Mıgırdiç Margosyan, ‘Gavûr Mahallesi’ kitabında doğduğu, ilk gençliğini geçirdiği Diyarbakır sokaklarını, doğduğu evin acılarının penceresinden anlatır. Mahallenin delisi Uso’yu, asıl adı Hanım olan anası ‘Hıno’yu, demirci dayısı Haço’yu, emek yemeyi çok seven yöre halkını. Öyle güzel bir şive ile yazmıştır ki ‘Gavûr Mahallesi’ni, kendi kitabınız gibi tıngır mıngır okursunuz. Yaşananların çoğu acı doludur, kendiniz yaşamış olsanız, belki tramvasını atlatamazsınız ama Margosyan öyle güzel harmanlar ki acıyı hayatın olağan akışına, kitabın sonuna kadar acıları yola katık etmeyi öğrenirsiniz. Şimdi gitsek yerinde bulamayız ama Mıgırdiç Margosyan sayesinde tanıyoruz ‘Gavûr Mahallesi’nin sakinlerini, sokaklarını, kirişleri üzerinde Ermenice yazan taş evleri.

***

Adını çok duyduğumuz zaman zamanda sakini olduğumuz ‘Gavûr Mahallesi’ sanata dönüştü, sergi geçtiğimiz günlerde, İzmir Kültürpark’ta açıldı. Sergi, Diyarbakır Keçi Burcu’nda ‘Yıkık Sur’ manzaralı Hafıza Odası Sergisi ile günlerce konuşulan Ahmet Güneştekin’in eserlerinden oluşuyor. Sergiye ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi ne kadar ‘Mübadele’ sergisi olarak lanse etse de aslında Güneştekin’in önceki sergilerinde sergilenen eserlerinin çoğunlukta olduğu bir karma sergi.

***

Kültürpark ‘ın Lozan Kapısı’ndan girip havuza kadar yürüyünce sağınızdan hemen beliriyor ‘Gavûr Mahallesi’ Büyük kayaların arasına sıkışmış renkli bavullar, göçe zorlanmış insanların acısına tercüme olmaya çalışıyor. Biraz ileride büyük kayalardan birinde kırmızı sprey boyayla ‘Güneştekin’ yazıldığını görüyorsunuz. Açık hava sergisini geçip ana sergi alanına girdiğinizde Ahmet Güneştekin’in çiniden, resme, mozaikten, sinemaya, birçok disiplini harmanladığını görüyorsunuz. Birbirine çok benzeyen resimler, aralarında sadece renk farkı olan dogmatik eserler.

Sergi alanı hollere ayırılmış, ‘Hafıza odası’ olarak adlandırılan bölümde yüzlercesi yığılı halde duran lastik patik görüyorsunuz. O esnada yanınıza gelen sergi görevlisi bu alanın çok özel olduğunu anlatıyor. Bu lastikler diyor, “Faili meçhulleri, gidip geri gelemeyenleri ve belki de kadın cinayetlerini anlatıyor” şaşırıyorsunuz ama devam ediyorsunuz.

***

Serginin sürprizini bozmak istemediğim için ayrıntısını vermeyeceğim ama serginin bence en görülmeye değer eseri karşınıza çıkıyor, bir sal dolusu renkli bavul.

Gerçekten ‘şahane’ görünüyor, insanın bu salın acıları taşıdığına inanası gelmiyor. Bu sal bana son 10 yıldır, şişme botlarlar kaçmaya çalışan turuncu yeleklileri hatırlatıyor ama ses etmiyorum. Çünkü disiplinleri harmanlamayı seven sanatçımız acıları da harmanlamayı da seviyor. İleride şişme botlar üzerine ‘Güneştekin’ yazar diye korkuyorum.

Serginin devamında ‘Cumartesi Anneleri’ ve yüreğimize adları yazılan ama sokaklara adları yazılmayanları görüyoruz. Neyse ki onları sanatçıdan iyi tanıyoruz.

Sergide aradığımız mübadaleye ulaşamıyoruz, gözlerimiz Mıgırdiç’in tıngır mıngır dilini arıyor bulamıyoruz. Anlıyoruz ki bizim Mıgırdiç Margosyan’ın kitaplarına bakarak gördüğümüz ‘Gavûr Mahallesi’ni, sanatçı Keçi Burcu’ndan bakıp görememiş şimdi gelmiş İzmir’den görmeye çalışıyor.