarımız gerçek hayatta karşılaştıkları olaylar karşısında ne yapacaklarını bilemiyorlar. Keşke yazarlarımız yazarken buna da dikkat etse!” Ne dersiniz?

Yumurtadan Çıkan Öğretmen” adlı kitabımı okusalar... Çok basit, buna hemen örnek vereyim: Çocuk öğretmenini, öğretmen de öğrencisini çok seviyor. Düşünemezsiniz onun pazarda, “yumurta, yumurta!” diye bağıracağını... Uzak semtteki bir pazara gittiklerinde çocuk “yumurtadan çıkan” öğretmenini görüyor. Çocuk altüst oluyor. Devrisi gün çocuk, “Öğretmenim, sizi pazarda yumurta satarken gördüm!” diyor. Öğretmen de “Bana yumurta sattıranlar utansın! Ben evimi geçindirmek zorundayım.” diyor. Çocuğa bunları vereceksin. Ve ben her zaman veriyorum. Her anlattığım şeyde bunlar vardır. Olması da gerek.

Yasaklar konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin kitaplarınız da yasaklardan payını aldı… “Zıkkımın Kökü”, “Donumdaki Para”, “Ekmek Parası”, “Halo Dayı ve İki Öküz”…

12 Eylül sonrasıydı. “Halo Dayı ve İki Öküz” adlı romanımın dizisi de sekizinci bölüme gelmişti. O zamanlar televizyonda uyduruk diziler yoktu. “Halo Dayı ve İki Öküz” de aynı adlı romanımdan çekiliyordu. Gerçek yaşamdan... Sosyal bir diziydi. İlk iş olarak bu dizi yasaklandı. Benim için de 14 yıl hapis cezası istediler.

Donumdaki Para” adlı kitabım yasaklandı, 12 yıl yayımlanamadı. “Ekmek Parası” da yasaklandı. Çocuk kitabı yasaklanır mı? Onu yasakladılar. Kültür Bakanlığı benden kitap istiyor, veriyorum, Kültür Bakanlığının yayımladığı kitap yasaklandı. Sonra serbest bırakıldı. Şimdi kırk baskı yapmıştır.

Gülmecenin görevi ne ise, ne gerekiyorsa ben onu yazıyorum. Yani ille alıp götürecekler. Kiminde geç kalıyorlar, kiminde tutturamıyorlar, kiminde de aslan gibi yargıçlar çıkıyor ve biz ortalıkta dolaşıyoruz. Dolaşacağız da...

Zıkkımın Kökü”nün devamını neden yazmıyorsunuz?

Zıkkımın Kökü'nü üç kitap olarak düşünmüştüm. Birinci kitap, ilkgençlik yıllarım, ilk aşkım Raziye...

Raziye'yi bir daha hiç görmedim. Çok yoksul bir ailenin çocuğuydu. İstanbul'a, Taşlıtarla'ya göç etmişlerdi. Bulurum diye gittim. Taşlıtarla beklediğimden de büyük çıktı. Yalnızca trenle dönüş biletim ve torbada zeytin ekmeğim vardı. Akşam biletiyle geri döndüm. Raziye yıllar sonra bile bizi arasaydı uygar ilişkiler içersinde karım buyur edip herhalde bir çay sunardı kendisine.

Bir de o yaştan emekliliğe kadar olan dönemi yazacaktım. Sonra da emeklilik sonrasını. Başka olaylar çıktıkça, başka kitaplara geçtim. Rıfat Ilgaz da “Sarıyazma” romanının devamını yazacaktı, dörde, beşe çıkacaktı kitap sayısı... Orada kaldı.

Yazarlar kurgularlar ama olmuyor. Daha önemli olaylar öne çıkıyor. “Donumdaki Para”, “Dayak Birincisi” çıktı ortaya... “Donumdaki Para” ile Türk Dil Kurumu Öykü Ödülüne, “Dayak Birincisi”yle de Bulgaristan Altın Kirpi Ödülünü değer görüldüm.

Zıkkımın Kökü” tam anlamıyla gerçek bir yaşam mücadelesi… Filme alındı ve çeşitli ödüllere değer görüldü. Filmi izlediğinizde neler düşünmüştünüz?

Adana'daki çekimlere de gittim. Nerede görse bana hâlâ “Babacığım” der Menderes Samancılar. Adana’da bir süre önce, bir açılışta da beraberdik. Gerçekten de babamın yapısına uygun bir karakter olarak oynadı. Babam öyleydi, bazı şeyleri de ben söyledim ama çok yeteneklidir Menderes bu konuda.

Böyle bir film yapıldığı için seviniyorum. Hiç unutmam çoluk çocuk beraber gittik sinemaya. Nasıl bir heyecan, nasıl bir korku içimde... Eşim ve çocuklarımla büyük bir mutlulukla eve döndük. Nefis bir film olmuş! Ki ben romanımın yazımında büyük emek çekmiştim, onlar da filmin çekiminde büyük emek çektiler. Helal olsun onlara.

Amerika’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Yeni Gine’ye, İspanya’dan Japonya’ya, Güney Afrika Cumhuriyetine dek birçok ülkede gösterildi “Zıkkımın Kökü”. Ve neredeyse her ülkeden ödülle döndü.

Zıkkımın Kökü”ndeki sanal pirzola bölümü var aklımda… İnce bir alaysama…  Söyleşilerinizde de “Biz hep yoksullukla alay ettik.” diyorsunuz.

Babam eve gelir, üç kilo pirzola aldım derdi. Koyun pirzola... Ateşi yakmamışsınız daha diye söylenir, koltuğunun altı şişkince. Ama koltuğunun altında hiçbir şey yok. Hadi Muzaffer, hadi Muzaffer yelpazele, der babam. Kaç pirzola yersin oğlum? Üç tane yeter baba. Yok, beş tane ye. Biber de ister misin? Olur baba. Aç ekmeği. Ne ekmek var evde ne bir şey. Getir getir ekmeğini derken annem masaya bir yumruk vurur, yeter, derdi, yeter. Bizim ağzımızın suyu akıyor.

Annem çok akıllı bir kadındı, babam düşler içinde yüzerdi. Birinden akıl, diğerinden düşleri almışım. O birleşimden Muzaffer İzgü çıkmış. Babamın sanal pirzolası buydu.

Özellikle çocuk kitaplarınızı yazarken yaşadığınız kaygılar oluyor mu?

Yok, çocuk kitaplarının okunacağına inanıyorum. Çünkü çocuğu çok iyi tanıyorum. Az önce de anlatmıştım, öğretmenliğimin de bu duruma etkisi var. Bir de benim yapım çocuk... Arkadaki müze gibi yerde oyuncakları gördünüz. Size saatlerimi göstermedim. Çocukken, “Anne, saat al!” derdim. “Oğlum ekmek yok, sana nasıl saat alayım?” derdi. Bir hayal ediyorum, bir hayal ediyorum saatim olsa diye. Bir gün bileğime kalemle saat çizdim. İnanın, yatağın içine giriyorum, saati görüyorum. Kimse görmesin diye kolumu kapatıyorum. Banyo günüm geldi, annem suyumu hazırladı. Titriyorum, yalan, saatim akıp gidecek diye... İkinci banyoda yutturamadım, saatim su oldu, aktı gitti.

Yedi Renkli Saat” adlı kitabım yaşamımdan bir alıntı. Kitabı okuyan çocuklar da etkileniyorlar. Eğer çocukluğumda bir saatim olsaydı, şu anda evde 55-60 saatim olmazdı. Kafam çocuk olmasa ben bu saatleri alır durur muyum? Saat zamanı bildiren bir araçtır. Biri de aynı, on beşi de aynı. Ama çocuk kafası öyle düşünmüyor. Oynarım bazen. Kimini bozarım, sonra oturur tamir ederim.

“Nasrettin Hoca’nın, İncili Çavuş’un, Bekri Mustafa’nın ve Bektaşi’nin soyuyuz” dediğiniz Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile olan dostluğunuzu anlatır mısınız?

Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile Akbaba'nın direğiydik.

Rıfat Ilgaz ile çok yakın dostluğumuz vardı. Onunla pek çok yere gittik. Ben Rıfat ağabey ile birlikte olmaktan onur ve mutluluk duyardım. Rıfat ağabey de aynı şeyleri düşünürdü.

Akbaba’ya katılma öykünüzü de anlatsanız bu arada?

Evet, Akbaba'da yazmaya başlamamın öyküsü de enteresandır. O sıralar öykülerim Demokrat İzmir gazetesinde yayımlanıyor. Akbaba'ya 42 öykü gönderdim, biri olsun yayımlanmadı. Rıfat Ilgaz'ı, Aziz Nesin’i okuyorum. Benim öykülerim de güzel diyorum, yayımlanmıyor. Bir gün Yusuf Ziya Ortaç'a telgraf çektim, o zaman telefon yoktu:

Akbaba kadrosuna girinceye dek biliniz ki posta İzgü'den Ortaç’a çalışacak.”

Akbaba, gülmecenin ansiklopedisi olan önemli bir dergi... Ortaç, çalışanına, “Kim bu Muzaffer İzgü?” demiş. O da, “Her hafta bir öykü gönderiyor, üç yıldız veremediğimiz için masanıza koyamıyoruz.” demiş. “Peki, öyküleri ne yapıyorsunuz?” diye sorunca da “Çöpe atıyoruz.” yanıtını almış. “Son gelen duruyor mu?” demiş. Önceki gün bir öykümün daha geldiğini duyunca fırlamış koltuğundan... Okumuş... “Mükemmel bir öykü, siz bunu da mı çöpe atacaktınız?” demiş.

Sonra Ortaç'tan bir mektup; “Muzaffer İzgü, İstanbul’a gelin, tanışalım.”

Aydın'da öğretmendim o zaman, otobüsle gittim İstanbul'a. İnanır mısınız 42 öykümün 39'u Akbaba'da yayımlandı.

Yaptığınızın yayımlanması için birisinden yardım beklemeyin, kendiniz uğraşın. Ben o çabamı sürdürmeseydim, belki de Akbaba öykülerimi yayımlamayacaktı. Ama benim kendi inancım ve çabam, doğru dürüst gülmece öyküsü yazma inancım onları yayımlattı. Bu anım benim için önemli. Birçok yapıtımın ilk yayımlandığı yer Akbaba'dır.

Sizin için tiyatro da bir tutku olsa gerek…

Babam içkili bir lokantada garsondu. O lokantanın alt katında bir saz vardı, Seyhan Saz... Ses ve dans gösterileri sonrası tiyatro başlardı. Babam garson olduğu için içeriye bedava girerdim. Hep tiyatroyu beklerdim. İstanbul Tiyatrosu gelirdi. “Hamlet”i ilk kez orada izledim. Evde pamuktan bir kelle yapıp “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” der dururdum... Annem, “Kafayı yedi bu!” deyince, babam “Yok hanım, oyun o oyun, tiyatro.” demişti. İlk tiyatro alışkanlığım orada başladı, sevdim tiyatroyu. Hâlâ da çok severim.

Hayatınız, “Bütün Bunlar Bize Özgü, Yazan: Muzaffer İzgü” adıyla tiyatro sahnelerine de taşınmış. Oyunu izlediğinizde neler hissettiniz?

İzmir’de, oyun yazarı Haluk Işık var, yaşamımı yazmış. Yaşama nasıl baktığımı, yaşamla nasıl alay ettiğimi yazmış. Oyunu izlediğimde çok duygulandım.

Yıllar sonra Türk edebiyat tarihini yazacaklar sizi nasıl anlatsınlar istersiniz?

CervantesDon Kişot”u yazalı dört yüz yıl kadar oldu. O zaman İspanya'nın kralı kimdi bilen var mı? Sokağa çıkın, on kişiye sorun, ikisi -belki daha fazlası- “Don Kişot”u bilir. Oysa hiç kimse, değil o dönemin, bugünün İspanya kralını, Madrid valisini, belediye başkanını bilmez. Demek ki “Don Kişot” yaşıyor.

Rıfat Ilgaz’lar, Aziz Nesin’ler, Muzaffer İzgü’ler unutulmayacak, kalacak. Buna yürekten inanıyorum. Onun için de kalıcı şeyler yazdığıma inanıyorum. Hem çocuk edebiyatında hem gülmecede...

Muzaffer İzgü, hayatının en çok hangi günlerinde tam anlamıyla mutlu olduğunu düşündü?

Şimdi o, yaşamdan tat almaya bakar. Çocukluğumda çok zorluklar yaşadım. Gençlik yıllarımda da ev geçindirmek, çocuklar, kolay değil. Bütün yaşamım koşuşturmayla geçti. Özel bir yaşamım yoktu. Karımı alayım, Karadeniz kıyılarına gideyim, uçakla Paris’e gideyim... Yapamadık. Diyelim Paris’teyiz. Ya konferans vardır ya bir söyleşi ya da bir kitabım çevrilmiştir. O nedenle çağrılmışımdır. Yine konuşmalar, konuşmalar...

Beyninin özgür kalmaması da hoş bir şey değil. Gittik, dolaştık, geldik ama özel bir yaşamım olmadı şu ana kadar...

Uzun zamandır İzmir'de yaşıyorsunuz. Neden İzmir'i tercih ettiniz?

İzmir, bir kez iklim olarak Adana'ya çok benziyor. Sebzesi, meyvesi bol. Hepsinin dışında çok uygar bir kent. Türkiye'nin uygar kentlerinden biridir. Sağ olsun gelen başkanlar da İzmir’imizi güzelleştirmeye çalışıyorlar. Bazen eşimle de giderdik Kordon’a, Alsancak’a; gezer, hayran olurduk. Açık söyleyeyim İzmir’i de, anılarımla dolu Aydın’ı, Adana’yı da çok seviyorum.

Gelecekle ilgili planlarınız neler?

Eşimi kaybettikten sonra... Gökyüzü niye masmavi? Niye bu tarafı sarı, bu tarafı yeşil, bu tarafı kırmızı, bu tarafı mor değil? Bak, bak, bak... Kaç yaşındayım ben yahu? 84! Hep bunu görüyorum. Bugün dolma yiyorsun, dokuz gün sonra bir daha dolma yiyorsun. Dolma yemeye mi geldim bu dünyaya? İlkbahar, yaz, sonbahar kış... İlkbahar, yaz, sonbahar, kış... İşte kiraz mevsimi gene geliyor. 84. kez kiraz mevsimini göreceğim...

Her şey bana birer yineleme gibi geliyor. Artık, yaşın gereği galiba bu. İyi ki doktor olmamışım. Ben yaşta birisi gelse “Doktor, ölecek miyim?” dese git, git derim. Ölüm korkusu nedir insanlarda, onu da hiç anlamıyorum. Ben varsam ölüm yok zaten, ölüm geldiği zaman ben yokum. Bu korkular, bu anlamsız şeylerden uzaklaşın. Düşünün, okuyun, yardımcı olun, güçsüzden yana olun, akıl verin, akıl alın... Bunların hiçbiri yok insanlarda.

“Dolma pişti mi?”

“Pişti. Gel, ye...”

Son sözüm bu...

(2017)

Yorumlar (0)
banner96
banner178
15°
sisli
Anket Tümü
İstanbul hezimetinin ardından AKP iktidarı erken seçime gider mi?
Günün Karikatürü Tümü