TBMM'nin 100. yılında tarihçi Erkan Serçe ile Cumhuriyet'in filizlenme hikayesi...

Seval Deniz Karahaliloğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılında Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Dr. Erkan Serçe ile Cumhuriyet'in filizlenme hikayesini konuştu.

KÜLTÜR SANAT 24.04.2020, 15:22 24.04.2020, 15:33
TBMM'nin 100. yılında tarihçi Erkan Serçe ile Cumhuriyet'in filizlenme hikayesi...

Seval Deniz Karahaliloğlu/ Nisan 2020 ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılını kutluyoruz. Tek bir cümleye sığan bu büyük olay Türk Milleti için bir dönüm noktasıdır. Dünya tarihinin değiştiği, dünya coğrafyasının yeniden şekillendiği bir zaman diliminde TBMM’nin açılışı genç Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun ilk adımıdır. Bu sefer, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını Cumhuriyet’in kuruluşuna giden yol üzerinden okumak istedik. Osmanlı’nın çöküş dönemine neden olan şartlara bakarak Cumhuriyet’in nasıl filizlendiğini anlamaya çalıştık. Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Dr. Erkan Serçe ile Cumhuriyete giden bu zorlu yolu konuştuk.

SDK - 23 Nisan 1920 tarihine gelinceye kadar yaşanan süreç içerisinde Ulusal Egemenlik ve Cumhuriyet fikri nasıl oluştu?

Erkan Serçe - TBMM açıldığında Osmanlı aydınları ve halk ulusal egemenlik kavramına yabancı değildi. 1908 Devrimi ve sonrasında açılan siyasal ortam, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” kavramlarını gündelik hayata sokarken, bunların gerçekleşmesini Hâkimiyet-i Milliye’ye dayanan Meclisi Mebusan’ın çalışmalarına bağlıyordu. Ancak siyasal çekişmeler ve savaş koşulları, tersine etki yaparak 1912’den itibaren İttihat ve Terakki’nin diktatörlüğünün kapılarını açtı. Bu koşullarda milli hâkimiyet de sözde kalan bir ifadeden öteye gidemedi. Buna karşın bir yönetim biçimi olarak “Cumhuriyet” birkaç istisna dışında Osmanlı Devleti’ne kondurulan bir sistem hiç olmadı. I. TBMM’nde de bunun tartışmasını göremezsiniz.

-Osmanlı İmparatorluğunu çökerten, dağılmasına neden olan nedenlerden biri de yabancılara verilen kapitülasyonlardı. Bu ticari ayrıcalıklar Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanıyor. Sömürgeci zihniyet bu kapitülasyonlardan nasıl faydalandı? Erkan Serçe - Kapitülasyonların kaldırılması, Misakı Milli’nin en şiddetle savunulan taleplerinden biridir. İttihat ve Terakki’nin Büyük Savaş patladığında, daha savaşa girmeden yaptığı ilk işlerden biri kapitülasyonları kaldırmak olmuştu. Osmanlı Devleti’nin gücünün zirvesinde yaptığı anlaşmalara dayanan kapitülasyonların, ticaret kapitalizminin egemen olduğu süreçte, Osmanlı ticaret yapısının geliştirilmesini sağlayan etkileri olduğunu biliyoruz. Ancak sermayenin sanayi merkezli yeniden üretimi karşısında, bu konudaki birikimi atölye seviyesini aşamamış Osmanlı için kapitülasyonlarla 1838 ve sonrasında imzalanan ticaret sözleşmeleri tam bir yıkım oldu. Liberalizmin Osmanlı’ya biçtiği ‘tarım’ merkezli rol, ekonomik olarak Batı’yla arasındaki iktisadi makasın sürekli açılmasını getirdi. 2. Meşrutiyet sonrasında, yerli sermayeye dayanan Milli İktisat girişimleri de sürekli ‘iktisadi ayrıcalıklar’ duvarına çarptı. Dünya kapitalist sistemi zincirinde, Osmanlı en temel malları bile dışarıdan satın alan, üzüm, incir gibi tarımsal ürünler dışında hiçbir şeyi üretemeyen bir halka haline geldi. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı yöneticileri ve aydınlarının artık bir kamburun ötesinde, ölüm-kalım savaşı olarak gördükleri kapitülasyonların kaldırılması mücadelesinin başarıyla sonuçlandırılması, Lozan’ın önemli kazanımlarındandır.

- İmparatorluğun borçlanma süreci nasıl yaşandı? Cumhuriyet tarihinde ilk defa ne zaman ve neden dışarıdan borç para alındı? Günümüzde aynı problem Cumhuriyeti tehdit eder boyutlara ulaştığı için geçmişe bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

- Osmanlı Devleti’nin borçlanma süreci, Kırım Savaşı sırasında 1854’te başladı. Ancak bütçe dengesinin sağlanamaması ve yeni borçlanmalar otuz yıl bile geçmeden Osmanlı maliyesinin iflasını beraberinde getirdi. Ağır mali yüke ek olarak Osmanlı egemenliğinin tartışılmasına yol açan Duyunu Umumiye yönetiminin kurulmasıyla noktalandı. Türkiye’nin bu yapıdan kurtulması yine Lozan’ın bir başarısıdır. Taksitlenen borçlar, ilk borçtan tam yüzyıl sonra 1954’te bitirilebildi. Uluslararası finansın egemen olduğu bir sistemde borçlanma, çok da kaçınabileceğiniz durum değildir. Osmanlı borçlanmasının yarattığı travma nedeniyle Cumhuriyet kuşağı borçlanmaya olumlu bakmamıştır. Ancak buna rağmen Cumhuriyet döneminde de borçlanmadan uzak kalınamamıştır. 1925’te Osmanlı Bankası’ndan alınan kısa vadeli borcu bir tarafa bırakacak olursak, Cumhuriyet tarihinin ilk konsolide dış borçlanması 1930’da yılındadır. 1930’larda başlayan sanayi atılımı da Sovyetlerden alınan borçla başlatılmıştır. Bu anlamda, önemli olan dış borçlanma değildir; aldığınız borçla ne yaptığınızdır.

- Türk kelimesinin içini doldurarak, Türk kelimesini değerli kılmak ve tekrar ayağa kaldırarak baş tacı ederek Kurtuluşu Savaşını kazanan Mustafa Kemal Paşa ulusal bilinci nasıl oluşturdu?

- Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal kimliğini belirginleştirerek, geleceğini bu yönde kurma iradesini gösteren en son topluluk Türkler olmuştur. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusu. Ancak 1918 yılında içine düşülen bataklıktan kurtulmanın en önemli yolunun ‘ulusal’ birlikten geçtiği açıktı. Bu anlamda Milli Mücadele, sadece işgalci güçlere karşı verilen bir mücadele değil, aynı zamanda bu mücadelenin verilebilmesi için gerekli olan ‘ulusal’ birliğin kurulması mücadelesidir. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bu birliğin kurulabilmesi için her türlü araçtan yararlanmışlardır. Ulusak kimlik oluşturma sürecinde, II. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki’nin attığı adımları da unutmayalım. Atatürk bu mirası iyi değerlendirmiş ve bunu merkezi bir direnişin oluşturulmasına kanalize edebilmiştir. Ancak ulusal kimliğin hâkim kılınması, Cumhuriyet yöneticilerinin temel uğraşı olmayı savaş sonrasında da sürdürmüştür.

- Bu ulusal bilincin temelinde yer alan Türk Kimliği hangi temeller üzerine inşa edildi?

- Cumhuriyet’in ilk yıllarında bizzat Atatürk tarafından teşvik edilen Türk Tarihi ve Türk Dili çalışmalarının temelinde yer alan en önemli hedef Türk Kimliğinin inşa edilmesiydi. Daha önce de söylediğimiz gibi bu yönde II. Meşrutiyet’ten, hatta daha öncesinden gelen bir miras vardı. Ancak bunlar daha çok “Turancı”, yani Türk temelinde tanımlanan bütün toplulukları içine almaya çalışan siyasi bir argümanın desteklenmesine yönelik olarak kurgulanmıştı. Atatürk’ün hedefi ise, Misakı Milli çerçevesinde sınırları yeniden çizilen vatanın, oluşturulacak ortak bir kimlik çerçevesinde savunulmasıydı. Bu nedenle köklerini uzakta değil, üzerinde yaşanılan coğrafyadan alan, binlerce yılın derinliklerine inerek herkes tarafından benimsenebilecek bir tarih kurgulanmaya çalışıldı. Süreç içinde aşırılıkları törpülenen bu yeni tarih kurgusu, ulusal kimliğin oluşumunda oldukça önemli bir araç oldu.

- Cumhuriyete doğru giden yolda o dönemin şartları nasıldı?

- Cumhuriyet’in ilanı, yeni yönetimin Osmanlı ile olan bağları radikal bir şekilde koparacağının önemli bir işaretiydi. Ayrıca bu adım Hilafet’in geleceği konusundaki kaygıları da arttırmıştı. Muhalif İstanbul çevresi, özellikle de basın dünyası kamuoyu üzerinde hala oldukça etkiliydi. Muhalefetin Hilafetin çevresinde örgütlenebileceğini sezen Mustafa Kemal, iki ünlü Müslüman lider Hintli Emir Ali ve Ağa Han’ın hilafet hakkında Başbakan İsmet Paşa’ya gönderdikleri mektubun, daha başbakanın eline geçmeden İstanbul gazetelerinde yayınlanması üzerine harekete geçti. Milli Mücadele içinde korkutucu bir güç ve yetkiyle çalışan İstiklal Mahkemeleri yeniden oluşturuldu ve İstanbul’a gönderildi. Gazeteciler – benzer bir mektup kaleme alan Lütfi Fikri hariç – beraat etti; ancak yaşatılan korku muhalefetin sinmesi için yeterliydi. Nitekim 3 Kasım 1924’te Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının sınır dışı edilmesi, birkaç cılız ses dışında olumsuz bir akis yaratmadı. Bu adım Cumhuriyet’in en güçlü rakibinin tasfiyesi demekti. Bir ay sonra kabul edilen yeni Anayasa artık pek çok şeyi güvence altına almıştır.

- Milli Mücadele için yola çıkan Terakkiperver Fırka için neler söylenebilir?

- Terakkiperver Fırka, Halk Fırkası içinden çıkan, Mustafa Kemal Paşa’nın Mili Mücadele’ye beraber başladığı asker ve sivil kadrolar tarafından kuruldu. Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf, Refet, Adnan Adıvar gibi isimleri barındıran partinin Cumhuriyet’e karşı olduğunu söylemek haksızlıktır. Nitekim parti, Cumhuriyet’i isim olarak kabul etmişti. Parti ileri gelenlerinin Cumhuriyet’in ilanı sırasında İstanbul’da basına verdikleri demeçler, Cumhuriyet karşıtlığından değil, sürecin dışında bırakılmalarının yarattığı şaşkınlığın ürünüdür. Zaman ilerledikçe karar mekanizmalarından soyutlandıklarını gören ve yönetimin tek adam rejimine doğru evrildiğini düşünen bu insanlar muhalefete geçmeye karar vermişlerdir. Her biri Milli Mücadele içinde çok önemli işlere adını yazdırmış bu insanlar, kendilerini dışlanmış hissetmişlerdir ki öyledir. Mustafa Kemal Paşa kurmayı planladığı yeni düzen için birlikte radikal adımlar atabileceği yeni bir kadroyla çalışmaya başlamıştı. Ama bu Terakkiperver kurucularının ağırlığının kaybolduğu anlamına gelmiyordu. Nitekim bir tehlike olarak görülen bu grup, Şeyh Sait ayaklanması, Takrir-i Sükun Kanunu ve İzmir Suikastı yargılamaları sürecinde tasfiye edildiler. Adı geçen kişilerin pek çoğu, 1930’ların sonlarından itibaren bir şekilde yeniden devletle barıştırılmıştır.

- Laiklik ilkesi sonradan geliyor ama Laiklik ilkesi Cumhuriyetin belkemiği oluyor. Laiklik neden Cumhuriyet’in yaşaması adına bu kadar çok önemli?

- Atatürk, siyasal anlamda yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilen değişimlerin kalıcı olabilmesinin toplumu dönüştürmekten geçtiğinin farkındaydı. Toplumu dönüştürmenin nirengi noktası ise devlete, yöneticilere ve onların kararlarına dinsel bir kutsiyet yükleyen zihniyetin yıkılmasıydı. Bu ise ancak “laik bir yapı” oluşturmanızla mümkündür. Ancak bu söylediklerimizi tersten de okuyabiliriz. Laik bir toplum yapısı kurmanın ilk adımı, eğer yukarıdan aşağı bir inşa süreci söz konusuysa, radikal bir biçimde siyasal yapıyı dinsel kutsiyetten arındırmaktır. Yani Atatürk için laiklik hem bir amaç hem de araç olmuştur. Atatürk’ün hedeflediği çağdaş toplumların – ki o dönemde bunun en geçerli olduğu düşünülen modeli Batı toplumlarıydı – seviyesine çıkmanın tek yolu laiklikten geçiyordu. Burada devletin laikliğinden, kurumların laikliğinden, toplumun laikliğinden, bireyin laikliğinden bahsediyoruz. Ancak laikliğin Batı toplumlarından farklı yorumlandığının da altını çizelim.

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner177
17°
açık
Anket Tümü
'Yeni normal'e geçişi erken buluyor musunuz?